şükela:  tümü | bugün
  • kisinin/kurulusun hakli olduguna inandigi durumlarda adalet mercilerine bas vurmak, sikayet dilekcesi vermek, protesto eylemi yapmak vs. gibi bos beles islerle ugrasmasi. bos beles dedim cunku boyle goruluyor bu is. bu adam bana hakaret ediyor yahu deyip dava acsan, "ezik herife bak iki lafin altindan kalkamadi" derler. uc gunde halledilecek bir is iki ay gecer de hala olmazsa bunlarin ustu yok mu sikayet edelim desen "basina bela alma isini hepten yapmazlar" derler ki dogruluk payi da vardir.

    mesele hakkini aramanin basariyla sonuclanip sonuclanmamasi degil eylemin eziklik, acizlik, gucsuzluk olarak gorulmesi. zira delikanli adam/kadin/cisim adaleti kendisi saglar, kendisine hakaret ettirmez edenin agzini gozunu dagitir, isini de araya adam koydurtur bes dakikada halleder.
  • ebeveyn takıntısı haline gelmiştir..
    çocuğuna "hakkını aramak" ı öğretme konusunda obsesyona varacak manyaklıklar oluşturan ebeveynler korkarım ki son dönemde, hak aramakla, hayvanlaşıp insanlara saldırmak arasındaki farkı kaçırdılar..

    yeni nesiller, ve belki kısmen bizim neslimiz de (sekselerde doğanlardır kastım), bu "hakkını arasın! ezdirmesin kendini! sen de vur çocooom sen de kır dök parçala! hakkını ara ezdirme kendini!" zihniyetiyle beslendi..

    yıkıcı, kırıcı, kaba ve bencil olmamızın en büyük nedeni, ebeveynlerimizin çok ezilmiş ve haklarının yenmiş olması vaktiyle..

    ve sağduyularını bile bu ezikliğe kurban verebilmeleri..
  • (bkz: #22112639)
  • icselle$tirilmi$ bircok unsur sebebiyle pek kolay saglanamiyor esasen. turkiye'nin hak-hukuk kavramlarinda gak-guguk seviyesinde kalmasiyla da i$ iyice icinden cikilmaz hale geliyor, ki$i ba$kasinin hakkini mi yemekte yoksa kendi yenen hakkini mi aramakta, ayirdina varamiyor siklikla.

    uygulamada izlenecek yollardan biri birey vs. enstitu/kurum/devlet kar$itliginda yuzde doksan dokuz bireyi hakli bulmak olabilir. ornek: burs kurumu ogrenciye fazla burs yatirmi$, hatasini fark etmemi$, belgeler duzenlenmi$, rafa kalkmi$tir. aradan sekiz ay gecer. burs kurumu (ki universitenin icinde bir yapiydi bu) butcede acik cikinca hatasini gorur, fazladan para yatirdigi ogrencileri sekreterlige bildirerek, maillerle taciz ederek ula$maya cali$ir, en sonunda "mezun olamayacaksiniz" tehdidi ile yakla$ir. sonuc: on gun icinde mezuniyet belgelerini teslim almasi gereken alti ki$i o fazla parayi oder. bir dahaki donem mezun olacagi icin durumu acil olmayan ve bu esnada dekanla konu$an iki ogrenci parayi odemez. bu ornekte parayi odemeyi reddedenlere burs kurumundan "ama arkada$lariniz odedi!" argumaniyla ve hatta "ne yapayim, cebimden mi odeyeyim?" sorusuyla gelinir. yani birinci gorevimiz parayi odeyen diger arkada$larimizadir. onlar odediyse biz de odemeliyizdir, yoksa onlara haksizlik ediyor oluruz. ikinci gorevimiz ise hatayi yapan burs kurumunadir, onlari zor durumda birakmamaliyizdir.

    yani kisacasi (ogrenci) bireyin hakkini aramasi otomatik olarak diger ogrenciler ile burs kurumunun hak aramasi onceliginde yok edilir, birey korunmaz, birey kurumu korumak icin gorevlendirilir. "cebimden mi odeyeyim?" diye soran burs kurumu yoneticisine "peki ben bu parayi odersem bana yapilan haksizligin cezasini kim cekecek?" dendiginde cevabi olamaz, cunku kurumun bireyi korkutup otorite saglamasi uzerinden $ekillenmi$tir turkiye'de her yapi. dekana kadar gidildigi icin o para odenmez. ama olan odeyen digerlerine olmu$tur. cunku ne kadar konu$ulsa da "arkada$lar odedi, ben de odeyeyim ayip olmasin, onlara haksizlik" denerek kurumun bireye uyguladigi haksizlik birey tarafindan me$ru kilinivermi$tir. hakkini aramayi "ay ama yazik onlar o parayi odediyse ben de odeyeyim" uzerinden curuten bir nesil yeti$mi$tir. hayir i$i ile adil davranmak arasindaki cizgi kaybolmu$tur, "starbucks'tan kahve aliyorum ama sonucta uganda'daki aclara yardim ediyorum" temali soylemden bile daha guclu bir mevcut-duzeni-yeniden-ureten soylem uygulanmi$tir, adeta "siz bana haksizlik yaptikca daha da guveniyorum size" denmi$tir. vah vahtir.
  • mutlak suretle olayın hemen akabinde yapılması gereken şey. ha 1 saat geçsin üzerinden, ha 1 ay. fark etmiyor çünkü. bir kere o zaman geçmiş oluyor. senin bir şey söylemeye "hakkın" olmuyor. o an'a ait bir şey hakkını aramak. keşke yapılası, üşenilmeyesi.
  • ülkemiz insanı için her kırılma noktasının hak olduğu algılanmakta ve konuda haddinden fazla şımartılmaktadır. her şeyi kendinde hak gören toplumun en önemli motifi atarlanmaktan öteye gitmemektedir. hukukun tatile çıktığı bir ülkede belki de olması gereken budur. lakin daha önemlisi toplumun hak payına düşen ilahi adalet ise; tam da hak ettiği düzeyde değil midir? hak doğru üslup ve doğru temsil ile aranınca elbette yerini her zaman bulmayabilir ama vicdani yükselme, o hakkın kudretini zaten teslime hak kılacaktır.
  • ''hak arama'' bizim ülkemiz gibi demokrasinin içselleştirelemediği ülkelerde oldukça zor bir kavramdır.haklısındır .eminsindir. ama eyleme döktüğünde vazgeçmek zorunda kalırsın. eğer hak aramak istediğin kişi öğretmeninse ''not''la tehdit edilirsin.kimi kime şikayet edeceksin ki.müdüre gitsen çoğu zaman öğretmeni korurlar.hatta hak arayacağına bile pişman olup ''özür diler'' konuma gelirsin. 1 kişi yüzünden sınıfça bile cezalandırılabilirsin.öğrencilere haklarını aramalarını öğrettiğin de bile ''sen öğrencilere yol gösteriyorsun''derler öğretmeni suçlarlar.not korkusuyla okullarda nice haksızlıklar yaşanmıştır. ilkokul-ortaokul-lise- üniversite dahil öğrenci notla korkutulup sessiz bırakılmıştır. 20-25 yaşına gelen bir insan hep hak arama işini ertelemiştir. bu kez de patronunundan korkar işsiz kalmaktan,terfi alamamaktan korkar ve bu iş böyle devam eder gider.koca bir ömür geçer gider haklı olduğu durumlarda sessizliğini korur. tek bildiği ''ilahi adalet''e bırakmaktır.
  • aramaz olaydım keşke.

    respublika caddesi üzerinden eve dönüyorum. -37 derecede bir astana kışı gecesi daha. ellerim ceplerimde, üşüyor ve hızlı hızlı yürüyorum. haftalardır aynı pantalon, aynı mont ve pecmurde halimle şantiyenin tozunu çamurunu oradan oraya taşımaktayım. fiziksel ve mental olarak perişan bir haldeyim. kaç zamandır günde 12 saat haftada 7 gün çalışıyoruz kim bilir ?

    siyah berem ve başımı öne eğerek yürüyüşüm süpheli bir hal uyandırmış olmalı. 3 polis cadde üzerinde beni durdurdu. normal koşullarda diğerlerinin uyarılarına ve dönen tüm şehir efsanelerine rağmen sokaklarda rahat ve endişesizce gezerdim. fakat yakın zamanda bir yerlerde gerçekleşen bir islami terör saldırısı tüm şehrin gündemini meşgul etmekteydi. birden haftalardır kesmediğim sakalımı, proje müdürünün bu halde sokaklarda eşkiya gibi gezme deyişini hatırladım. işin varabileceği nokta açısından, içimde yüksek oktanlı bir korku uyanıverdi.

    polisler işi uzatmadı. pasaportumu istediler. verdim.
    pasaporta hiç bakmadan eklediler.

    - bizimle karakola geliyorsun
    - ben mimarım milli müze şantiyesinde.
    - bizimle karakola geliyorsun
    - türküm. türkiye'den geldim hem registratsiyam yeni düzenlendi
    - bizimle karakola geliyorsun.

    işler basbayağı kötüye gitmekteydi. birden aklıma hayat kurtarabilecek bir kağıt parçası geldi. cüzdanımda telaşla onu aramaya başladım. fakat tam bulduğum anda polislerden biri cüzdana yapıştı. kartvizit bende cüzdan poliste kalmıştı. şaşkınlıkla ne yapacağını seyrettim. güya cüzdanı inceliyordu fakat bir miktar parayı cüzdandan çıkarıverdiğini farkettim. diğer polis daha sert bir tonla tekrar etti. karakola gidiyoruz. kartviziti elimden çekip almalarından korkuyordum. sıkı sıkı tutarak gösterirken korkumu belli etmemeye çalışarak karşılık verdim.

    - olur, gidelim. ama önce sharip omarov'u arayacagım.
    - sen nereden tanıyorsun onu?
    - benim arkadaşım olur.

    bir gece önce berik'le bir restorana gitmemiz, orada yine berik sayesinde meclis başkanı ile tanışmam, adam biraz içip keyiflenince berik'in tercumanlığıyla yarım saat keyifli bir sohbet etmemiz. sonunda kartını verip bana ne zaman istersen ara beni demesi. bunların hepsi o zamana kadar korelilerin restoranatında yemek yemekten başka şehirde hiçbir sosyal faaliyete bulaşmamış olan benim için mucizevi bir kurtuluşun hazırlayıcıları olmuştu.

    tüm atmosfer birden değişmiş, psikolojik üstünlük resmen bana geçmişti. renkleri atan iki polis tamam dediler. gidebilirsin. diğeri cüzdanımı verdi. fakat içten içe durum değerlendirmesi yaparken tereddüdlü bir şekilde konuştu.

    - bizimle geliyorsun
    - tamam. ama önce omarov'u arayacağım.

    diğerlerinin ona bakmasıyla kararını değiştirdi. git dedi. ben bu sefer sadece diğerlerini muhatap aldım.

    - tamam ama arkadaşınızda bana ait bir şey var.

    iki polis tekrar ona baktı. o önce inkar etti. sert yapmayı denedi. fakat cebine almaya vakit bulamadığı para hala avucunun içindeydi ve gelinen nokta bunun inkarını imkansız hale getirmişti. elinin dördümüzün ortasına gelişini ve tüm gözlerin odağındayken avucunun çaresizce açılışını hatırlıyorum. paramı avucundan aldım.

    işte tam bu andan itibaren hissettiklerim birden bire değişti. polisin avucundan çıkan para 450 tengeydi. yani üç dolar. ülkedeki rezil gelir dağılımını, bunun sebep olduğu fakirliği, ahlaki çöküntüyü biliyordum. sovyet rejiminin mankurtlaştırdığı kazaklar rejim değişikliği sonrası iyi kötü yürüyen sosyal düzenin de çökmesiyle tamamen kaybolmuşlardı.

    sovyet hayalinin bizdekinin fersah fersah ilerisinde bilim, sanat, teknoloji ve eğitim altyapısının hedefsiz, idealsiz kalmış, ortaklıklarını tarif edemeyen kayıp insanları. kazakistan'nın, evlerinde mutlaka piyano ve kitaplık bulunan kazakları ve rusları. ve işte şu an karşımda duran, kendi onurlarını ve bir yabacıya karşı, temsil ettikleri devletlerinin onurunu, üç kişiyle paylaşılacak 3 dolar için, değişen üç adam. hepsi kaybolmuş insanlar.

    insan onuruna değişilebilen o üç doların sahibi ve güya hakkımı ararken bu durumu o üçünün yüzüne vuran kişi olmaktan utandım. iş işten geçmişti fakat durumu düzeltmek ve kazakistan ve kazaklar hakkında gerçek duygularımı bilsinler diye, "biz aynı milletteniz. dilimiz aynı" dedim. "bu beni gururlandırıyor" diyemedim fakat "türkler kazakları severler. şantiyem şurada. kazakistan'a çok güzel bir milli kütüphane ve müze yapıyoruz. çok önemli eserler sergilenecek orada." dedim. "bu eserlerle gurur duymalısınız" diyemedim. "gelin bir çayımızı için" dedim.

    edit : imla
  • özellikle güzelim ülkede, hakkını gerçekten arayanlara neler yapıldığını gördükten sonra insanın kimseye güveni kalmıyor.

    güven de sıfırlandı.
  • ne yazık ki çok az insanın yaptığı, haklı ve gerekli eylem.

    aksi durumda olan, hakkını aramayan insanların her gün onlarcasıyla karşılaşıyoruz.
    yanımızdan geçiyorlar, arkamızda bekliyorlar.
    bu sebeple zamanlarını, paralarını, sağlıklarını, itibarlarını kaybedebiliyorlar.
    özellikle türkiye'de, özellikle resmi işlemlerde, özellikle hizmet sektöründe.

    lütfen hakkınızı haklıysanız sonuna kadar arayın.
    biraz uzun olacak ama ilgili konuda hakkını aramaya zar zor ikna ettiğim bir müşterimle ilgili bir olayı aktarmak istiyorum.

    birkaç hafta önce bir müşterim bursa'dan tatil için biriktirdiği parayla kızıyla beraber bodrum'a gelmişler. henüz 3 yaşında olan kızları düşüyor kolundan sakatlanıyor tatil sırasında.
    hemen alıp tesadüf üzeri önünden geçerken gördüğü kliniğe götürüyor kızını. kliniğe giriyor ve diyor ki "oynarken düştü, kızımın koluna bir şey oldu. kırık ya da çatlak olabilir.
    hastane görevlileri doktoru çağırmadan önüne bir kağıt kalem koyuyorlar, bunu doldurup imzalayın diyorlar.
    çok büyük bir özel hastanenin bodrum'daki küçük bir kliniği burası ki hastane şubelerinden biri de bodrum'da.
    kadın telaşlı imzalıyor. derdi kızı o anda çünkü.
    kağıtta sgk anlaşması olmadığı ve muayene bedelinin 190 tl olduğu ve ödemeyi taahhüt ettiği yazıyor. kadın çaresiz "öderim" tamam diyor içinden.
    doktor geliyor sonra, muayene ediyor tedavisini yapıyor. kızın kolu çatlamış.
    tam bankoya gidecek 190 tl'yi ödemeye. içeride işlem uygulandığı bu nedenle ücretin arttığını söylüyorlar. kadın çaresiz kabul ediyor. 1200 tl ekstra ücret çıkarıyorlar ve kadından toplamda 1390 tl istiyorlar. cüzdanında tatil için yanında olan tek meblağ 1500 tl olan kadın itiraz ediyor ama dinlemiyorlar. ödüyor parayı.
    çıkıyor klinikten.
    perişan. tüm parası bitmiş çünkü.
    aynı gün akşamüstü karşılaştık olayı bana anlattı.
    "gitti param" dedi.
    kliniği aradık konuştuk, acil durum bu dedik. reddetti yetkili. şikayet edeceğiz o zaman diye belirtince de hakkımız olduğunu edebileceğimizi söyledi.
    konuştuğu herkes kadına benzer hikayeler anlattı ve "kaptırdın paranı alamazsın" dedi.

    açtık tek tek mevzuat okuduk. kadının kızının durumu acil kapsamına giriyordu. üşengeç kadına can getirdim zorla. önce hemen o akşam bimer'e yazdık beraber.
    ertesi sabah kalktım, tüm işimi gücümü bıraktım kadınla beraber gerekli belgeleri (dökümlü fatura, epikriz vb.) ilgili klinikten tamamlayarak bodrum'daki ilçe sağlık müdürlüğü'ne ve sgk'ya şikayette bulunduk beraber.

    yine herkes sonuç alınamayacağını söyledi. kadın olaydan 3 gün sonra bursa'ya döndü. zaten o 3 günde de ödediği 1390 tl yüzünden tadı tuzu yoktu.

    takipte ve irtibattayım halen kadınla.
    bimer anında cevap dönmüştü ve durumu sağlık bakanlığı'na geçtiğini söylemişti. sgk da kadının ikamet adresi bursa olduğu için bursa sgk ile irtibata geçtiğinin bilgisini ulaştırmış.
    ilçe sağlık müdürlüğünden aramışlar dün, sağlık bakanlığının şikayetlerini incelediğini durumlarının acil kapsamında değerlendirildiğini, kliniğe durumun bildirildiğini, klinikten de "hastanın mağduriyetini gideceğiz" yazısı aldıklarını söylemiş, klinik sizinle irtibata geçecek ve ödediğiniz ücreti geri alacaksınız" demişler.
    bugün de ilgili klinik arayıp hesap numarasını almış kadının hesabına parayı geçmek için.

    özetle; hakkını aramak önemli.
    kadın hakkını aradı ve aldı.
    üşenseydi, "burası türkiye" deseydi alamayacaktı.
    bu güzel gelişme de bugünün mutluluk sebebidir benim için.

    edit: imla.