şükela:  tümü | bugün
  • en büyük fantezilerimden birinin malzemesidir kendileri. şöyle büyük bi malikanem olsa bassam parayı bi hafta benim malikanede uşaklık yapsa. durmadan laf soksa bana ne zevk alırım arkadaş.
  • bu adamda nasıl bir enerji var anlamıyorum. ankara'ya geliyor. 5 saat prova yapıyor. bir kaç gün ankara'da kalıyor aynı şekilde her gün 5 saat prova yapıyor. ondan sonra istanbul'a gidiyor orada da prova yapıyor. ardından ankara'ya tekrar geliyor tekrar aynı tempoda her gün prova.
    gerçekten çok büyük bir insan olduğunu artık buradan anlayın. yok yarışmalarda jurilik yapar yok yazık eder kendine bilmem etmem. ama şunu biliyorum ki şu anda genç olarak geçinen bizleri bile cebinden çıkarır.
    tüm bunların yanında son derece mütevazi bir insan. olan her şeyi öylesine bir olağanlıkla yapıyor ki şaşırmayı çok sonraları akıl ediyorsunuz.
    herkesi dinliyor. kimseyi küçümsemiyor. büyüklük taslamıyor. bu büyüklüğü onun yaşındaki pek az insanda görebilirsiniz.
    kendisiyle çalışmak gerçekten büyük bir şeref.
  • pazar günkü cinayet oyunu boyunca elinde peçete burnunu silen tiyatrocu.
    83 yaşında karadeniz turnesine çıkmaya yürekli bir oyuncu. yollara, şartlara bakmadan mesleği için 83 yaşında her türlü sıkıntıya katlanabilecek durumda.
    biz ne yaptık; haldun dormen gibi bir oyuncuyu tiyatro salonunda dondurduk. pazar günkü cinayet oyununu oynamaya geldi şehrimize füsun önal'la beraber.
    ve oyundan sonra asırlık oyuncu " bir sahnede bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum" dedi.
    çünkü salonun kaloriferleri yanmıyordu arızalıydı. tüm çabalamalara rağmen de oyun gününe kadar yapılmadı salonun ısıtma sistemi.
    çünkü tiyatro salonundan önce yapılacak çok daha önemli masraflar var dedi il özel idaresi.
    tiyatro salonu da bir ucube nasıl olsa yıkın da rahatlayalım bari.
    haldun dormen gibi bir oyuncunun bir daha karadeniz turnesi yapmaya ömrü yeter mi bilemeyiz ama bir daha şehrimize gelmese yeridir.
  • yale üniversitesinin tiyatro bölümünden masters derecesi ile mezun olduktan sonra çeşitli yaz tiyatrolarında çalıştı. 1954 yılında istanbul'a dönerek muhsin ertuğrul yönetimindeki küçük sahneye girdi ve "cinayet var" adlı oyunla ilk kez türk seyircisinin karşısına çıktı bu arada amatörlerle cep tiyatrosu çalışmalarını sürdürdü 1955 yılında "papaz kaçtı" komedisi ile dormen tiyatrosunu kurdu.

    bugüne kadar yüzün üstünde rol alan dormen, çeşitli tiyatrolarda 32'si müzikal 140 oyun sahneye koydu. "sürç-i lisan ettikse" ve "antrakt" adlı iki otobiyografik kitap ve aralarında "hisseli harikalar kumpanyası", "geceye selam", "şen sazın bülbülleri", "yolun yarısı", "günaydın mr. weill", "amphytrion 2000" ve "bir kış öyküsü" gibi yapıtları bulunan dokuz müzikal yazdı.

    şehir tiyatrolarında 16 yıldır oynanan "lüküs hayat" ve istanbul operasında "kral ve ben" müzikallerini sahneye koydu. hacettepe üniversitesinden onursal bilim doktoru belgesi alan ve devlet sanatçısı olan haldun dormen halen yapı kredi sigorta ve yayla sanat merkezinin sanat danışmanıdır. ellinin üstünde ödülü olan sanatçının bir oğlu ve bir torunu vardır.
  • kendisi mecidiyekoy'de anneannemin komsusuydu zamaninda. hyundai marka bir arabasi vardi, dirkesiyondaki h harfine bakip, "vay be adam isminin bas harfini direksiyona yazdirmis" derdim hep (bkz: ne zannederdim).
  • eğer bu muhterem şahıs ile yüz yüze konuşma şansım olsa ilk soracağım soru "bebekken de mi isminiz haldun idi?" olurdu.
  • amerika'da uzunca süre kaldıgından, amerikanvari bi havası vardır, züppe sanılır ama gizli bi mantıklılıgı da vardır ukalalıgının altında.
  • robert college mezunu.yale'de tiyatro okumuştur. gençliğinde halkla ilişkiler uzmanı betül mardin'le evlenip boşanmış, bu evlilikten bir oğlu var. oğlan amerikada okuyup büyük bir holdingde executive oldu. neyse, haldun betül'den ayrıldıktan sonra bi daha evlenmiyo, takım değiştirip diğer er zevatıyla takılıyor. en son ismet ay'ın onun evinde kaldığı duyulduydu. asil, efendi ve aynı zamanda züppe bir havası vardır. onun için halk tarafından benimsenmemiştir. o da halka mesafeli durur.
  • "bazı bulvar oyunlarının şehir veya devlet tiyatrosu'nda ne işi var! onların görevi klasik oyunları oynayıp seyircinin zevkini yukarıya doğru çekmektir. 'halk bunu istiyor.' mazeretini kullanarak saçma sapan yapıtları sahnelemişlerdir. halkın onu istediği ne malum. (...) ayrıca siz seyircinin istediğini vermeye de mecbur değilsiniz. siz seyirciyi daha yüksek noktalara çekmeye, bunun için de klasikleri oynamaya mecbursunuz. böyle yapmazsanız bugün olduğu gibi herkes kendine 'sanatçı' der ve o zavallı mankenler, tiyatrodan hiç nasibini almayan insanlar bu sahada böyle at oynatmaya başlarlar."

    *

    böyle söylemiş şükran güngör 2002 yılında bir söyleşide. bu durum yalnızca tiyatroda değil sanatın her dalında geçerli günümüzde; herkes şair, herkes yazar, herkes müzisyen, herkes yönetmen, ressam, çevirmen?

    "seyircinin istediğini vermek", başka bir deyişle toplum için, toplumun düzeyine göre sanat yapıtı yaratmak konusunda enis batur'un "sanat neden toplum için olsun?" başlıklı yazısından bir bölüm (cumhuriyet, 24 haziran 2001):

    "sanat, topluma 'karşı' savaşım vermektir? bir de sorarlar: sanat, toplum için değil mi? içinde yaşadığımız toplumların sağlığı yerinde olsaydı belki bizim de sağlığımız bozulmaz, şiir yazmaya ya da film yapmaya kalkışmazdık. (...) şiir ya da sanat, toplumun hastalığı yüzünden vardır. neden onun için yapılsınlar ki?"

    ya arnold schoenberg'in daha önce de andığım şu sözüne ne demeli?

    "sanatsa, halk için değildir; halk içinse sanat değildir."

    *

    sonu gelmeyen, gelmeyecek olan prospero ile caliban çekişmesi? toplum her zaman tutucu, dahası gerici olmuştur; her an güdülmeye hazır olduğu için tehlikelidir de. ne gün o toplum akılcı, bağımsız, özgür düşünebilen, bilime saygılı, bağnaz düşüncelerden, boş inançlardan sıyrılmış aydın bireylerden oluşur, birtakım şeyler de değişmeye başlar. ancak bu noktadan sonra toplumsalcılık anlam kazanacaktır kanımca. nurullah ataç'ın kulaklarını çınlatmışken tiyatro konusuna dönüp şükran güngör'ün söylediklerini okuduğumda anımsadığım bir yorumunu da almak isterim buraya; 29 ekim 1955 cumartesi günkü güncesinde, o eşsiz sezgisiyle şöyle yazmış ataç, haldun dormen'in bir oyunuyla ilgili:

    "dün akşam 'kaçan kaçana' oyununu görmeğe gittim. büyük bir umutla gittim. umut kırıklığı ile, düş kırıklığı ile döndüm demeyeceğim, güldüm, eğlendim. ancak bu değildi beklediğim, daha yüksek, daha üstün bir nen (şey) göreceğimi sanmıştım.

    "bay haldun dormen böyle kolay olaylara bırakmasın kendini. kendi de alışır, arkadaşlarını da alıştırır, yazık olur. arkadaşları arasında çok iyi olabilecekler var. hepsi de iyi olabilir diyebiliriz. onları böyle vaudeville'lere sürüklemesin. bir kez daha söyleyeyim: onlara da yazık eder, kendine de." ("bir oyun", günce-1, tdk-1972, 466 sf.)

    haldun dormen'in bugünkü durumu düşünüldüğünde insanın acı acı gülesi geliyor: boktan bir televizyon kanalında, beşinci sınıf yabancı bir dizinin üçüncü sınıf taklitinde, evin uşağı! elli yıl boyunca toplumu sabun köpüğü oyunlara alıştır, sonra da tiyatronu kapatmak durumunda kaldığın için duygu sömürüsü yap, elli yıl dayanabildiğine şükredeceğine. gene de o dizide soyadına yakışan bir rol bulduğuna sevinmeli. baş oyuncu da olabilirdi.
  • istanbul dan new york a 12 saatlik ucustan sonra, hisseli harikalar kumpanyasi oyununun provasina gelmis, bayagi bir amatorce, okul musameresinden azicik hallice ve saatler uzunliktaki oyunun provasini gozunden uyku aka aka izlemis ve broadway de kiralanan pahali bir tiyatro merkezinde sergilenen oyunun yorum almak isteyen turk gazeteci arkadasima cok mutevazi ve kibarca oyun guzel fakat biraz uzundu. seklinde yorum yapmis yorulmak bilmeyen mutevazi sanatci. bunun yaninda oyundaki amator, gonullu oyuncularin hicbirini kirmayarak kendisiyle resim cektirmek isteyenleri geri cevirmemistir.