şükela:  tümü | bugün
  • mumya firarda filminin senaristi.
  • fasulye filminin senaristlerinden, robert kolejde bir donem tiyatro menejerligi yapmis, sonrasinda da ayni okuldaki bircok oyunun gosterimine gelmis kisi...
  • ana adli dizide ananin* oglunu oynayan, robert koleji ve bogazici universitesi mezunu, agir ba$li super bir insan.
  • kendisi ile fasulye'nin ciktigi 2000 yilinda daha film cikmadan once yaptigimiz roportajin tam metni asagidadir:

    *öncelikle bize nasıl bir ortamda büyüdüğünüzü, ve eğitiminizi nerelerde aldığınızı anlatabilir misiniz?
    -ankara doğumluyum ama istanbul’da büyüdüm ve bütün eğitimimi istanbul’da aldım. orta okulu ve liseyi robert kolejin yedi sene olduğu dönemde orada okudum. 1988’de mezun olup boğaziçi üniversitesi makine mühendisliği bölümüne girdim, ve makine mühendisi oldum. arkasından istanbul üniversitesinde radyo, televizyon, sinema üstüne mastır yaptım. ailem bursa’da oturduğu için önce yatılı başladım, ama sonra istanbul’a geldikleri zaman gündüzlü olarak devam ettim. akademik olarak, 26 sene okuduktan sonra, bıraktım ve kendimi iş dünyasına attım.

    *makine mühendisliğinden sonra neden radyo televizyon sinemada mastır yapıp bir sanatçı oldunuz?
    -tam tersi. ben zaten tiyatroyu ve sinemayı çok seviyordum ve onlarla uğraşacaktım. her zaman idealim buydu. zaten lisede de sürekli tiyatro kolundaydım, sürekli film seçmeli derslerini alıyordum. daha sonra üniversiteye girmek aşamasında tabii ister istemez ciddi ciddi ailenle konuşmak zorunda kaldım. iki ihtimal vardı, ya gidip bir konservatuar sınavına girecektim, ya bir üniversitede radyo sinema tiyatro bölümünü seçecektim. ama ben robert kolej mezunu insanların daha iyi bir eğitime layık olduğuna inanan biriyim. daha iyi bir üniversitede daha iyi şartlar altında okuma şansın varsa onu değerlendir, eğer içinde sanatla ilgili bir şeyler varsa, onu nasılsa ortaya çıkar. ayrıca erol kardesici’nin söylediği bir söz vardı bana hep o yol gösterdi: tiyatro ve sinema öğretilmez, öğrenilmez. yani okuluna gidip yirmi sene de okusan bile bir sanatçı olamayabilirsin, ama sadece bir hobi olarak uğraşarak, çok iyi bir sinemacı veya tiyatrocu olabilirsin. o yüzden de benim boğaziçi üniversitesinde makine mühendisliği okumak gibi bir imkanım varken ben onu değerlendiririm. bir yandan da imkanım olursa ileride sinema ve tiyatro yapacağım diye hayatımı yönlendiririm. o yüzden makine mühendisi oldum da sonra sinemayı seçtim değil, sinemayı seçtim sonra üniversitede makine mühendisliği okumak gibi bir değişiklik yaptım.

    *makine mühendisliğinin size hayatınızda bir faydası oldu mu?
    -makine mühendisi olarak, hayır, ama herhangi bir okulun sinema tiyatro bölümündense boğaziçi üniversitesinde bir bölümü okumaktan çok daha memnunum, gerek sosyal açıdan, gerek çevre, etkileşim açısından, gerekse okul dışı faaliyetler açısından. tiyatro ve sinema okul dışı faaliyetler, ve robert kolej gibi boğaziçi üniversitesi de özellikle bu tür konularda çok ciddi çalışmalar yapan bir okul. o yüzden hangi bölümde okursanız okuyun size bu dallarda çok ciddi çalışma imkanı sağlar. boğaziçi üniversitesi gösteri sanatları kulübü, benim bu güne kadar gördüğüm en disiplinli ve en iyi çalışma ortamını sağlamış tiyatro gurubudur. o yüzden de hiçbir kaybım yok, hatta kazancım var.

    *ilk olarak tiyatroya ilginiz ne zaman başladı?
    -ilkokul. o zamanlardan, zaten marşları kimlere söyletirler, 23 nisanda şiirleri kim okur belliydi. o zamanlar şevkle şiir okurdum, hatta küçük skeçler yazardık, oynardık. orta okulda da hazırlıktan itibaren, sene sonu şovları hazırlamakla başladı, ortaokulu bitirirken düzenlenen ‘maze day’ adlı özel bir ortaokul eğlencesine kadar sürdü. hep tiyatroyla birlikte yaşadık, o benim hayatımda hep vardı. bir noktada öyle bir karar almadım, yazmak ve oynamak her zaman hoşuma gidiyordu. imkan buldukça yaptım.

    *istanbul film festivalinde filminiz yarışmaya katıldı, şimdi de vizyona da girdi, ayrıca başarılı bir tiyatrocusunuz. o zamandan ilerde bu noktaya gelebileceğinizi düşünüyor muydunuz?
    -zaten lisede tiyatroyla uğraşmaya başladığımızdan beri en büyük hedefimiz kendi bağımsız tiyatro ve sinema gurubumuzu kurmaktı. 1988 senesinde ilk ciddi girişimimizi yaptık, 91de mezunlar tiyatrosunu kurduk, demek ki 12 senedir böyle bir rüya var. 12 sene önce ileride bir gün kendi filmimizi çekmek vardı, şu anda onu başardık. yani o bakımdan bakarsan uzun bir sürecin içinde şu noktada başarılı bir yere geldiğimize inanıyorum.

    *sizi tiyatroya iten ne oldu? ailenizin, arkadaşlarınızın veya okulun bir katkısı oldu mu?
    -sanatı çok seven bir ailem var. tiyatrocu yok, ama müzik konusunda çok yetenekli olduklarını söyleyebilirim. rahmetli babam piyanoda ve akordiyonda caz ustasıydı. halam, babamın ikiz kardeşi, türk sanat musiki araştırmacısı ve yorumcusudur. o yüzden öncelikle müzikle iç içe başladım. onlar bana çok müzik aleti denettirdiler, piyano aldılar keman aldılar, davul bile aldılar. fakat olmadı, gitar çalıyorum ama o da çok amatörce. sanatla uğraşmamı isterlerdi tiyatroyla uğraşmamı onlar da beklemiyordu. bu tamamen benim içimden gelen bir şey. beş yaşında çocuk nereden etkilendi bilmiyorum. televizyonda gördüğüm filmlerden mi, gittiğim tiyatrolardan mı, yoksa ailemden mi etkilendim bilmiyorum ama bu yetenekle birlikte büyüdüm ben.

    *sanatçı olmak için sizce doğuştan gelen bir özellik olması gerekir mi? yoksa doğuştan yeteneği olmayan bir insan kendini sonradan eğitebilir mi?
    -ben sanatçı kişiliğin doğuştan olması gerektiğine inanıyorum. allah vergisi bir şey olması lazım bir kere. fakat, bunu farkettiğiniz andan itibaren bunu ne kadar iyi ve amaca uygun kullanabilirim diye sürekli kendinizi yetiştirmeniz, sürekli çalışmanız gereken bir şey. ben çok insan biliyorum gerçekten yetenekli ama olduğu yerde sayan. çok insan biliyorum daha az yeteneği olup da, o yeteneğini çok iyi bir şekilde geliştiren. yani başlangıç noktası, kıvılcım bence doğuştan geliyor, her sanat dalında öyle. ama çalışacaksın, çalışacaksın, çalışacaksın. yani dünyanın en iyi gitaristi kesinlikle doğduğunda o noktada değildi, çalışarak o seviyeye gelmiştir. ve belki de ilk başladığında kendisiyle aynı anda başlayan insanların gerisindeydi. ama çalışmak çalışmak, çalışmak. sanatta sadece çalışmak değil, disiplinli çalışmak çok önemlidir. yazar olacaksanız her şeyi yazacaksınız, her zaman yazacaksınız, yani gördüğünüz en küçük şeyi bile nasıl yazıya dökerim diye düşüneceksiniz. eminim ressamlık da öyle. oyunculuk kesinlikle öyle. aynanın karşısında saatlerce çalışacaksınız, sesinizi kullanacaksınız, deneyeceksiniz. bunlar çok önemli. ben kendi adıma oyunculuk ve yazarlık açısında şunu söyleyebilirim: belki çok büyük bir kabiliyetim yok ama devamlı çalışıyorum. önemli olan da insanlar “her geçen gün daha iyi oynuyorsun, her geçen gün daha iyi yazıyorsun” diyorlar.

    *kerem bey*'le yaptığımız röportajda o da “tiyatro bir iş değil yaşam biçimi” demişti.
    -şimdi kerem bey’i ben de tanırım. sanatsal açıdan gerçek tiyatrocu kerem bey’dir. biz daha bir oluşum içindeyiz. biz gençleri toplamayı, insanların çoğalmasını, halka yakın şeyler yapmayı hedefliyoruz. kerem ağabey gerçek bir yaratıcıdır. kerem ağabey sıfırdan, dekorundan, senaryosundan, yönetiminden oyunculuğuna kadar her yönünü bu işe adamış biridir. çok saygı duyduğumuz bir insandır. robert kolej’de ünlülerin resimlerini koymuşlar. bakıyorsunuz 45’ler 50’ler 60’lar altın çağını yaşamış ama 70’lerde kimse yok. 80’lerde kimse yok. bir nedim saban var o zamanlardan, bir de kerem bey var. yirmi senelik bir dönemde sadece bir iki insan yetişmiş, onu hak etmiş. onun tiyatroya bakışıyla bizimki farklı, o gerçek bir tiyatrocu. mesela ben tiyatroya bir yaşam biçimi diyemem, açıkçası. ama onun için öyle, tiyatroyla yatıyor tiyatroyla kalkıyor. biz ise mümkün olduğu kadar çok üretelim, mümkün olduğu kadar halk için iş yapalım, mümkün olduğu kadar çok insana ulaşalım, bu insanlar arasından da yetenekliler, bu işe ilgisi olanlar toplansın telaşı içindeyiz.. biz daha çok öncü olmak istiyoruz. iyi bir tiyatrocu olamayacağız belki ama bu konuda bir başlatıcı olma niyetimiz var. o yüzden tiyatrocu kimliğini ben kerem bey’e veriyorum. onun sanatçılığı tartışılmaz. o çok da mükemmeliyetçi bir insan, dekor tasarımı, sahne kullanımına kadar, teknik olarak tiyatroyu bilen birinin çok şey bulacağı oyunlar yapıyor. biz bir kere daha genciz, ve biz daha kalabalığız, bir grup işi yapıyoruz artık. kendi karakteristik özelliklerimizi ortaya çıkarmak için değil, güzel bir sunum olsun diye yapıyoruz bu işi. biz olaya biraz daha popülist bakıyoruz, doğru mu yanlış mı bilmiyorum ama, ikisinin de denenmesi lazım.

    *ileride kerem bey gibi olma hayaliniz var mı?
    -biz film yapacağız ama daha güzel filmler yapacağız. tiyatroyu tekrar canlandıracağız, daha güzel oyunlar yapmaya çalışacağız. bizim tarzımız, ya komedi ya da gerilim, yani ciddi macera ve sert oyunlar. ben şahsen sadece o iki konuda kendimi yetenekli buluyorum, arkadaşlarım da bana katılıyorlar bu konuda. ben tutup da onunki gibi deneysel bir anlatımda bir şey yapacağım dersem bu yakışmaz, çünkü onun çok ayrı bir tarzı var. oturttuğu bir üslûbu var. zaten doğrusu da o üslubu yapabilene bırakmaktır. nasıl kerem ağabeye “komedi filmi düşünür müsünüz?” diye sorduğunuzda “ben onu yapamam, ona eğilimim yok, o benim tarzım değil” der, biz de kendi sınırlarımızı çizeceğiz.

    *hak ettiğiniz parayı kazanabiliyor musunuz?
    -hayır. tiyatroda para kazanmak diye bir şey zaten yok, öyle bir şey mümkün değil. amerikan egemenliğinin bütün sinemaları ele geçirdiği, türk sinemasının da, ya hiç hasılat yapmayan bir iki tane yetenekli nuri bilge, ceylan zeki demirkurduz gibi bağımsız yönetmenlerin yaptığı, ya da “bütün medyatik yıldızları koyalım, sansasyon yapalım, onun orası, bunun şurası gözüksün” diye düşünceleriyle yapılan filmlerden oluştuğu bir dönemde sinemadan da para kazanmanız mümkün değil. para sadece televizyondan kazanılıyor, biz de daha televizyonda bir şey yapmadık. sinemada sadece gişe hasılatın ne kadarsa o kadar para kazanırsın, tiyatrodaysa kaç kişi gelirse salonunun kapasitesi ne kadarsa kaç gün oynama imkanın varsa o kadar para kazanırısın. bence sanatçıların hiç biri türkiye’de hakettiği parayı kazanmıyor. parayı medya yıldızları, şovmenler götürüyor. helal olsun. “halkın tercihi onlar da o yüzden para kazanıyorlar” kavgasına girmek istemiyorum. orada ayrılacaksın: ya popülist olacaksın, yada ideallerin peşinde gideceksin. popülist olursan para kazanırsın, ama sinema yapacağım, tiyatro yapacağım ideallerindeysen ve iyi bir şey yapabilirsen de aç kalmazsın. fakat, “vay be, adama bak tiyatro yaptı villa aldı” diye bir şey türkiye’de olmaz.

    *tiyatro seyircisi sizce ne durumda?
    -çok kaliteli. türkiye’de tiyatro seyircisi az ama öz. her bin insandan sadece yirmiüçü tiyatroya gidiyor, ama bu yirmiüç insan gerçekten çok kültürlü, çok dikkatli ve ciddi takip ediyor, özellikle genç kuşak. ben çok takdir ediyorum. hem dünyayı biliyorlar, takip ediyorlar, hem de çok iyi eleştiri yapıyorlar. sert bir nesil yetişti türkiye’de, o yüzden hata yaptığınız zaman affetmiyor. ama türkiye’de henüz bir sinema seyircisi oluşmuş değil, bu yüzden bu konuda bir yorum yapamayacağım. bir kültür olarak kabul edersen belli bir kesimi soyutluyorsun. eğer ‘kahpe bizans’ şeklinde filmlerle varoştaki insanları sinemaya çekersen de “sinema salonlarının hali ne böyle, çingene doldu” diyorlar. ben çıkamıyorum o işin içinden. onbeş bin kişi de geliyor bir filme bir buçuk milyon kişi de geliyor. tek bildiğim amerken filmlerini benimsemiş yediyüz, sekizyüz bin kişilik bir kitle olduğu. ünlü aktörler olduğu zaman bir de aksiyon varsa, türkiye’de, dörtte üçü istanbul’da olan bu insanlar her amerikan filmine gidiyor. ama türk filmi izleyicisini hiçbir kategoriye koyamıyorum, henüz ne aradığını sinemada çözebilmiş değiliz. sadece, eğlenmek istediğini biliyoruz, çünkü sinema kültür adına pahalı bir araç olmaya başladı. genel düşünce “o kadar para verdim, kapalı da bir kutuya girdim, bari eğleneyim, kakara ki kiri gözüm gönlüm açılsın” olmaya başladı.

    *zaman zaman tiyatrodan veya sinemadan sıkıldığınız ve pişmanlık duyduğunuz oldu mu?
    -birlikte çalıştığınız ekip çok önemli. özellikle sinema daha da büyük bir ekip işi. birlikte çalıştığınız insanlarla aynı kafa yapısında, aynı kültür seviyesinde, ve aynı beklentiler içine iseniz sıkılmanız mümkün değil. ama eğer işiniz yüzünden sizden farklı bakış açılarına sahip insanlarla beraber çalışmak zorunda kalıyorsanız, bizim yapımızdaki insanlar çok sıkılıyor. benim, derdimi karşımdaki insana anlatamamamdan, o kültürü, o zekayı onlarda bulamamamdan dolayı özellikle sinemada çok sıkıntım oldu. tiyatroyu dışardan çok fazla insanla yapmadık, hep kolej mezunlarıyla, üniversitelilerle çalıştık, koç üniversitesi’ni çalıştırdım mesela. hep belirli bir kültürü bilen insanlar ve tiyatro yapmak için bir araya gelmiş benzer kaygıları olan insanlarla çalıştığım için tiyatroda hiç sıkılmadım. fakat sinemada, maddiyatı göze alanları, işten kaytarmaya çalışanları, veya “öyle olmasın böyle olsun” dediğinde beni anlamamış olduğunu düşündüğüm insanları görünce çok sıkıldım. sinema, çok çetrefilli bir iş, her gün bir yerden bir şey çıkıyor. ortalama sürekli altmış kişinin çalıştığını düşünürseniz, ve bu altmış kişinin başındaysanız, her yapılandan sorumluysanız, bazen “aman bu ne yeter artık” dediğim oldu.

    *hem tiyatroyu, hem de sinemayı birlikte yürütmek kolay oluyor mu?
    -ikisinin de şöyle bir kolaylığı var: bir süre çok yoğun çalışıyorsunuz hayatınızda başka hiç bir şey olmuyor, ama sonunda bitiyor, sonra bir şey yapmıyorsunuz. mesela benim filmim şimdi vizyona girdi, ben artık bu filmle ilgili ne yapacağım? hiçbir şey. altı ay, gerçekten de kafamızı kaşımadık, ama bitti. böyle bir avantaj. şimdi istesek bir tiyatro çalışmasına başlayabiliriz. yine bir, bir buçuk ay provalar olur, çok yoğun çalışırız, ama oyun sahnelenmeye başladığı zaman, ezberini unutmadıkça yine işimiz kolaydır. iki işin de çok yoğun bir dönemden sonra artık sisteme bağlanıyor olması ikisinin bir arada yapılabilmesini mümkün kılıyor. benim şöyle bir farklı yönüm var ama: ben yazı aşamasını, yani beyin yorgunluğunu yaşadığım için, benim için o kadar kolay değil. bir film senaryosunu “bitirdim” dedikten sonra beş defa değiştirmiş bir insanım. ve beş defa değişmesine rağmen çekimdeki bir takım aksaklıklar ve bir takım imkansızlıklar nedeniyle montajda tekrar değiştirmek zorunda kaldık. o yüzden sinemada yazı aşamasının çok titiz çok yoğun olduğunu, o bakımdan da bir senaryo üzerinde çalışırken de başka hiçbir şey yapamadığınızı açıkça gördüm. tiyatro öyle değil, tiyatro daha kolay. oyuncu veya ekibin başındaki birinden çok bir yazar olarak konuşmam gerekirse, eğer istediğiniz kaliteyi yakalamak istiyorsanız senede en çok bir senaryo veya en çok bir tiyatro oyunu yazabilirisiniz diyebilirim. bunun dışındaki en ufak bir girişiminiz bile yaratıcı performansınızı çok düşürüyor. bunu denedim ve başaramadım. şimdi kafamı boşaltıyorum sinemanın etkisinden çıkmak için. bir ay sonra yeni bir sinema senaryosu yazmaya başlayacağım. demek ki benden yine bir üç ay falan umut yok. “arada yine bir de tiyatro oyunu çıkarır mısın haluk?” mümkün değil. yazar olarak, o bakımdan zor olduğunu kabul etmeliyim.

    *fasulye filmini herhalde sinema izleyicisi sinemaya gülmek ve eğlenmek isteyerek gittiğini düşündüğünüz için yazdınız. peki bunun yanında vermek istediğiniz bir mesaj var mıydı?
    -üç şey söyleyeceğim: bir, sinema halk için yapılmalı, asıl amaç bu olmalı. iki, toplumun karakteri sinemanın türünde çok etkili olmalı, türkiye sıkıntılı bir dönem geçirirken yine sıkıntılı, boğuk filmler değil, eğlenceli filmler yapmak lazım. üç, mesaj kaygısı hiçbir zaman taşımamalısınız, ama bu, hiçbir mesaj vermeyeceğim anlamına gelmemeli. biz de ‘fasulye’de hiçbir mesaj kaygısı gütmedik, ama ciddi ciddi, bakıyım bir şey de denmeye çalışılıyor mu diye bakıldığında da türkiye’deki zenginlerin kanun tanımazlığı, karanlık güçlerin etkisi, halkın bunların karşısındaki durumu, ve medyanın bunların çözülmesi konusunda nasıl iyi kullanılabileceği gibi, küçük de olsa, tadımlık mesajlar var. 'fasulye’nin ilk hali üç saat süren bir filmdi. komedi çok daha bol miktarda vardı. konu bağlantıları çok iyi yapılmıştı, hiçbir açık bırakılmamıştı, ve mesaj sonda daha çok üstüne basılarak veriliyordu. fakat sinema hızlı bir anlatım, zaman kısıtlaması da çok önemli olduğundan, yüz dakika içinde filmin nerelerini göstereceğimizi seçmek zorunda kaldık. bu ilk filmimiz olduğundan seçimimizin ne kadar sağlıklı olduğunu tam bilemiyorum. ama konunun mantıklı bir şekilde aktığına, ve insanların eğlendiğine inanıyorum. amacımız da zaten buydu. sanatsal bir kaygının duyulmasını istemiyorduk, minimum ihtiyaçları karşılayan, eli yüzü düzgün bir film çıkartabilmeyi hedefliyorduk. zaten bu bizim ilk denememiz olduğu için, kusursuz bir film olsun diye düşünmeden rahat çalışabileceğimiz bir film olsun istedik. sonunda elde edilen film, her on kişiden sekizinin beğendiği, birinin bir şey anlamadığı, birinin de “ne bu kardeşim, böyle abuk, sabuk, ucuz filmler çekecekseniz hiç çekmeyin daha iyi!” dediği bir film oldu. istatistikler bunu söylüyor. nitekim, eleştirmenleri de birbirine düşüren bir film. tunca arslan çıkıyor: “rezalet, lisedeki kantin seviyesini geçemiyor” diyor, hıncal uluç, “dublaj yapsanız, amerika’da oynar, bütün komedi filmlerinden daha çok rağbet görür” diyor.

    *istanbul film festivalinde yerli filmlere yeteri kadar önem veriliyor mu?
    -istanbul film festivali bu konuya çok iyi niyetli yaklaşıyor, buna inanıyorum. ama, sinema salonunu bir gün bir seansta bir türk filmine vermek değil olay. her yapılan filme bir imkan veriyor, tamam. biz daha filmimiz bitmemişken başvurduk istanbul film festivaline, daha son halini kimse görmemişti, buna rağmen “bunlar iyi çocuklar, bu ilk denemeleri” dediler ve bizi kabul ettiler. bu bir destektir, ama biz isterdik ki, genç kuşağın bir şeyler yaptığını görüp bizim tanıtılmamız konusunda da çalışılsın, kültür bakanlığı da dikkat etsin. insanlar gelip bize, bundan sonraki hedeflerimizi, neden böyle bir şey yaptığımızı sorsun, filmi görmeden bile böyle bir denemeden dolayı tebrik etsin. fasulye 1999’de çekilen sadece dokuz türk filminden biri. el bebek gül bebek olmasa da bu tür bir ilgi bekliyorduk. yine de biz film festivaline teşekkür ediyoruz, umarız bundan sonra da genç sinemacıları desteklemeye devam ederler.

    *‘şebek’ adlı yazdığınız tiyatro çok ilginç bir yapım.
    -gerçekten de öyle. ‘şebek’ robert kolejde ikinci defa oynatılmış bir oyundur. son zamanlarda, güzelliğini bir kenara bırakalım, bütün profesyoneller tarafından, yapılmış en ilginç oyun olarak kabul ediliyor; gerek iç içe bu kadar çok konunun anlatılması, gerekse bu kadar çok multivizyon kullanılması açısından. ‘şebek’i biz ciddi olarak bir tiyatroda oynasak, devlet güvenlik mahkemesine çıkarız. insanlar, hem çok güldüler, hem de çok çarpıldılar. söylemediğimiz bırakmadık, çok sert bir oyun yaptık. sırf bu yüzden başına “bir orta amerika ülkesi” diye yazmak, ve isimleri türk isimlerinden yabancı isimlere çevirmek zorunda kaldık. son bir haftada yapıldı bunların hepsi.
    işte benim asıl tarzım bu. güldürürken dövmek diyebileceğimiz bir anlayış içinde yazmak. ‘şebek’ zaten tiyatrodan sinemaya bir geçiş adımıdır.

    *‘şebek’te türkiye’de çok konuşulan susurluk olayı ile bir paralellik var. susurluk’ta meclis, mafya, ve polis üçlemesi oluşmuştu, burada da ordu, polis, ve mafya üçlemesi var. siz bu oyunu susurluk’tan önce mi, sonra mı yazdınız?
    -çok ilginçtir, susurluk’tan önce yazdım, ve susurluk’tan bir ay sonra oynandı. herkes delirdi, bu kadar olabilir. bir takım şeyler içine doğuyor demek insanın, içime doğmuş bu da. her yönüyle, türkiye’deki sistemi, insanları, üçkağıtları, ordu, mafya, polis, bu kadar çok şeyi sığdırabildik. uzun bir oyun olmasına rağmen seyirci düşünürken devamlı güldü, eğlendi; çok komik olaylar var. ayrıca biz ‘şebek’i sinemada da ikici değil ama üçüncü veya dördünce projemiz olarak göstermek istiyoruz. ikinci proje olamaz çünkü ‘şebek’te ve ‘fasulye’de komedi unsurları bakımından bazı paralellikler var. ikisinde de kullanılan ortak espriler var. eğer bunları art arda çekersek izleyiciyi bunaltırız. bunun için biz şimdi kimsenin beklemediği, çok ciddi bir gerilim üstünde çalışıyoruz. yine benim yıllar önce yazdığım bir oyunun senaryolaştırılmış hali olacak. ‘şebek’in ise sinema şeklinde senaryosu kaba olarak bitti şimdiden. sinemasında da asıl amaç komedi olacak, ama daha da sert bir komedi. bu proje sürekli insanların üstünde uğraştığı, sürekli çalışan bir proje, ve inşallah beş yıl içinde ‘şebek’ adı altında vizyona girecek. ‘şebek’, bizim konsey film olarak tarzımızı ‘fasulye’den çok daha iyi anlatıyor. fakat onu da çekebilmemiz için para kazanmamız lazım, bunun için de insanların ‘fasulye’ye gitmesi lazım. bunların hepsi için de ilk olarak amerikan filmlerinin baskısından kurtulmamız lazım. yoksa iki hafta gösteriliyorsunuz, sonra geliyor bir amerikan filmi, siz gösterimden kalkıyorsunuz. ‘fasulye’nin amerikan filmleri arasında tutunması gerçekten çok zor, bu yüzden gelecek projeler için insanların destek olması gerekiyor.

    *yıllardan beri birlikte çalıştığınız bir grubunuz var. bu gurubun bunca süredir devam eden beraberliğini neye bağlıyorsunuz?
    -öncelikle, tiyatroya ve sinemaya duyulan sevgiye bağlıyorum. ikincisi hırs çok önemli. “bu işi yapacağız” diyen, gerçekten çok hırslı bir ekip bu. üçüncüsü, ben zaten bu ekibi birlikte çalıştığım yüzlerce kişinin arasından seçtim, buna rağmen şu anda ondört kişiler. 90’dan 97’ye kadar kolejde tiyatroyla gönül vermiş herkesle çalıştım. çok insan geldi geçti, bunların içinden kendi yapımıza uygun, benim iyi anlaşabildiğim ondört kişi toplandı. aslında bu daha kalabalık ama bu film için ondört kişiler. ekip zaten bu amaç için toplandığından hiç sorun yaşamadan çok rahat çalışıyoruz. amaç iki sene sonra, tamamen genç kadrodan oluşan, herkesin ekibin bir parçası olduğu bir film çekebilmek. “kim yapmış bu filmi?” “bir grup genç.” hedef o.
  • okulla pek ilgisi olmayan bu arkadaş bölümüne öys sınavında birinci olarak girmiştir.
  • tatlı hayat gibi şukela bir dizinin senaryosunu bora tekay'la birlikte uyarlamışlardır. buna rağmen sözlüğümüzün kerameti kendinden menkul zeki yazarlarınca "mal" olarak nitelendirilmekten kurtaramamıştır kendisini.
    (bkz: öküzce eleştirmek)
  • (bkz: #6737408)
  • oyun manyağı, bi akşam elinde iki valiz dolusu monopol, ıvır zıvır gibi oyunla çıka geldiydi, sürekli alıyormuş böyle oyunları internetten(aralarında şahane bi kaç oyun da yok değildi hani).
  • tatlı hayat'tan bu yana yaptığı tüm işlerde batıran çünkü hala aynı tatlı hayat esprilerini döndüre döndüre yazan senarist.
    piyasada başka senarist yok olacak ki hala ona gidiyor projeler.

    son 10 yılda yazdığı dizilere bakalım, rezalet daha net ortaya çıkacaktır. sonrasında fasulye'yi yad edelim.

    (bkz: sayın bakanım)
    (bkz: haylaz babam)
    (bkz: yine de aşığım)
    (bkz: acemi cadı)
    (bkz: erkeksen seyret)
    (bkz: yalancı yarim)
    (bkz: yıldızlar savaşı)
    (bkz: nerede kalmıştık)
    (bkz: sıkı dostlar)
    (bkz: sen harikasın)
    (bkz: +18)
  • atv'de başlayacak cesur hemşire dizisinin de senaryosunu kaleme alan, diyalog yazarlığı konusunda oldukça başarılı senarist. ilhamı bol olsun.