şükela:  tümü | bugün
  • hasan ali toptas'in "bin huzunlu haz"inin epigrafinda okudugumuz kadariyla,

    "hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum..." demistir.
  • kabalcı daha yeni, aziz augustinus'un itiraflar'ını (confessiones) basmış. kapağında şöyle yazıyor:

    "peki o halde zaman ne? hiç kimse bana sormazsa biliyorum da, biri sorup da ona açıklama yapmam gerektiğinde bilmiyorum..."

    http://www.idefix.com/…asp?sid=qplbs232f62t6xsw2b4n

    (bkz: abdulgaffar el hayati)
  • edebiyatçılarımızın pek sevdikleri "esinlenme" hevesinden nasibini almış kurgusal karakterlerden biri.

    toptaş, aziz augustinus'un "zaman nedir peki? kimse bana sormayınca biliyorum, birine açıklamaya kalkınca da bilmiyorum." sözünü dönüştürerek, daha doğrusu anlam bakımından tek bir sözcüğünü değiştirerek bin hüzünlü haz'a epigraf olarak yerleştirmiş haraptarlı nafi'nin ağzından.

    http://verbumnonfacta.blogspot.com/…ve-pessoas.html

    "haraptarlı nafi'den (!) alınan epigraf, daha doğrusu haraptarlı nafi edebiyatımızda az rastlanan hikâyelerin doğmasına yol açtı. tanınmış yazarlarımızdan birinin bir söyleşisinde onun kitaplarını okuduğunu söylemesi gibi… senin de kulağına çalınmıştır bu tür hikâyeler…

    evet, kulağıma çalınan bazı şeyler var bu konuda. haraptarlı nafi diye biri yok tabii. daha doğrusu, böyle biri sadece bin hüzünlü haz adlı romanın içinde var; alaaddin'in şehzade farz edildiği bölümde, onun saraydaki hocalarından biri. dolayısıyla epigraf romanın içinde mevcut ve roman kendi cümlesinin rüzgârıyla başlıyor, kendinden el alıyor… bin hüzünlü haz için, yapı açısından bu önemliydi, ille de böyle bir şey olsun istiyordum. aziz augustinus'un bir sözü vardır; "zaman nedir, kimse sormadığı zaman cevabını biliyorum; ancak sorulduğunda ne diyeceğimi bilemiyorum" der. bu sözü ben haraptarlı nafi'nin ağzından, başka bir şekilde; "hayat nedir diye sorarsan bilmiyorum evlat, sormazsan biliyorum" diye söylettim. tabii, romanda bu sözü söyleyen kişinin adını da düşündüm o sırada, ne olsun diye. aklıma senaryosunu yavuz turgul'un yazdığı, yönetmenliğini de nesli çölgeçen'in yaptığı züğürt ağa filmi geldi. ben o filmi çok severim, defalarca seyretmişimdir. filmdeki köyün adı bile acayip hoşuma gitmiştir; haraptar… bir hayli dokunaklı bir ad; içinde viran görüntüler, iflah olmaz yaralar barındırıyor ve bunları barındırdığı için de, her an ayağa kalkacakmış gibi duran tuhaf bir enerji taşıyor. sonuçta, romandaki kişi o filmdeki köyden, haraptar'dan olsun istedim. tabii, bu aynı zamanda yavuz turgul'a, nesli çölgeçen'e ve sinema sanatına gönderilmiş incecik bir selamdı. nafi'yi de nafile kelimesinden aldım ve böylece "haraptarlı nafi" ortaya çıktı."