şükela:  tümü | bugün
  • rafet el roman - sorma neden

    bu şarkıyla entresan bir ilişkim var. kendisinin çıkışı ergenlik dönemime denk gelmesine rağmen, o zamanlar pek umrumda olmamıştı. klasik bir rock müziğe giriş 101 genci olarak, dinlediğim her şeyin, evet en boktanlarının bile, dünyanın en iyi müziği, dinlemediklerimin de faso fiso olduğuna inancım tamdı. böyle böyle bir on yıl geçti. bu şarkı da 90'larda yapılmış herhangi bir vasatın üstündeki türkçe pop şarkısı olarak zihnimde yer etti. rafet iyi çocuktu, alçakgönüllüydü, diğer popçular gibi yavşak değildi. ama o kadardı işte. ben ki bir 4 nisan 1997 öğleden sonrasında, daha 15 yaşında bir genç iken bostancı gösteri merkezinde "popçular dışarı" ismi altında düzenlenmiş bir pentagram konserinde arz-ı endam ediyordum. konserden önce çalınan this love'lar, fear of the dark'lar ilen kendimden geçiyor, pentagram solistinin "black magiiiiicccc", "show ne mercy", "slayeeeeeeeeer" diyen sesi kulaklarımı dövüyordu. dünya, altımızdan kayan bir halı gibiydi, isteseydik o an her yere gidebilir, her şeyi yapabilirdik. eğer isteseydik, öhöm, neyse..

    bu koşullar altında, büyüdükçe müzik zevkim de bir dönüşüm, göreceli olarak bir gelişim sürecine girdi. artık daha da cool şeyler dinliyordum, artık bir ergen değildim. rock müziğin de boktanı vardı, onu bile dinlemiyordum. dinlersem kaliteli rock dinliyordum. çok acayiptim. bu süreç içinde rafet el roman ve sorma neden hayatımdan iyice çıktı. bir önceki süreçte en azından kendisi benim için bir popçu figürü idi, yeni bir albüm yaptığında haberimiz olurdu. rafet almanya'ya gittiğinde magazin programlarından bilirdik, çocuktuk, hiçbir boktan eksik kalmıyorduk, her bir halttan haberimiz vardı. çoğu şey bizim için hafif birer latife konusuydu. fakat işte o cool dönemimde rafet benim için bir popüler kültür figürü olmaktan bile çıktı, geçmişimle geçmişimi unutarak hesaplaşıyordum. attila ilhan'ın kaptan şiirinden bir karakter olmuştum, hayat kulağıma "sen o çocuk değilsin, sen artık çocuk değilsin" diye fısıldıyordu.

    sonra günlerin günleri kovaladığı bir gün her şey değişti. bilmiyorum neredeydim, büyük ihtimalle çok geç bir saatti. hayatımın uzun bir dönemini, gündoğumunu penceremden bir sigara eşliğinde izleyip akabinde yatağıma giderek geçirdiğim için böyle olmalıydı. şarkıyla olan ilişkimin, onu yıllar sonra ilk kez duyduğum o anda aniden ve kendiliğinden kurulduğunu zannetmiyorum. öyle bile olsa benim bunu farketmem birkaç yıl sürdü. şarkıyı, geçmişten hatırlanan hoş bir melodi misali nostaljik duygulardan ziyade, gerçekten derinlikli, güzel bir şarkıyı dinliyormuş hissiyatı ile dinledim. o an meselenin üzerine fazla gitmedim. sanırım bu akışına bırakma durumu kurulan ilişkinin de temelini oluşturdu. hayatta en güzel şeyler, bir kendiliğindenlik, bir rastgelelik, parçaların bir araya gelişi ile hayat buluyordu.

    sanırım üzerinden bir iki yıl geçmiş olmalı, kanallar arasında yapılan bilinçsizce bir gezinti sırasındaydı belki, emin değilim, çocukluğa dair birçok imgeyi canlandıran, sarımtırak bir klip ekrandaydı. aktörü sonradan başka projelerde görmüştük fakat kızı tanımıyordum. yan rollerde rafet vardı ve herkes kasket takıyordu. "neden geceler bu kadar sessiz, neden rüyalar bu kadar uzak" diyen o sesi, o acıklı hikaye ile birlikte izledim. şarkının etkisini birkaç katına çıkaran görüntüler eşliğinde bir nevi aydınlanma yaşadım. bu sıradan bir pop şarkısı olamazdı, ne şapşaldım. hangi sıradan türkçe pop şarkısının bir buçuk dakikalık bir piyano intro'su vardı? hele rafet'in "gizlesem hiç fayda etmez, söylesen de daha beter, sorma neden, sorma neden" diyişi kulaklarımdan gitmiyordu.

    zamanın göreceliliği, eskitmekten çok yeniler oldu. şarkıyı neredeyse hiç bilinçli olarak bir yerlerden bulup dinlemedim sonrasında. ama bazen iki yılda, bazen bir yılda, bazen altı ayda bir öyle güzel anlarda karşılaştım ki, bir ritüeli gerçekleştiriyormuşçasına saygı ve huşu ile yaşadım o anı. bir gün kadıköy'e giderken, akşam vakti minibüste çaldı. şarkının çalmaya başladığı yeri bile hatırlıyorum. hava kararmıştı. minibüste sadece ben ve teyp kaldık bir beş dakikalığına.

    artık şarkıya rastladığım her anı farkeder, onu beklenen bir buluşmanın gerçekleşmesi gibi karşılar oldum. o da hep yalnızken yakaladı beni sağolsun. buluşmaların en vurucu olanı, buz gibi bir ankara gecesinde yaşandı. asker olan ianism o gece nöbetçileri nöbete götürecek olan kişiydi. söz konusu 1-3 veya 3-5 nöbeti kaçınılmaz bir şekilde, herkesin uykulu ve bitik olduğu, üzerindeki elbiselerin katiyyen kimseyi sıcak tutmadığı, kimsenin sıraya bile doğru düzgün girmeyi beceremediği bir biçimdeydi, her şey olağandı. ani müdahale mangasına, nam-ı diğer amm'ye doğru yol alıyorduk, önde ben, arkada sıra halinde çocuklar, üzerimizde yaz günü kışlık kamuflaj, donuyor ve yürüyorduk. amm'nin önünde silahların boş olduğunu kontrol etme amaçlı bir takım angarya işler tamamlanırken, ben de içeriye şarjörleri almaya girdim. cephane nöbetleri, diğer nöbetlerin aksine dolu şarjörle tutulurdu. dolu sarjörler ise, amm odasının arka kısmındaki bir bölmede bir kasada dururdu. içeri girdim. odanın içinde tarifi çok zor bir soğukluk ve sessizlik vardı. kafasını masaya koymuş uyuyan bir genç asker, sandalyelerin üzerinde uyumaya çalışan birkaç başka genç asker daha. garip bir şekilde, ancak mavi rengin, onun da ancak incelikli ve asil bir tonunun betimleyebileği bu manzarada, sessizliği bozan tek şey olan radyoda beklenen buluşma gerçekleşti. bu öyle büyülü bir andı ki, o berbat askerlik döneminin içerdiği bütün yıkıcı anların, içinde bulunulan durumun bütün ağırlığının buharlaştığı, öylesine sürreel birkaç dakika yaşandı. "en derinde en son arzum şu halimde sana yakın olsam yeter, sorma neden". şarjörleri, nöbetçileri, ankara'yı unutup, onca uyuyan çocuk arasında durup geçirdiğim o büyülü iki dakika, askerliğe karşı bir panzehir, ruhum için bir arınma tadında geçti. o an orada ölesine saf bir gülümseme ile durmuş olabilirim, acaba beni gören bir asker var mıydı onu da bilmiyorum, tek hissettiğim bütün odayı dolduran sesler, soğuk ve mavilikti.

    rafet'le ve sorma neden'le olan ilişkimi hiç zorlamadım. askerden döneli iki buçuk yıl oluyor. döndükten sonra bir kez, gecenin ilerleyen saatlerinde odamda dinlediğimi hatırlıyorum bu şarkıyı, sanırım araya çok zaman girmeye başladığına kanaat getirmiştim. son bir yıl içinde ise dinledim mi emin değilim. türkiye'den uzakta geçirdiğim şu günlerde şarkıya bir yerlerde rastlamak eskisi kadar kolay değil. ama biliyorum ki o buluşma bir yerde bir zaman illa ki gerçekleşecek. yine çok güzel, yine çok özel, yine çok derin bir şekilde. hava muhtemelen karanlık ve soğuk olacak, ama ben yine de bir pencere açmak isteyeceğim. sonra rafet söyleyecek, ben dinleyeceğim, "neden derler iyiler cok yaşamaz, al bu canım senin, al senin olsun"..
  • şaka maka harbiden yoktur. varsa da ben daha duymadım.
  • rafet el roman demişken, nerdesin adlı şarkı da bunlardan biridir.
  • 90'ların büyük bir kısmını oluşturur.
  • doksanlardaydı onlar.
  • başarılı aranjörlerin dokunuşu ile iyi olan şarkılardır.

    valla başıma bir şey gelmeyecekse: http://www.youtube.com/watch?v=pvn1t9aeuyy.

    edit: link yenilendi.