şükela:  tümü | bugün soru sor
  • bir işi yapmaya başlamak, bitirmek amacı ile bir işe girişmek.
  • istemek ile sahip olmak arasindaki kopru. eyleme gecmek.
  • yaşamak ve aktarmaktır ve sevgi ile mümkündür.... bir şeyi seversiniz, o sevginizi kişiye yada nesneye aktarırsanız eğer yaşamda onunla birlikte harekete geçmiş olursunuz. sevgiyi çalmayı sevdiğiniz bir şeye aktarmak da olur bu, yemeyi sevdiğiniz bir şeye aktarmak da olur bu, sevdiğiniz birisine de aktarmak olur bu..

    insanın içinde sevgi varsa aktarsın bi zahmet ki harekete geçilebilsin birlikte, karşıdaki insanda da sevgi yoksa saygı duysun insan bir zahmet.. sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda değil

    insan sevgiyi yaşar ama aktarmazsa keşkeleriyle tükenmişlikleriyle sıkışmışlıklarıyla daha sonra da belki halüsinasyonları ile büyüyen bir sürece girer. zan'larına kurban etmiş olur yani sevgiyi. yorulurken beklete beklete tüketir de karşısındakini

    ama insan içinde sevgi yaşıyorsa bu ona verilmiş çok büyük bir hediyedir. çünkü coşku vardır, yaşam enerjisi vardır, hayaller vardır, üretebilir, harekete geçebilir.. insan sevgiye sahipse bu kendi hikayesi olur bir tarafı ile. ve bunu karşısındakine aktarabiliyorsa aktardığı ile birlikte devinebilir.. insan sevmeyi seçer karşındaki ona uyar. ben tamamım sen hazır olduğunda bana uy ki der birlikte büyütebilelim bu sevgiyi, birlikte hareketlenelim..aksi halde insan sevgisini açık etse de karşıdaki olgunlaşmamışsa eğer o sevgide onun kabulünden hayır çıkmaz.

    serpmediği tohum büyümez insanın. insan serper hayat devam eder gelir. ama şunu da unutmamalı insan o minik şeyi ektiği andan itibaren hareketlenecek büyüyecek ve onun enerjisi ile artık karşıdaki de bambaşka birisi olacaktır. buna da hazır olabilmeli insan
  • en büyük düşmanı sonuç beklentisidir..

    attığı taşın hedefe varacağından, yaktığı ateşin kolay kolay sönmeyeceğinden, elinden tutup kaldırdığı birinin kadir kıymet bileceğinden, gömdüğü tohumun mutlaka filizleneceğinden, söylediği sözün dinleneceğinden, okuduğu kitabı bitirebileceğinden, çıktığı yolculukta menzile varabileceğinden emin olmak ister insan..

    çoklukla da bundan emin olamadığı için harekete geçmeden önce tereddüt eder..

    gayretinin bir karşılığı olması gerektiğini ve bu karşılığın da ancak "olumlu" bir sonuçla alınabileceğini zanneder..

    parayı ver - çokomeli al..

    çok acı bir çaresizliktir bu düşünce içinde hapsolmak..

    balıklara ekmek verirken maksadın balık olmadığını bilmek ne harikadır oysa.. yeşerip tutmasından mâadâ, ekilen bir tohuma can suyu verilirken edilen duanın her şeyden büyük bir mutluluk olduğunu ve tüm yol hikayelerinde menzilin değil yolun bizzat kendisinin asıl macera olduğunu, anlatmaya değer şeylerin hikâyenin sonunda değil, yolculuk sırasında yaşandığını hatırlamalıyız yeniden..

    yani tüm macera, kıymet ve güzellik işin sadece "gayret" kısmında..

    gayretin taşıdığı eksiklerin giderilmesi ve saflaştırılıp güzelleştirilmesi olmalı temel konumuz.. gayretin damıtılıp mükemmelleştirilmesinde saklı nice gizli hazineler var..

    uzun sözün kısası; "sonuç" herhangi bir işin hasadı değil.. hayat içre hasadımızı o tohumu ektiğimizde yapmış oluyoruz zaten..
  • fukushima'daki radyasyon sizintisindan sonra bolgede neler olup bittigine iliskin bir belgesel gosterimine (bkz: hibaku-ushi to ikiru) gittim bugun. 2011 yilinin sonu ile 2013 yilinin sonu arasinda kalan donemi kapsayan ve oradaki ciftcilerle hayvanlarinin durumunu anlatan bir belgeseldi (fragman). depremden ve sonrasindaki sizintidan sonra ciftliklerini birakip daha sonra geri donen bazi ciftciler, hukumetin tum baskilarina karsin, ineklerin o donemin taniklari oldugunu dusundukleri icin onlari oldurmektense yasatmayi yeglemisler. radyasyonun uzun sureli etkilerini gormek istediklerini soyluyorlardi belgeselde. hayatta kalan ineklerden aldiklari ornekleri inceleyen bir universiteden arastirma grubuna bu yaptiklarinin ise yaramayacagini, sizinti zamani olcum alinmadigi icin sonradan alinan olcumlerin bir anlam ifade etmeyecegini soyleyen bir hukumet var ortada. bir daha bir suru sey vardi tabii ama, benim asil anlatmak istedigim, duzenin dunyanin hemen her yerinde ayni oldugu. guya halkin iradesiyle var olan bir hukumet, elde ettigi gucu kendi cikarlari icin kullanan ayricalikli bir azinliga donusuyor hep.

    japonya ile karsilastirilamayacak bir yozlasma ve egitimsizlik icinde bizim toplumumuz gerci. bunu kabul ediyorum; ama duzenin bir avuc ayricalikliyi kayirmasi ve geri kalanlara kendi cikarlarina uymalari yonunde baski yapmalari gercegi pek degismiyor.

    aile terapisi dersi alirken hocamiz bize "size disaridan ne kadar kotu ve yanlis gorunurse gorunsun bir iliskiye, taraflar sizden yardim istemedikce mudahale edemezsiniz. gordukleriniz size dogru gelmese bile iliskilerin kendi icinde bir dengesi vardir ve sergilenen her davranis bu dengeyi korumak icindir. dengeyi bozacak herhangi bir sey olmazsa iliski devam eder." demisti.

    bu, toplumlar icin de gecerli diye dusunuyorum. sonucta toplumu insanlar olusturuyor. bir duzen var. duzenin de kendi icinde bir dengesi var. bir sistem var ve yanlis da olsa, kotu de olsa isliyor. kapitalist sistemden nefret etsem bile isledigini kabul etmek zorundayim. en azindan cogunluk icin isliyor. icine isleyemediklerini de disari ittirerek yok ediyor. bu duzenin bir parcasi olmamak icin direniyorum ama, sistemden ne kadar cikabiliyorum ki? sizden, onlardan, otekilerden ne farkim var ki? bir patrona daha cok para kazandirmamak icin akademide kalmak istedim. insanlara yardimci olabilmek icin bilimle ugrasmayi istedim. peki ne buldum karsiliginda? yuksek ogrenimli insanlarin kapitalist sisteme hizmet ettikleri yere akademik dunya deniyormus megersem. oyle istedigin her seyi arastiramiyormussun burada. konuyu sakincali buluyorlarmis. konuyu sakincali bulmasalar bile odenek cikarmiyorlarmis. bazi disiplinler yararli, bazilari gereksiz sayiliyormus. zaten o yuksek ogrenimlilerin de sistemi elestirmek gibi bir derdi yokmus. kendisine bir yer kapip sistemin carklarindan biri olarak islemeyi surdurmekmis amaclari. elestirenleri de sorusturmalarla korkutarak, korkutamadiklarini baskilarla yildirarak, yildiramadiklarini da isten atarak sistem kendi ic temizligini(!) yapiyor.

    suncacik yasamimda gordugum sey, insanlarin sistemden sikayet edip de cikmak icin herhangi bir sey yapmadigi. sistemin icinde kendince bir denge tutturmus ve cark olmaktan da bir rahatsizligi yok. herkes ne yapiyorsa onu yapmaktan, herkes ne dusunuyorsa onu dusunmekten mutlu olmasa bile huzurlu; cunku herkes gibi olmak demek dogru. "hepimiz ayni yalani soylersek gercek o olur" diyordu behic ak'in yillar once cumhuriyet'te okudugum bir karikaturunde.

    tum bunlari yazmaya bugun izledigim belgeselden sonra karar verdim aslinda. koca salonda yalnizca 20 kisi vardi. hep sayarim boyle etkinliklerde kac kisi oldugunu zaten. 20 kisinin 7-8 kisisi etkinligi duzenleyen sivil toplum kurulusunun uyeleriydi zaten. otekiler de yasli amca ve teyzelerdi. gelecege iliskin bu kadar umutsuz olmak, yasamindan hic mutlu olmamak, ama hicbir sey de yapmamak... bir etkinlikten bu sonuca varmiyorum tabii. gozlemlerim, stk'daki japonlardan duyduklarim ve okudugum veriler uzerinden konusuyorum. bu, japonya'ya iliskin bir elestiri de degil, ki japonya bizden hemen her alanda cok cok daha iyi durumda. demek istedigim, kultur ortusunu kaldirinca altindan ayni insan cikiyor sanki. kendi toplumunu egitebilmis ongorulu yoneticiler sayesinde bazi toplumlar daha rahat yasiyor yalnizca. birbirlerini yemek yerine gidip baskalarini eziyorlar.

    peki tum bunlarin harekete gecmek basliginda ne isi var? durumu tespit edip birakmaktan biktim artik. cozumluyoruz iyi hos da, ee sonra? ben sonrasiyla da ilgileniyorum. peki sonrasinda ne yapabilirim diyorum kendime.

    hadi kalkin sistemi degistiriyoruz diyebilmeyi cok isterdim ama, ben kimim ki? en nihayetinde zavalli bir insanim. hepiniz gibi, herkes gibi sistemin icindeyim. denge dedik ya, sistemin kendi icinde bir dengesi var ya, sorunlari cozmek yerine sorunlarla uzlastiran o lanet olasica dengeyi bozmadan hicbir halt degismez. kendime hep "sen agac degilsin; kalk ve harekete gec" diyorum. hepimizin icine islemis bir eylemsizlik var. calismadan, uretmeden rahat yasamanin yollarini ariyoruz. isimizi iyi yapmiyoruz. hicbirimiz hicbir sey yapmiyoruz. elestirmekten ve soylenmekten baska bir sey yaptiniz mi? sikayet etmenin otesine gectiniz mi? hadi yaptiniz diyelim, takibini yaptiniz mi? pesinden gittiniz mi? insanlarin birbirinden habersizce dort duvarin arasinda mutsuz mutsuz oturup da soylenmesi bana oylesine aci verici geliyor ki kalkip herkesin kapisini calmak istiyorum. ataol behramoglu'nun tek basinalik siirindeki insanlariz; "ben tek basina ne yapabilirim" diye dusunen milyonlariz. tek basiniza degilsiniz. eylemsizsiniz. harekete gecmiyorsunuz. bir seyler yapmak icin kendinizi zorlamiyorsunuz; guvenli alaninizdan cikmiyorsunuz. gerekceler sunmayin; cunku hicbiri gecerli degil ve yapilacak seyler o kadar zor da degil. bir baskasina sahip cikmak, birbirine destek olmak o kadar da zor degil.

    sistem kendi sonunu getirmedigi surece boyle devam edecek, farkindayim; ama ben kendime soz verdim. urettigim her turlu bilgiyi paylasmak, ne biliyorsam aktarmak icin kendime soz verdim. cok calisip uretmek ve her ne yapiyorsam iyi yapmak icin soz verdim. disarida kalan, yalniz hisseden her kim varsa tek basina olmadigini haykirmak istiyorum. duzenin insanlari oldurmesini izlemek istemiyorum. duzene inat yasayacagim ve mucadele edecegim. kendime sozumdur.

    eyleme gecmek icin harekete gecmek gerekir. harekete gecin. siz agac degilsiniz.
  • #77102104 sonrası bir sürü kişi sordu, nasıl şehirden kurtulabiliriz ki, nasıl harekete geçebiliriz, ne yapmayı öneriyorsun ki boş konuşmak dışında.

    öncelikle şehirlerden kurtulmalıyız demedim, şehir hayatını evcilleştirmeliyiz. modern hayat dediğimiz zırvalar bütünü bireyler için tasarlanmadı, kurumlar için tasarlandı. sağlık kurumu için sizin bir öneminiz yok, sayısınız sadece. eğitim kurumu sizin çocuk ne öğrendi diye bakmaz, kendince amaçları vardır onları gerçekleştirmeye çalışır. devletler kendi bekalarını sizinkinin mecburen üzerinde tutar. bunda ayıplanacak bir şey de yok şaşırılacak bir şey de. bizim yapmamız gereken bunun farkına varmak, oradaki o devasa alanı kendimize uygun hale getirmeye çalışmak. bu da öyle bir günde olacak iş değil. tüm inançlarımızın, davranışlarımızın, estetik algımızın, ahlak anlayışımızın... temeli bu toplumun, kültürün, şehir hayatının, modernleşmenin kalıntılarını mecburen içeriyor. "lise okumak okumamaktan iyidir" diye düşünüyorsak bu bizim doğuştan sahip olduğumuz bir şey değil elbette, birileri bir vakit onu oraya yerleştirdi. "modern" sıfatı bir övgü kaynağı haline geldiyse, biz de bunu sorgusuz sualsiz kabul ettiysek, bunda kendini veya ürettiklerini "modern" diye tanımlayanların parmağı yoktur diyebilir miyiz? insanlığın hep birlikte elde ettiği başarıları, bir takım kurumlara atfetmeye neden bu kadar meyyaliz? gelişen hijyen anlayışı, altyapı, yollar, bilginin daha serbest gezinmesi... olmadan modern tıp kurumu neyi başardı mesela? bebek ölüm oranı azaldı diyoruz, peki bunun tek müsebbibi hastaneler mi gerçekten? hadi öyle olsun. hastanelerin tek müsebbibi kim? okulların, yolların, gelişen zanaatların, üretim yöntemlerinin, bir arada yaşamayı öğrenen insanlığın hiç mi payı yok? bize her şeyi olabildiğince karikatürize, idealize, kalan her şeyden olabildiğince kopuk ve soyut halde veriyorlar ki aklımıza kolayca girsin. hiçbir şey bize anlatıldığı kadar basit değil. sadece "masa"nın tarihini inceleyeceğim deseniz bile ucu her şeye dokunacaktır emin olun.

    ikinci olarak harekete geçmek ne demek? insan idealleri, hayalleri, arzuları hep karikatürize doğası gereği. cinsel dürtümüzü yönlendirdiğimiz hedef ya en güzel kadın ya da bir sürü kadın. güdülerimiz bir şeye bizi çekerken orada çok net alanlar çizmiyor, çizemez de. en fazlayı, en iyiyi, en büyüğü, en parlağı istiyoruz. lacan benzer düşüncelerin etrafına bambaşka yollardan, bireylerin arzuyla kurdukları ilişkileri inceleyerek, gelmişti. bence aynı noktaya doğrudan bilginin doğası incelenerek de gelinebiliyor gördüğünüz üzere. ışığa yönelen bir güve için gece lambası mı ay mı olduğu çok da önemli değil yöneldiği şeyin. ulaşınca ne yapacağından da çok emin değil. karikatürize ve soyut bir çekim bu. insan da öyle bu konuda.

    "harekete geçmek" diyince aklımıza tamamen soyut, hayal ürünü bir şeyler geliyor. rocky filmlerindeki antrenman sahneleri gibi tahayyül ediyoruz. halbuki sadece başlamaktır harekete geçmek. bir adım atmaktır. günde beş dakika az akıllı telefon ovalamak veya bir sigara eksik içmektir. 30 dakikalık yol için otobüse binmek yerine birkaç adım yürümektir. ufak ufak birikecek bunlar.

    tamamen içine doğduğumuz ve aldığımız her nefesle daha da bağımlısı olduğumuz bu şehirleri, toplumu, kültürü bir günde atamayız bünyeden. şekeri, tuzu, sigarayı bile bir günde bırakamazken nasıl her şeyimizi belirleyen gerçekliklere sırt çevirebiliriz ki bir anda? zaten cevap sırt çevirmek mi yoksa bunların neye dair olduğunu anlamak mı? şehir birçok yönden kötü, yorucu ama tiyatro da var öte yandan, konserler var, hayatımız boyunca düşünsek akıl erdiyemeyeceğimiz ilginçlikte insanlar var, büyük sanatçılar var, binlerce saat enstrümanını çalışmış müzisyenler var, ilginç kültürler, ilginç yemekler... bir sürü şey var şehirlerde. benim kişisel olarak hedefim açıkçası bunlardan kurtulmak değil, bunları olabildiğince alıp diğer zırvaları kenarda bırakmak.

    hepimizin zırva tanımı değişecektir hayattan beklentimize göre. benim için sürekli seyahat etmek, toplu taşıma, tatiller, özel günler, siyaset, futbol, örgütlü her türlü yapılanma, öğrenci grupları, sosyal bilinç projeleri, televizyon, diziler, kafeler, barlar, kıyafete elektroniğe mobilyaya sürekli para harcamak, daha büyük ev, daha ünvanlı iş, daha güzel kadın, daha fazla söz hakkı... gibi şeyler zırva. tek tek sayınca sonu gelmiyor elbette. genelde kendime şu türden bir soru soruyorum "newton/atatürk/turing/mevlana nelersiz yaşadı veya neler olmasa da olurdu hayatlarında?" ve bu soru bana bir anlamda nelerin birey olmam için elzem nelerin teferruat olduğunu söylüyor. araba teferruat mesela. kabak koyu'na gidip de 2 hafta denize girmek teferruat. yani doğrudan kabak koyu'nda yaşıyorsam belki her gün denize girerim ama tutup da 500 km yol yapmaya değmez. özel günler de öyle. televizyon şu dakikada hayatımda olmasa daha iyi. evet belki çocukken öğrendiklerimin yarısı oradan geldi ama şu an kendi araştırdığım konularda 10 dakikalık bile tatmin edici içerik yok. belgeseller hep soyut, karikatürize, sembolik. atıfta bulundukları bilimsel çalışmayı incelesem çok daha kaliteli bilgiye ulaşırım. dediğim gibi bunlar çok bağlamsal ve kişisel. herkese her döneminde uygulanabilecek bir kural bütünü verilemez. kendimiz için bile bulamayız bunu. bu bir yol, bir çaba. orada vakit geçirdikçe ufak ufak şekilleniyor. gitar çalmak gibi düşünebilirsiniz. kimse tamamen gitar çalamaz ama o yolda ne kadar fazla zaman harcarsanız o kadar fazla şey yapabilirsiniz. sonu yok yani bunların.

    harekete geçmek de böyle. sonu yok. amacı yok. hedefi de yok. o yönde atılacak bir adım. o adımın kendisi önemli olan. o adımın kendisi zevkli. 4 yıl boyunca bunları yapayım sonra çok müspet adam olacağım değil olay. "şu an televizyonu kapattım, onun yerine ciddi bir işle uğraşıyorum ve kendimi daha iyi hissediyorum" diyebilmek olay. bugün şeker yemedim ve daha dinç hissediyorum. bugün yatakta debelenmeyip zımba gibi kalktım ve daha keyifliyim. bu bana keyif verdi. bunun ötesinde bir şey beklemeyin harekete geçmekten. bir enstrüman bulun ve onu çalmaktan zevk alın. yarın konser veririm kız tavlarım diye değil, o an eğlenceli olduğu için. bir şeyler çizin, yazın, okuyun, araştırın, modelleyin, öğrenin, deneyin... bir işe yarar diye değil, zevk aldığınız için. herkesin zevk aldığı bir şeyler mecburen var. olay onu bulmak. bazısı bisiklet sürmeyi seviyor ve yıllarca sürdüğü için büyük sporcu diyoruz. halbuki tek yaptığı, keyif aldığı şeyle uğraşmak zaman buldukça. yaptığı işte ustalaştıkça da daha çok keyif alıyor ve daha fazla kendini ifade edebiliyor. bisikletçi mesela yanına bir çanta alıp ülke turuna çıkıyor 20 günlük tatilinde, hepimiz özeniyoruz. halbuki adam sadece ve sadece sevdiği şeyi yaptı. mecburen o işi yaptıkça daha iyi yapmayı öğrendi ve belki 10 yılın sonunda bizim hayalini bile kuramayacağımız ölçekte bir projeye girişme yeteneğini ve cesaretini buldu kendinde. bisikletle ülke turu atacağım diyen adamla kendime eşya dolabı yapacağım veya anılarımı yazacağım diyen farklı değil özünde. kendini ifade ediyor. sevdiği şeyin peşinden gidiyor ve onu estetik bir forma sokuyor. amacımız evreni anlamaksa tek derdimiz varoluş olmalı, amacımız daha iyi yaşamaksa tek kaygımız etik ve estetik olmalı.