şükela:  tümü | bugün
  • eğitim sistemimizin çökertildiği bu zamanlarda okunması gereken bir (bkz: celal şengör) kitabı
  • celâl şengör'ün yazdığı muazzam bir hasan ali yücel kitabı. kitap hakkında herhangi bir tanımlama pek yeterli olmasa bile; kitap, tamamen hasan ali yücel'in fikirlerini, bilim adamı, filozof, tarihçi vs. yönlerini, eğitim felsefesini ve geçmişten aldığı ilhamı anlatıyor.

    bu kitabı, ülkesine eğitim konusunda bir şeyler katmak isteyen, bu gaflete düşmüş, eğitimi salt eğitim olmaktan uzaklaştırmış düzen içerisinde kendisini eğitmek isteyen ve ülkenin geleceğine katkıda bulunmak isteyen her insan okumalıdır. hasan ali yücel neler yapmış? türkiye'nin eğitimine nasıl katkıda bulunmuş? hangi yollardan geçmiş? ne tür zorluklarla karşılaşmış? bunların hepsinin iyi tahlil edilmesi gerekiyor; çünkü eğer bir gün yine hasan ali yücel gibi bir insan gelirse bu hataları tekrarlayıp o'nun görevine son verilmemesi gerekiyor. biz eğitim konusunda epey pesimist durumdayız. kimse eğitim düzeninden memnun değil ve herkes düzgün, ayakları yere basan, bilimsel ve akılcı yolda ilerleyen, siyasete ve başka görüşlere alet olmayan bir eğitim istiyor. işte bu yüzden bu kitabın içindeki fikirleri iyi anlayıp tenkit ederek kendimize rehber çıkartmalıyız. gördüğümüz gibi aslında o kadar da karamsar olmamak gerekiyor. mustafa kemal atatürk'ün açtığı yolda, hasan ali yücel'in 7 yıl 7 ay 7 gün yaptığı milli eğitim bakanlığı sayesinde bu ülkede güzel bir eğitim sistemi görebildik.

    ismet inönü gibi bir adamın devrinde, bu sistem daha da ileriye gidebilir, daha iyi şeyleri görebilirdi; lâkin ismet paşa bile bazı yerlerde yetersiz kaldı. hasan ali yücel, döneminin yönetimine yenik düştü ve bakanlıktan alındı. belki devam edebilse, o kültürü 7 sene değil de 15-20 sene kadar tutabilsek bugün bambaşka bir türkiye'de yaşıyor olabilirdik. tabii bizim türkiye olarak nihai amacımız, geçmişe bakıp ah vah etmek değil; geleceğe bakıp gayretle çalışmak ve kendimizi geliştirip aydın türk vatandaşları olmak.

    bu kitabın yazılış hikayesini celal şengör şöyle anlatıyor. odtü prof. dr. mustafa n. parlar eğitim ve araştırma vakfı'nın 1997 yılında vereceği ödüllerde celal şengör bir ödül alacak. aynı yıl, hasan ali yücel de üstün hizmet ödülü alacak yanılmıyorsam. celal şengör bu kısmı katıldığı birkaç programda anlatıyor, ben de buraya eklemek isterim: celal şengör, hasan ali yücel'den prestij olarak daha yüksek bir ödül alacağını öğrenince "ben hasan ali'nin üstünde ödül alırsam yabancı basın bizi topa tutar" diyor. cevap olarak da "bu senin aldığın ödül, ölmüş kişilere verilemiyor. hasan ali yücel o yüzden üstün hizmet ödülü alacak" diye bir cevap alınca da "ben de madem ödül konuşmamı hasan ali yücel'i anlatarak yapayım" diyor. daha sonrasında da o yapılan sunum biraz daha bilimsel bir dille bilim teknik dergisinde yayımlanıyor ve sonra da bu kitaba dönüşüyor.

    şimdi gelelim kitabın içeriğini biraz özetlemeye ve bu kitabı okumamış ama okumak isteyen insanların kafasında ufak bir fikir oluşturmaya.

    kurtuluş savaşı oldu, mütarekeler ve sonrasında antlaşmalar imzalandı. türkiye cumhuriyeti resmi olarak kurulduktan sonra elinde 13 milyon civarı bir nüfus vardı. anadolu nüfusunun ne kadar felaket durumda olduğunu ahmet haşim'in almanlar için oluşturduğu raporu okuyarak öğrenebilirsiniz. bu elinizdeki nüfusu eğitmeniz gerekiyor. tabii bu eğitimden anlayacağımız sadece normal kağıt kalem ile olan eğitim değil. bir yandan bu insanlara zanaat kazandırmanız gerekiyor, bir yandan okuma yazma öğretmeniz gerekiyor; bir yandan da batı müziğini öğretmeniz, o dönem önde gelen klasikleri okutmanız, sanatı ve bilimi göstermeniz gerekiyor. amiyane tabirle kemal sunal'ın sosyete şaban filmindeki gibi aldığı eğitimi göstermeniz gerekiyor. bu tabii kimseyi hakir görmek, küçük görmek, rencide etmek anlamıyla söylenmiş bir söz değil. ortada olan ve acilen müdahale edilmesi gereken bir durum olarak anlatılmış bir şey.

    tabii ki kalkıp ilkokulları açıp, ortaokulları açıp, oradan liseye geçip en son üniversiteye kadar getiremezsiniz bu kadar insanı. hem bir an önce kalkınması gereken, işe yarar insanların olması gereken bir ülke var. o kadar bekleyecek vakit yok; hem de bu kadar insanı aynı anda okutacak bütçe ve imkan yok. atatürk'ün eğitim ve bilim anlayışını referans alarak, hasan ali yücel milli eğitim bakanı olur olmaz hemen bu işlere soyunuyor. adamın birkaç düşüncesi var ve bu fikirler üzerinde aydınlık bir cumhuriyet nesli yetiştirmeyi amaçlıyor;

    1) tercümenin önemini idrak etmiş devletlerin kütüphaneleri ne kadar genişlerse, kültürlerinin de o kadar artacağının farkında. bu sebepten dolayı, o döneme kadar apatetik kalınmış birçok romanı, felsefe kitabını, sanat kitabını türkçemize kazandırmıştır.

    2) bilimde eleştirinin olmasının farkında. kendi attığı teoreme veya hipoteze bağlı kalan insanlar değil; tam tersi önce kendi teoremini eleştirecek insanların gerekliliğinin önemini idrak etmiş. eğitimin serbest kalmasının, siyasetin, başka herhangi bir doktrin veyahut ideolojinin içine girmemesinin ne kadar önemli olduğunu kavramış.

    3) köy enstitüsü sistemi ile aslında insanların çok yönlü eğitim alması gerektiğinin altını çizmiş. eğitimin sadece yazma okuma ile olmadığını vurgulamış. aslında temel olarak "bir işi yapıyorsan o işi düzgünce yapmayı öğren" mantığını savunmuş bir adam kendisi. marangoz mu olacaksın? o zaman iyi testere kullanmayı öğreneceksin. tarla mı süreceksin? o zaman toprağın dilinden anlayacaksın. yani temelde, bir işe kalkışıyorsan o işi bileceksin ya da bir bilene danışıp öğreneceksin. daha önce toprağın dilinden anlamadığımız ve toprağı çok kötü kullandığımız için mahvolmuş bir sürü tarım arazisinin var olduğu anlatılıyor. gerçekten içler acısı.

    hasan ali yücel, işte bu sebeplerden ötürü ve bu düşünce yapısından ötürü belki de cumhuriyet tarihimizin gelmiş geçmiş en iyi milli eğitim bakanı olabilir. peki biz ne yapıyoruz? böyle dahiyane bir adamı baskıyla görevinden uzaklaştırıyor.

    kitabın sonundaki şu yazı, gerçekten benim çok hoşuma gitti o yüzden paylaşmak istiyorum:

    "yüzü geriye dönük olanlar elbette rahatsızlık duyacaklardır. hayvanına ters binmiş bir yolcu gibi bunların başı döner; geriden uzaklaştıkça eşyayı küçülmeye başlar görürler; sıkıntıdadırlar, ıstıraptadırlar ve bazen bunda samimidirler de... yüzü istikbale dönükler, uzakta küçücük gördükleri ideallerini ona yaklaşmak için sarf ettikleri emekle her zaman büyümekte görürler; onu daima daha aydın, daha canlı bulurlar. onun için iyimserdirler, bahtiyardırlar, hayatları daima verimli olur. yürürler ve beraberlerinde başkalarını da yürütürler. "

    özetle hasan ali "nereden bakıyorsan, o'sun. " demiş bize. ayrıca okuyanlar bilirler, kitabın sonunda celal şengör'ün anlattığı rüya bölümü epey duygulandırıcı bir yazıdır. gerçekten celal şengör gibi bu eğitim meselesine büyük bir saf inanış ile bakabilecek ve bunun için gönülden çalışabilecek insanlar olabiliriz umarım.

    - ahmet haşim'in raporu için kaynakça a.m. celal şengör - dahi diktatör.
  • temelde para kazanma amacı güden, başarı hikayeleri anlatırken köy çocuklarından bahseden pratiğe gelince zengin muhitlerden çıkmayan tiplerin cilalanan kitapları yanında pek ilgi görmeyen başlık.
  • her türk evlâdı ve türkiye cumhuriyeti vatandaşı olan muhtelif etnik kökenlere mensup insanlar tarafından her daim üstüne yazmamız, okumamız, konuşmamız ve tartışmamız, hatta eleştirmemiz gereken bir celal şengör kitabı. ben bu kitapla alakalı naçizane #91675607 numaralı entryde görebileceğiniz türde bir yazı yazdım; lâkin her türlü görüşü ve yazıyı okumak gerektiğine inandığım için, bu başlığın altına aydınlanma 1923 dergisinden çağrı yalgın'ın hazırladığı "hasan ali yücel ve türk aydınlanması" kitabının 2 sayfalık bir değerlendirme makalesini buraya bırakmak istiyorum.

    makaleyi okumak için buraya tıklayabilirsiniz. bu makale, ayrıca bu kitabı okumamış olan ama okumak isteyen kişiler için de güzel bir ön söz olmuş.

    çok değil, bundan 70-80 sene önce yaşamış kişiler hakkında yazılan bu kitabı okurken resmen kendimizi bir hayal aleminde ya da bir romanın içinde gibi hissediyoruz. evet, türkiye cumhuriyeti'ni bir dönem böyle rasyonel ve akılcı insanlar yönetiyordu. hasan âli yücel, dindar olmasına rağmen ne kendi düşüncesini, ne rusya'dan devşirme komünist düşünceyi, ne de (mustafa kemal'in de en nefret ettiği şeylerden birisi olan) sürekli mustafa kemal atatürk övgüsü yapan bir eğitim sistemini ülkeye dikte etti.

    8 seneye yaklaşan bu milli eğitim bakanlığı döneminde sadece "çalışan, üreten, kendi ayakları üzerinde duran, eleştiren, okuyan; modadan, sanattan, kültürden anladığı gibi zanaatten, işçilikten, endüstriden, çiftçilikten, ziraatten anlayan türkiye cumhuriyeti vatandaşları yetiştirme" politikasıyla hareket etti. yani kısacası "bir işi yapıyorsan bilerek, düzgünce, insan gibi yap" düsturunu edindi. toprağı mı ekeceksin? o toprağı öldürmeden, gelecek yıl da düzgün ve verimli bir şekilde kullanılacak biçimde ekmeyi öğren; bağlama mı çalacaksın? öyle kulaktan dolma bir şekilde değil, kurumsal ve düzgün bir eğitim sistemiyle öğren ve gelecek nesillere aktararak çal; marangozluk mu yapacaksın? sadece 4 ayağın üstünde duran bir masa üretme, o ağacı nasıl haşat etmeden düzgünce kullanırsın, eldeki malzemeden nasıl en fazla verimi alırsın bunları araştır düsturunu egemen kılmaya çalıştı hasan âli yücel.

    ve ne yazık ki! 7 yıl 7 ay 7 günlük milli eğitim bakanlığı'ndan maalesef "el çektirildi". birileri, halkın aydınlanmasını, sorgulamasını, eleştirmesini, baş kaldırmasını istemedi ve bu muazzam eğitim sistemini kurgulayan adamı görevden el çektirdi.

    köy enstitüleri hakkında şöyle bir hikaye anlatılır. ne kadar doğrudur, ne kadar yanlıştır bilemem ama benim çok hoşuma giden bir hikayedir;

    "yeni açılan ve daha gelişme çağında olan köy enstitülerinin menüleri de pek çeşitli ve düzgün değildi. öğrencilere her gün az çeşitli ya da tekdüze yemekler çıkartılıyordu. bir gün, bu köy enstitüsüne ismet inönü bir ziyarette bulundu. öğle yemeği vakti geldiğinde, diğer öğrencilere yine aynı yemekler verilirken, cumhurbaşkanı ismet inönü'ye özel bir menü çıkartılmıştı.

    her hafta sonu, geçtikleri haftanın muhasebesinin ve eleştirisinin yapıldığı "cumartesi toplantıları" gününde bu sorun dillendirildi. bir öğrenci, adaletin ve eşitliğin öğretildiği bu okullarda neden cumhurbaşkanı ismet inönü'ye ayrı bir menü çıkartıldığını sordu. rauf inan, "ben ismet inönü'ye cumhurbaşkanı olduğu için değil, şeker hastası olduğundan dolayı perhiz yaptığı için özel bir yemek çıkarttım. siz hasta olduğunuzda revirde de size ayrı yemek çıkartılmıyor mu?" savunmasıyla bu olaya açıklık getirmiştir. "

    bu hikaye belki gerçek, belki uydurma; ama bu hikaye uydurma olsa bile, o dönemdeki türkiye'yi ve yetişme tarzını anlamak için önemli bir temsil. olaylar tamı tamına böyle yaşansa veya yaşanmasa bile, orada yetişen nesil hep böyle sorgulayıcı ve merak edici bir vizyon ve mantalite ile yetişiyordu.

    şahsen köy enstitülü birisiyle tanışmadım ama tanışan birisinden dinlediğime göre; buradan çıkan insanların hâlâ farklı bir bakış açısı ve vizyonları var. dünya görüşleri o kadar farklı ki. ve en önemlisi, bizim olduğumuz kadar karamsar değiller geleceğe karşı.

    bu proje, mustafa kemal atatürk vefat ettikten sonra uygulamaya konulsa bile tasarı ve düşünce modeli olarak tamamen "mustafa kemal atatürk bakış açısı"na sahiptir. keşke bu proje yapılırken başta ismet inönü ve daha sonrasında demokrat parti değil de, mustafa kemal atatürk gibi bir adam olsaydı. eminim bu sistem şöyle 1970'lerin sonuna kadar düzgünce çalışsa ve artık bir sistem olarak otursa, biz şu an bambaşka bir ülke olmuştuk.

    türkiye cumhuriyeti adına olan birkaç ukdedir bunlar; birincisi, mustafa kemal atatürk'ün bu kadar erken vefatı, ikincisi, köy enstitüleri'nin kapatılması ve hasan âli yücel'in soysuzca o makamı "bırakmak" zorunda bırakılması.

    lâkin ben eminim; türkler, mustafa kemal atatürk'ü anlamaya devam edecek ve safsataları, küflenmiş ideolojileri, mantıksız doktrinleri bırakıp; doğrudan bilimin ışığında, aklın peşinde ve hiçbir ideoloji ya da inanca bağlı kalmadan sadece "sorgulamak" mantığıyla hareket edecektir.
  • türk demokrasi tarihinin ilk kurbanı hasan ali yücel’i ve duman olup ufukta kaybolan hayallerini, düşünme biçimini, ideallerini anlamak için muhteşem bir eser. bu kitabın her okul kütüphanesinde yer alması gerekir. özellikle eğitim alanında ömrü boyunca binlerce öğrenciye ulaşabilme imkanı olan hey öğretmenin kesinlikle okuması, altını çize çize hazmetmesi ve hasan ali yücel’in atatürk’ten devraldığı aydın bakış açısıyla öğrencilerini de aydınlatması gerekmekte. kitabı okurken alıntı yapılacak ve önyargılı bakış açılarına cevap olacak yerlerin ne kadar çok olduğunu görünce çok mutlu oluyor insan. celal şengör’ün bilimadamı tarafının yanı sıra bu kadar aydın ve ilerici bir yazar olduğunu fark ettim keyifle.

    köy enstitüleri projesinin nasıl başarılı olduğu görmek ne kadar mutluluk vericiyse ismet inönü’ye elleriyle kapattırıldığını görmek de o kadar üzüntü verici... milletin evladının %25’inin yaşadığı kentlerdeki eğitim imkanı tüm imkanlar içinde %75’lik bir oranı oluştururken bu oranı tersine çevirmiştir köy enstitüleri.

    7 yıl 7 ay 7 gün süren bir milli eğitim ve kültür bakanlığı sürecinde türk aydınlanması yolunda canla başla çalışarak gericilere ve bölücülere karşı mücadele veren hasan ali yücel’in ruhuna saygıyla...

    (bkz: carlyle)’in (bkz: kahramanlar) kitabındaki aşağıda yer alan kahraman tasvirine bir örnektir hasan ali yücel ve türk aydınları:

    “yüzü geriye dönük olanlar elbette rahatsızlık duyacaklardır. hayvanına ters binmiş bir yolcu gibi bunların başı döner; geriden uzaklaştıkça eşyayı küçülmeye başlar görürler; sıkıntıdadırlar, ıstıraptadırlar ve hazan bunda samimidirler de ... yüzü istikbale dönükler, uzakta küçücük gördükleri ideal-lerini ona yaklaşmak için sarfettikleri emekle her zaman büyümekte görürler; onu, daima daha aydın, daha canlı bulurlar. onun için iyimserdirler, bahtiyardırlar, hayatları daima verimli olur. yürürler ve beraberlerinde başkalarını da yürütürler. bu türlü ideallerin doğduğunu duyanlaradır ki, kahraman diyoruz. onlar yeni hayata acıkmış yoldaşlarına göğüslerini yarıp kendi elleriyle ılık kanları dolu yüreklerini yiyecek diye verebilenlerdir. fedakar olmadıkça, özgeci olmadıkça bu sırra ermeye, bu mertebeye yücelmeye yol yoktur.”
  • celal şengör ile ilber ortaylı'nın konuk olduğu 5 mayıs 2020 fatih altaylı teke tek yayını ile birlikte tekrardan gündeme getirilmesinin doğru olduğunu düşündüğüm kitaptır. özellikle de eğitimin bu kadar çocuk oyuncağı edildiği, sınav tarihlerinin bir ileriye bir geriye atıldığı, doğru düzgün eğitim verilemeyecek seviyelere getirildiği günümüz türkiye'sinde daha da ehemmiyet kazanan bir kitaptır.

    öncelikle kitabın ilk baskısında kullanılan kapak fotoğrafını paylaşmak istiyorum: hasan ali yücel ve türk aydınlanması kitabı ilk baskı kapağı

    bu kitaptan o günkü yayında da biraz bahsedildi. hasan ali yücel'in bu ülkeye gelen en iyi bakanlardan ve eğitimcilerden birisi olduğunu çok daha iyi bir biçimde görmüş oluyoruz. köy enstitüleri'ni, amacına uygun bir şekilde dizayn ederek, kendisinin bakanlığından önceki 20-30 yıl içinde yavaş yavaş oluşan fikirleri bir araya toplayıp bir sentez halinde bu projeye dönüştürerek, türkiye cumhuriyeti'ne büyük bir katkı yapmıştır. köylünün hem okumasını, hem yazmasını, hem dans etmesini, hem tiyatro yapmasını, hem temel bilimleri öğrenmesini sağlayan; bunun yanında, yaptığı zanaatte ustalık mertebesine yükselmesini sağlayacak gerekli eğitimi veren bir sistemi kurmuştur. tartışmayı, sorgulamayı, okumayı, incelemeyi, düşünmeyi öğrenen bir halk yaratarak aslında mustafa kemal atatürk'ün aklındaki türkiye cumhuriyeti vatandaşları profilini oluşturmaya çalışmış ve belli bir dönem içinde bu isteğe muvaffak olmuştur.

    üst kısımda, ben bu kitabın ilk baskısının kapağını paylaştım. açıkçası programı seyredene kadar da ilk baskısındaki kapağın böyle olduğundan haberim yoktu. ben daha sonraki baskılardan kullanılan şu kapaklı kitaba sahibim. aslında ilk kapağın önemi ve altında yatan anlam çok büyük. mustafa kemal atatürk'ün zihninde olan ve bir gün ulaşmasını hedeflediği türkiye cumhuriyeti'nin bir portesi adeta.

    bizim görevimiz ise, hem bu kitabı okuyup, anlayıp, özümsemek; hem de bu kitabın daha fazla kişi tarafından okunmasını sağlamak. tabii bu kitap sadece bir sembol, bu kitap gibi binlerce kaynak bulunabilir hem görsel, hem işitsel açıdan. buradaki ana amaç, türkiye'nin bir dönem ne imkansızlıklar arasından filizlenip nasıl eğitimler verebildiğini ve istediğimizde neler yapabildiğimizi idrak etmek. ancak maalesef böyle bir başlığın altında sadece 6 tane girdi olarak ve bunun popüler olmasını sağlamayarak bu iş olmaz. keşke böyle eserlere, böyle yapıtlara daha da değer verebilsek.

    alma imkanı olmayanlar buradaki linkten sesli kitap olarak da dinleyebilirler.