şükela:  tümü | bugün
  • alamut'a gore, hasan sabbah muhammedin yalancı oldugunu savunur. cunku kitleler her zaman belirsizliklerden korkarlar ve bu yuzden acık bir yalanı, ulaşılmaz gerceklere yeg tutarlar. ve muhammedin tek yaptığı yalan söylemektir ona göre. buradan yola cıkarak, etrafına güçlü ve genç erkekler toplar ve onlara cennetin anahtarını sunacağını soyler. arka bahcesinde kızları huri rolune hazırlarken, diğer tarafta askerlerine muazzam bi egitim verir. tek yaptıgı sey askerelere haşhaş verip arka bahceye yollamaktır. orada o kadar güzel kızları ilk defa gören genç erkekler adeta büyülenirler, o kadar disiplinli bi asker hayatından sonra inanmamaları için hiç bir neden yoktur. tekrar gerçek dünyaya dönen asker dünyada mutsuzdur, bi an önce ölümü ister. işte böylece ölümden korkmayan suikastcılar yetişir.
  • efendim,kendisi hakkında internetten toplayabildiğim bilginin elimden geldiğince düzenleyebildiğim kısmı aşağıdadır.araştırma-ödev vs. konularda doğrudan copy-paste edilebilir.

    tarihin her döneminde siyasi ve dini gerekçelerle krallar,hükümdarlar, prensler öldürülmüştür ama bu eylemleri ilk kez, bir örgüt kurarak gerçekleştiren hasan sabbah ve onun haşhaşileridir.kimilerine göre haşhaş ve dinin gücünü kullanarak ilk örgütlü planlı suikast timini kuran adam hasan sabbah,bazı alevilere göre tarihte ve günümüzde eşi benzeri olmayan bir alevi önderdir.kurduğu örgüt ile yıllarca zalimlerin,saltanat sahiplerinin korkulu rüyası olmuştur.büyük insandır diyen olur,teröristtir diyen olur ama bilimden vazgeçmemesi ve düşüncelerini uygulamak için 0(yazıyla sıfır) hatası olan planıyla dünyaya gelmiş geçmiş nadir şahıslardan ve örgüt sosyolojisi uzmanlarının ilginç bulduğu lider tiplerinden biridir hasan sabbah.

    bununla birlikte onun insanlığa çok büyük bir ders verdiği kesin.çünkü tarihe intihar eylemi kavramını o kazandırmıştır.tapınak şövalyeleri alamut kalesi'ne gittiklerinde hasan sabbah onları etkilemek ve müritlerinin kararlılığını göstermek için kalenin yukarısında duran müritlerinden üçüne işaret ederek aşağıya atlamalarını istemiş ve onlar da hiç tereddüt göstermeden atlamışlardır.bu olay misafirlerinde inanılmaz bir tesir bırakmış,fedailerin sadakatinden oldukça etkilenmişlerdir.başta islamiyet olmak üzere bütün semavi dinlerin intiharı yasaklamış olmasına rağmen,bu eylemleri gerçekleştiren insanların nasıl olup da dini gerekçelerle yönlendirildikleri,islam fıkhında belirtilen şartlara uymadığı halde cihad kavramının nasıl olup da kabullenilebildiği herkesin zihnindeki sorudur aslında.bu tavır;insanları,o fedailerin uyuşturucu almadan bunu yapmalarının mümkün olmadığı fikrine götürmüştür.kafanın dumanlı halinin ayık halinden çok daha ciddi işler yaptığını çözüp uygulamaya geçirmiş bu zekiliğin kelime anlamı olan şahsiyet;insanlık tarihinin belki de en tehlikeli filozofu,ilk batıni tarikatın da kurucusudur.

    başlarken

    öncelikle batıni düşüncenin islam öncesi dönemine ait ayrıntılarına kısa bir göz atmak gerekirse;

    agnostik:dogmatikliğe şüpheyle ve sorularla yaklaşan kişi..allah’ın varlığı/yokluğu ile ilgili değil de o’nun varlığının bilinebilirliği ile ilgili olumsuz görüş bildiren kişi.allah’ın varlığına akıl yoluyla ulaşılamayacağına, bu nedenle "tanrı var mıdır" sorusunun mantıksız değil, sorulması ve cevaplanması mümkün bir soru olmadığına inanan kişi.

    inisiyasyon:ezoterik bir öğreti alan muridin bir sonraki dereceye geçmesi için zorlu aşamalardan oluşan yol,sınanma.varlığın bir alt kademesinden bir üst kademesine geçişi ruhsal olarak gerçekleştirmeye yönelen süreç.

    ezoterizm:ezoterik'in türkçe karşılığı "içrek",osmanlıca karşılığı "batıni" dir.genel de sanıldığı gibi bir azınlık tarafından korunan bilgi anlamına değil de, insanın içsel realitelerine yönelik bilgi kütlesi anlamına gelir ve burada dışsal realiteye yönelik bilgi arasında bir sınır çizilir. ezoterik'in karşıtı olan "egzoterik" ise,türkçe'de "dışrak" osmanlıca'da "zahiri" anlamına gelir.belli sayıda muride anlatılan,az ve öz insanin bilmesi gereken öğretiler demektir.batiniliktir yani, iç yüz,herkese açıklanmayan,herkese öğretilmeyen, gizli bir yerde, gizli bir şekilde gerçekleşen öğretim sekline denir.egzoterizm ise, dıştaki görünen, herkesin bildiği ve gördüğüdür.ezoterizm çalışması yapmadan önce,gerçekleri özümsemek,egzoterizmi öğrenmiş olmak ve sonrada ezoterizmi çözmeye çalışmak gerekir.ezoterizm tek bir kaynağa dayanan tek bir bütün bilgidir.tüm bilgilerin kaynağını içerir.ona vakıf olmak belli bir bilinçlilik,farkındalık ve inisiyasyon gerektirir.

    hermes ve hermetisizm:ilk olarak eski mısır dilinde kamil insan anlamında kullanılan bir kelimedir.aynı kelimenin ibraniceye yine kamil insan anlamında "hiram", türkçeye ise "ermiş" olarak geçtiği düşünülmektedir.roma mitolojisinde mercurius(merkür) un yunan mitolojisindeki adıdır.sümerlerde ningşzidda, eski mısır’da ise toth ismi ile bilinen hermes, insanlığın ve insanlık tarihinin en fazla etkilendiği insan olarak bilinir. bilinen adı ”trismegistus hermes” (üç kez yüce hermes-demek olur) eski yunancadır.kutsal kitaplarda adı geçen idris peygamber ile hermes'in aynı kişi olduğu düşünülmektedir.klasik(yunan) mitolojide;tanrıların habercisi olan hermes onların bir nevi postası,olympos apartmanının kapıcısıdır.babası zeus annesi ise yağmur perilerinden biri ve titanlar soyundan atlas ile pleionenin kızı maia'dir. kanatlı sandalları olan hermes arkadhia'da dünyaya gelir.gezginler ile hırsızların,ticaretin,rüzgarın ve ilimin tanrısıdır.şefkat uyandırır,kalbini çalar insanın.bu yüzden,en çok işe yarayan tanrıdır.truva savaşına yaptığı bir çok müdahale vardır.yolları ve üzerinde seyahat edenleri korur,ruhlara ölümden sonrası için rehberlik yapar,yeraltı dünyasına ölüleri o götürür.ayaklarında kanatlar bulunan ve elinde yılanlı bir sopa tutan, miğferli bir delikanlı olarak temsil edilmiştir.çok dolaştığından,yolcuların koruyucusu olarak tanınır.dört yol ağızlarında dört başlı heykelleri dikilmiştir.hermes ayni zamanda en büyük büyücü ve falcıdır.el falında da küçük parmak onu temsil eder.kayıp nesnelerin nerede bulunduklarını haberini verir.
    elindeki sopasıyla insanları uyutur,uyandırır.liri,kavalı,notaları,astronomiyi,ölçü birimlerini ve sporu icat etmiştir.eski mısır ezoterik kaynaklarında "terzi" olduğundan bahsedilir.ilk elbiseyi onun diktiği söylenir.bu terzilik mesleğinin ona atfedilmesinin,terzilerin mazura,cetvel,pergel,makas gibi geometrik hesaplarda kullanılan aletleri kullanıyor oluşundan ötürü olduğu düşünülmektedir.matematik,astronomi,tıp,mimari konularında insanlara ilk bilgileri hermes aktarmıştır.eski mısır uygarlığı topyekun hermesin öğretileri üzerine kurulmuştur.hermetisizme ismini vermesi ve bilgeliğiyle,ezoterik kurumlar içinde özellikle masonlukta mühim yer kaplar.hermetisizm,mısır öğretilerine dayanan,daha sonraları yeni platoncuları ve rönesans dönemi bilgelerini etkilemiş olan,tüm gizem olgularını zaman ve mekan sınırlamasını kabul etmeyerek ele alan yaşam tarzı ve felsefedir.hz.idris’in tufan öncesi çağlarda insanoğluna verdiği öğretilerin hermetisizm olduğu rivayet edilir.hz. idris,birçok ırk ve kavimin soy kaynağı olan ademoğulları soyundandı.tufan'dan sonra onun öğretisinin fragmanları dünyanın her yanına dağılmıştı.bu tema sadece sami dinlerin kutsal kitap ve efsanelerinde işlenmiş değil,bütün eski uygarlıkların yazma ve mitoslarında bulunmaktadır.

    osiris rahipliğinden geçiş

    islam tarihinde 'büyük kırılma'nın yaşandığı devirdeki durumuna baktığımız zaman,yani hilafet kavgası,hz. ali ve oğullarının uğradığı saldırılarla bildiğimiz döneme;hz. ömer'in hilafeti sırasında islam orduları tarafından fethedildiğinde mısır'da çok dinli bir hayat olduğunu biliyoruz.hıristiyanlar ve yahudiler güçlüydüler,ama çoğunluk pagan inancı benimsemişti.müslümanlar putperest kâfirliğin kaynağı gördükleri mısır’ın osiris mabedi'ni yerle bir ettikleri gibi iskenderiye felsefe okulu'nun kaynaklarının toplandığı iskenderiye kütüphanesi'ni de yaktılar.osiris rahiplerinin baskı altında kendi inançlarını koruma şansları yoktu.müslümanlığı kabullendiler ve kudüs'e göçtüler.bu rahipler görünüşte inançlı müslümanlardı.ama içlerindeki öfke dolayısıyla halife ömer'e muhalefet eden hz. ali taraftarlarından yana tavır almakta gecikmediler.bir yandan da allah'a tapınma yerine 'tanrı-kâinat-insan' üçlemesine ibadete dayanan tasavvufi bir hareketi başlattılar.sünni müslümanlara göre bu düşünce 'sapıklık'tı,ama ellerinden bir şey gelmedi. zira karşı çıktıkları insanlar,peygamber'in damadı hz. ali'nin safındaydılar.bu inanış arapların 'kılıç zoruyla' müslümanlaştırdığı halklar arasında hızla yayıldı.eski osiris rahibi olan yeni müslüman ulema “kur'an'da allah'ın sıfatlarından biri alim'dir.dolayısıyla allah'a en yakın kişiler alimlerdir” diyerek kendilerine kalkan bulduktan sonra özellikle baskıcı emevi siyasetinden yaka silken insanların tepkisini yönlendirerek imam cafer sadık'ın oğlu ismail'in imamlığında karamiler cemaatini oluşturdular.ismailiye bu cemaate verilen ad oldu.bu topluluk kendileri aynı zamanda hz.muhammed'in (s.a.v.) okuryazarlığı ve matematiğe merakıyla ünlenen kızı,hz.ali'nin eşi hz.fatma'yla özdeşleştirerek 'fatımi' sanını kullanır oldu.

    giriş

    kimilerine göre hasan sabbah’ın sanıldığı gibi dinlerle ya da mezheplerle bir alıp veremediği yoktur,ateist de değildir.onun inanmadığı tanrı değil,tanrının yarattığı bizlerizdir.ona göre,insanlar kendilerine anlatılan masalların ardından,doğru ya da yanlış olduklarını önemsemeden koşmaya meraklıdır ve bu sebepten dünyanın başına büyük işler açarlar.hasan sabbah için cennet,insan nasıl olduğuna inanıyorsa öyle bir yerdir.inandıkları,kendilerine sabbah tarafından vaad edilen cennet anahtarı masalının ardından kendi istekleriyle gitme meraklısı oldukları için,onca insanı kan donduran bir soğukkanlılıkla ölüme iter.
    hz. muhammed’in (s.a.v.) ebedi hayat ve cennet vaadi;beraberinde müthiş bir ordu kurmasından yola çıkarak, "ben bir adım ileri gitmeliyim" diyen bir tarikat lideri ya da terörist ya da devlet adamı ya da filozoftur.yıllarca "bir adım ileri gitmek" için çalışmış,dahiyane bir planla,cenneti vaad etmektense cennete götürmek fikrini hayata geçirmiştir.bu sayede gözü pek,ölümden korkmayan,çünkü ölünce hasan sabbah'ın izniyle kısa süreliğine gittiği cennete ebediyyen gideceğine inanan ölümcül bir ordu kurmuştur.bazı kaynaklara göre ne yazık ki,o meşhur ordunun gittim sandıkları cennet alamut kalesi’nin hiç görünmeyen,bilinmeyen arka tarafında kurulan sahte bir cennettir.hasan sabbah ve haşhaşileri,düşmanın gözünde, din ve topluma karşı suç işleyen, kanlı entrikalar güden güdümlü fanatiklerdi.ancak ismaililer'in göre ise,imamın düşmanlarına karşı mücadele eden seçkin birer müfrezeydiler.zalimleri cezalandırarak imanlarının en güçlü kanıtını gösteriyor ve böylece ebedi mutluluğu kazanıyorlardı.
    essasiyun tarikatının katı organizasyonu ve elinin her yere uzanması insanlar arasında korku ve saygı uyandırmıştır.hasan sabbah’a ve mezhebine karşı çıkan,onların küfür olduğunu söyleyen sünni alimleri suikastlerin sonucunda birer birer ortadan kaldırılmıştır.çıkış noktası nefret,sabbah’ın örgütlenmesi ise direkt kaos yaratma stratejisidir.öldürdükleri krallar,sultanlar,din adamları hep bu gözle seçilmişlerdir.hasan sabbah,33 yıl hüküm sürdükten sonra 1124 yılında ölünce;kimilerine göre,o bölgedeki insanlar büyük bir beladan kurtulmuştur.hasan sabbah,26 yıl içinde her tarafa musallat olmuş,istediği yerde teşkilatını kurup düşmanlarını korkuya ve haraca bağlamıştır.oysa bir başka düşünceye göre;tek bir emirle binlerce,milyonlarca sivil ve askerin ölümüne neden olan liderler bugün büyük fatihler olarak anılırken,sadece üst düzey siyasi ve askeri liderleri kendisine hedef seçen hasan sabbah’ın tarihin ilk teröristi olarak anılması enteresandır.çünkü onlara göre,kendisi tarihte o güne kadar görülmemiş bir şekilde,devletlerle çarpışmış,ama devlet ya da benzeri bir teşkilat kurmamış,toprak fethetmeye veya yayılmaya çalışmamıştır.oysa bunlara rağmen,bölgedeki bütün siyasi güçleri de ciddi anlamda zayıflatmış,bu durum bazı kesimlerin değişik düşüncelerine ise dayanak olmuştur.şöyle ki;devrinde yaşayan bu insanlar için,devletlerin kokunu kazıyamasa da işgal altında olduğunu düşünen yerel halkın en azından yüreklerinin soğumasını sağlayan eylemlerdir bunlar.daha da ilginci bu insanlara göre söz konusu coğrafyada hüküm süren devletlerin siyasi olarak zayıflaması,güç kayıpları bölgeye hatırı sayılır bir seviyede özgürlük kazandırmıştır.kimilerine göre de,bu düşünceye inanan alevilerin,ismaililer’in ve farsların kendisini dünyadan farklı görmesinin sebebi de budur aslında.bu toplumlar o tarihte bu özgürlükten faydalanmış,şimdi de buna şükran duyan toplumlardır.
    bazı şiilere göre;hasan sabbah’ın mezhebi,merkezi otoriterle örtüşmediği için hayatı birçok yönden çarpıtılmış,özellikle sünni tarihçiler tarafından kendisine iftira atılmıştır.müridlerini uyuşturucuya,cennet vaadlerine bulaştırıp kandırmamış,ahlaklı dürüst ve temiz yetiştirmiştir.diğer şii din büyükleri gibidir aslında,farksızdır onlara göre.hasan sabbah hakkında dolanan dedikoduları ise dönemin sünni yönetimleri,karalamak için ortaya atmıştır.ancak burada kendilerine sorulan,’madem hasan sabbah bilinen iddia edilen hiçbir şeyi yapmamıştır neden diğer şii din alimleri gibi sadece gerektiği kadar hatırlanmadı da bugün hala kendisini konuşuyoruz?madem diğer şii büyükleri gibiydi de neden sünni yönetimler özellikle onu bu kadar çok karaladılar ve hedef gösterdiler? ’ sorusunun tatmin edici bir cevabını bulan duyan varsa bu yazının yazarına da ulaştırmaları rica olunur.

    haşhaşilerin adı

    haşhaşi ya da haşişi davasını üstlenmiş kişilere “dai” denir,ki bu ismaililer’de büyük yararlılıklar gösteren fedailerin ulaşabilecekleri rütbedir.dailer fedaileri eğitme görevine sahiptirler.bu kelime esasında nizari ismailiyye misyonerlerine verilirdi.fedai kelimesi dai kelimesinden gelmektedir.fedakârlık kelimesi de aynı kökendendir.sadece kelimelere bakarak bile hasan sabbah'ın da seçkin savaşçılardan oluşan bir silahlı birlik (fedain) yetiştirdiği anlaşılıyor.hasan sabbah’ın suikastçilerine haşhaşin (haşhaşlılar) denmesi sonucu batı dillerinde suikastçinin karşılığı assains(hashassiyun) olmuştur."koruyucu”,”bekçi”,bir görüşe göre “gizemlerin koruyucuları” ya da "sır bekçileri" anlamına gelen bu kelime haşhaşiler’in asıl adıdır ve arapça’dan gelir.ancak kimilerine göre,düşmanları tarafından kelime benzerliğinden faydalanarak haşhaşiler,yani “haşhaş çekenler” (esrarkeşler) ismi onlara giydirilmiştir.

    evet,tam tanımı yoktur ne yazık ki ve tam olarak ne olduğunun.çünkü hakkında birbirinden çok farklı hikayeler anlatılmaktadır.terörist ya da devlet adamı,filozof ya da tarikat lideri hiç farketmez,bilinen bir gerçek vardır ki;amacı için çok keskin işleyen bir zeka ve müthiş bir dehadır kendisi.intikamın vücut bulmuş hali,tasavvufi tabirle intikamında ‘fena’ olmuş,incelenmeye değer bir karakterdir.şüphesiz ki, hırs sadece hırs olarak kalırsa insanı yer bitirir ama hasan sabbah gibi hırsa bilgi ve sabır katmak,intikamına tutkuyla bağlanmak,bunun için beynini hep diri tutmak sonuca varmaktır.hasan sabbah,alamut kalesi’ni aldıktan sonra yaklaşık 10 yıl beklemiştir harekete geçmek için ve planını 20 yıla yaymıştır.bu;hırslı,intikam duygusu olan biri için inanılmaz uzun bir süredir.nitekim kendine yakıştırdığı sıfatlardan birisi de arapça "intikam alan manasına" gelen,allah’ın sıfatlarından birisi olan “el-muntakim” dir.katı bir adamdır,rivayete göre iki oğlunu tarikat görüşlerine aykırı davranışlarından dolayı kafasını keserek öldürtmüştür.

    gelişimi

    dailerden ders alan hasan sabah 11.asırda iran'da kum kentinde dünyaya gelmiştir.devrin bütün ilimlerini öğrenmiş,kimya,sihir,gizem ve simya ile uğraşmış,kahire’de ismailiyye mezhebinin gizli sırlarını öğreten dar’ül-hikme’ye devam etmiş ve iran’daki ismailiyyeliğin ileri gelenlerinden biri olmuştur.genç yaşta felsefe,teoloji ve bilimin parlak öğrencisi olan hasan sabah daha sonra zekâsını orta doğuda dehşet saçan,eşi benzeri olmayan bir tarikatı kurmak için kullanmıştır.zamanın önde gelen okullarında okuma şansı bulmuştur.bazı iddialara göre;geniş bir coğrafyaya hükmetmiş büyük bir imparatorluğun en şaşalı zamanlarının,alparslan’ın vezirlerinden ve melikşah’ın başveziri nizam’ül-mülk;zamanının en ünlü şairi,bilim,şarap ve felsefe adamı ömer hayyam ve dünya tarihinin tanımış olduğu en zeki teröristlerinden biri hasan sabbah bir zamanlar birlikte aynı dönemlerde öğrencidirler,aynı okulda aynı hocadan ders almışlardır ve kim hayatta en çabuk yükselirse diğerlerine yardım edecektir.bunların beraber öğrenci olduğu,ortadoğu asıllı fransız yazar freidoune sahebjam'in “dağın şeyhi hasan sabbah” adlı tarihi romanında da anlatılmaktadır.
    ancak bu efsanenin doğruluğuna dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır.çünkü nizam’ül-mülk ile hasan sabbah arasında kimilerine göre yaklaşık 40 yıllık yaş farkı vardır.ancak kimi tarihi kayıtlara bakıldığında bunun on altı yaş olması gerekir,çünkü nizam’ül-mülk 1018,hasan sabbah 1034 doğumludur.bazı yerlerde ise doğum tarihi 1054 olarak yazmaktadır.yani hasan sabbah’ın kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte kesin olan bir şey vardır,o da bu üçünün yollarının bir yerde kesin olarak kesiştiğidir.1124’te öldüğü konusunda ise herkes nerdeyse hemfikirdir!ölüm tarihi konusunda tüm insanların ortak fikir belirtmesi de oldukça manidardır.nefretinin başlattığı olayların insanlarda bıraktığı tesir o kadar derindir ki hayatının bittiği zamanı bütün tarihi kaynaklar elbirliği ile not etmiştir.

    ailesiyle birlikte rey şehrine gittiğinde burada şii inancının önderleriyle temas etmiş ve şiiliği benimsemiştir.dini çalışmalarını geliştirmek için resmi mezhebi ismaililik olan fatimiler'in hakim olduğu kahire'ye gitmiştir.iran'a döndüğünde selçuklu sarayında yüksek bir memuriyetle işe başlayacaktır.bu dönemde ünlü başvezir nizam’ül-mülk'ün emrinde çalışmaya başlamıştır.

    “dağın şeyhi hasan sabbah” kitabına göre;nizam’ül-mülk 40,ömer hayyam 28, hasan sabbah 20 yaşlarındayken;ömer hayyam,sabbah’ı başkente çağırır.nizam’ül-mülk ve hasan sabbah birbirlerinden okul zamanındayken de hoşlanmazlar.hasan sabbah’a göre nizam’ül-mülk hırsızın tekidir ve türklerin(sünni) kuklası olmuş yüzkarası bir iranlı şiidir.
    hasan sabbah,ömer hayyam’ın da yardımıyla saraya girer ve bir süre sonra kimsenin beklemediği kadar yükselir.o dönem padişahı melikşah’tan devlet bütçesini,yapılan harcamaları araştırmak için izin alır.herkesin aylarca sürer dediği araştırmayı 40 günde yapacağını vaat eder ve yapar da.tabii o zaman da sarayı soyan başvezir nizam’ül-mülk hasan sabbah’ın bunu ortaya çıkarmasını engellemek için evrakları çalar.hasan sabbah sultanın huzuruna çıkar,tam açıklamayı yapacakken evrakların büyük kısmının çalındığını fark eder.durumu sultana anlatır,ama nizam’ül-mülk sultana sabbah‘ın bir şarlatan olduğunu ve onu küçük düşürdüğünü söyler.sultan hasan sabbah’ın başının vurulmasını emreder.sabbah kalabalığı yararak pencereden kaçar ve intikamını haykırır.hasan sabbah yıllarca sürecek bir yolculuğa çıkar.zerdüşt dergahlarında ağırlanır.mısır’a gider,orada haşhaşın büyüsünü öğrenir.mısır’ı da karıştırmak üzereyken kendini suriye’de bulur.etrafına yüzlerce ismailiyyeliyi topladıktan sonra,sıra kale bulmaya gelir.bu kale alamut’tur.
    bu hikaye amin maalouf'un semerkant'ında biraz daha farklıdır.hasan sabbah sonraları melikşah ile nizam’ül-mülk'ün arasını açmış ve melikşah'ın cimriliğini kullanarak paraların nereye gittiği fikrini kafasına sokmuştur.sonra da melikşah devlet giderlerinin nereye gittiği konusunda sabbah'a tam yetki vermiştir.mühlet 40 gündür.40 gün sonra hasan sabbah araştırmalarının sonucunu göstermek için saraya gelmiş fakat gösterememiştir.çünkü nizam’ül-mülk,sabbah'ın yardımcısını satın almış ve önemli belgeleri alıp sayfaların yerlerini de değiştirtmiştir.melikşah’ın müneccimi ömer hayyam'ın araya girmesiyle(sabbah'ı nizam’ül-mülk'le tanıştıran da kitaba göre zaten odur),cezası idamdan sürgüne çevrilmiştir.7 yıl boyunca ortalıklarda gözükmeyen sabbah kendine müridler toplamaya başlamıştır.semerkand'dakileri de böylece etkisine alır.semerkand hükümdarını da etkisi altına alan sabbah devleti ele geçirmeyi başarmıştır.fakat nizam’ül-mülk bir numara çevirmeyi başarmış sonra da semerkand'ı ele geçirmiştir.sabbah kaçmayı başarmıştır.sonra da bu yöntemin bir işe yaramayacağını anlamış ve haşhaşiyun adlı tarikatı kurmuştur.
    bundan sonra kesin olarak bilenen ise hasan sabbah'ın yoğun dini çalışmalarından sonra örgütlenmeye başladığı ve alamut kalesini ele geçirip burada üslenmesidir.

    inanç ve sabbah’ın pişmesi

    ismailiyyeliğin yedi basamağı şöyleydi:
    1.mümin(islamiyetin şeriat kurallarının öğretildiği kademe)
    2.mükellef(islam dışındaki dinlerin de öğretiye katıldığı,tüm dünlerin aslında aynı hedefe yöneldiğinin anlatıldığı kademe)
    3.dai(sır saklama ve ketumiyetin öğretilip sınamanın yapıldığı mertebe)
    4.dai-i ekber (baba diye de anılan bu kademedekilere tarikatın gerçek sırlarının verilmeye başladığı düşünülebilir)
    5.zu massa(“yudum emenler” manasına gelen bu kademede tarikat sırrının özeti olan tüm dinlerin gerçeğe ulaşmakta yetersiz olduğu bilgisi verilirdi)
    6.hüccet(bir ismailiyyelinin ulaşabileceği en yüksek kademe buydu ve bu kademeye gelen kişi dini bütün yükümlülüklerden kurtulmuş sayılırdı)
    7.şeyh el cebel (bu kademe tanrısal özelliklerin kazanıldığı son noktaydı)

    bugün ise lübnan’da dürziler adıyla varlığını sürdüren haşhaşiler,”ateş-i heft mecmer” adını verdikleri kurallara bağlıdırlar.”yedi buhurdanlık ateşi” anlamına gelen bu tamlama aşağıdaki açıklamalı 7 esası temsil etmektedir.

    a)teferrüs:dâî, gizliliğe uyma hususunda,sağlam ve zâhirî şeyleri batınî anlama gelecek şekilde yorumlayabilmelidir.aldatabileceği ve aldatamayacağı kimseleri tanımalıdır.her insana durumuna göre konuşmalıdır.ibadete meyilli kişiyi mezhebine çağırmak istiyorsa,onu ibadete sevkeder.sonra ona ibadet ve farzların sebeplerini sorar,böylece onu şüpheye düşürür.
    b)te'nis:teferrüse yakın olan bu hileli yol;insanın kendi mezhebiyle ilgili olarak benimsediği şeyleri gözünde süslemek,sonra da ona benimsediği şeylerin yorumunu sorarak onu inançları hakkında şüpheye düşürmektir.
    c)rabt:davet olunacak şahsı,şeriatın esaslarını tevil isteği(bir sözü veya davranışı görünür anlamından başka bir anlamda kabul etme) hususunda merakta bırakmaktır.
    d)tedlis:şeriatın zâhirî hükümlerinin (namaz,oruç,hacc,hadler..) kullara azap vermekten başka bir şey olmadığını söyleyerek,etrafındakileri batınî (gizli) manaları kabule müsait hale getirmek.bu hususta "inananlarla iki yüzlüler arasına,kapısının içinde rahmet ve dışında azab olan bir sur çekilir" (hadid, 57/13) âyetini ileri sürerler.
    e)teşkik:davet edilen şahsı,"neden insanın iki kulağı,bir dili var?tatlı su balığı ile deniz balığını ayıran özellik nedir?neden sabah namazı iki rekat,öğle dört,akşam üç rekattır?sûre başlarındaki hece harflerinin manaları nelerdir?..." gibi sorularla şüpheye düşürmek.
    f)hal:mezhebe çağrılan kişiyi şeriatın zâhirî hükümlerinden tamamen çıkarmak.
    g)sulh:islâm'dan tamamen uzaklaştırmak.haramların helâlleştirilmesi.

    bu 7 temel esas bir imamın tayin edeceği dai'nin dikkat etmesi gereken hususlardır.

    ismailiye inancına göre 6. dereceye yükselmiş kişiler ölümleri halinde ebedi ışık olan allah'la bütünleşebiliyorlar, ama daha alt derecelerdeki müritler bu dereceye yükselene kadar birkaç defa daha bedenlenerek dünyaya gelmek zorunda kalıyor.dolayısıyla daha iyi bir hayat için canından vazgeçmek bir ismailiye fedaisi için ancak özenilecek bir şey.bu inanca akıl erdirilemediği için sünni müslümanlar insanın ölüme gitmesi için ancak aklını başından alan bir uyuşturucu kullanmış olması gerektiği düşüncesiyle cemaat mensuplarının eylemden önce haşhaş içtiğine hükmettiler.oysa ismailiyye öğretisinde ruhun gövdede bulunduğu süre içinde yapılanlardan sorumlu olduğunu,bedenden kurtulmakla günahtan kurtuluş sağlandığı düşüncesi işlenmekteydi.
    ismailiyyelik diye de bilinen bu şii mezhebi,adını altıncı imam caferi sadık’ın oğlu ismail’den almıştır.imam ali,imam hasan,imam hüseyin,imam zeynel abidin,imam muhammed bakır ve imam caferi sadık’tan sonra gelen yedinci imam konusunda ise anlaşmazlık çıktı.alevilerin büyük çoğunluğu yedinci imam olarak musa kazım’ı tanıdı.bir kısım alevi ise yedinci imam olarak ismail’i tanıdı.
    ismaillilik daha çok fatımiler vasıtasıyla kuzey afrika’da gelişim buldu.diğer aleviler kadar olmasa da daha bir çok coğrafyada taraftar buldular.ismailiyye’nin diğer alevi mezheplerinden farkları,talidir(önemli değildir).öz aynıdır.yine coğrafyanın belli etkileri ve imamlık seçimi konusunda anlaşmazlık olmasına rağmen bir çok noktada birliktelik vardır.ismailiyye tarikatının inancına göre 12 imamdan yedincisi olan cafer öldükten sonra oğlu ismail'i imam tayin etmiştir.ancak ismail babasından önce ölmüştür.ismailiyye tarikatı ise ismail'in ölmediğini ve gizlenmek için ortadan kaybolduğunu,zamanı gelince geri döneceğini savunur.bunun haricinde hasan sabbah'ın bağlı bulunduğu nizari kolu ise 18.imam mustansır'dan sonra ise mustali değil nizari'nin gelmesi gerektiğini savunur.
    hasan sabbah,17 yaşına kadar oniki imam’cı şii eğitimi almış,17 yaşından sonra ismailiyyeliği benimsemiş ve bölgenin ismaili önderlerinden eğitim görmüştür.hasan sabbah buradaki eğitimini tamamlayınca,ismaillilerin merkezi olan fatımi devleti’nin başkentine uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra 1078’de vardı.mısır’a fatımî halifesine biat etmek için gitti.hasan sabbah üç yıl mısır’da kaldı.kahire ve iskenderiye’de dönemin ünlü bilginlerinden dersler aldı.hasan sabbah,1081 yılında isfahan’a döndüğünde bütün iran’ı dolaştı.yetkinleşmiş bir şekilde mücadeleye başladı.hasan sabbah,yaklaşık 9 yıl çeşitli kentleri gezerek,ismailiyyeliği yaymaya çalıştı.

    yeni davet (ed-da'vetül- cedide) ve hasan sabbah’ın ortaya çıkması

    ismailiyyeliğin mısır’da sönmeye başladığı bir sırada,hasan sabbah,iran'da ona yeni bir dinamizm kazandırmıştı.1094’te fatımî halifesi el-mustansır' ın ölümü,ismaililer arasında ciddi bir bölünmeye neden oldu.halife hayatta iken büyük oğlu nizar'ı veliaht tayın etmesine rağmen,devletin ileri gelenleri mustansır'ın oğlu el-mustali'ye biat etmişti.hasan sabbah da, mustali'yi tanımayıp nizar adına propaganda yapanlardan biriydi.
    böylece ismailîler ikiye bölünmüş oldu; batı ismailîler'i,yani mısır, kuzey afrika ve suriye tarafındakiler mustali'yi,iran tarafındakiler ise nizar'ı halife olarak tanıdılar. ismailîler'in hasan sabbah'la başlayan yeni propagandaları da "yeni davet" (ed-da'vetü'i- cedide) adıyla tanındı.
    alamut'a yerleşen hasan sabbah,mesajını bu eski ismaililer'e ulaştırmak için adamlarını suriye'ye göndermişti. amacı,kurulu siyasi ve sosyal düzeni çökertmek ve halkı kendi inançlarına çevirmekti.bu inançlara karşı çıkan abbasiler ve onların koruyucuları durumundaki selçuklular'ı hiç sevmiyorlardı.
    hasan sabbah, ile birlikte yeni bir ünvan da ortaya çıktı:şeyhü’l-cebel.dağların kartalı anlamına gelen bu ünvan,hasan sabbah ve ondan sonra gelenlere verilen ünvan oldu.hasan sabbah’ın adı söylenmiyor,ona şeyhü’l-cebel deniyordu.
    hasan sabbah,ismailiyye tarikatını kendine göre yeniden düzenledi ve müritlerini üç sınıfa ayırdı:dailer,refikler ve fedailer.bunların hepsine büyük dailer hükmediyordu,onlar hasan sabbah’ın vezirleriydi.dailer mezhebe girecekleri kabul ederlerdi.fedailer hasan sabbah’ın ve büyük dailer’in verdikleri emirleri eksiksiz uygulayan katiller ordusuydu.

    karmati devleti

    açıkladıkları hedef gerçek akıl devletini, kardeşliğe ve eşitliğe dayanan cumhuriyeti kurmaktı.760'ta imam ismail'in ölümünden sonra 7 dereceli inisiyasyona göre gizli bir örgüt haline geldi ismailiye. ilk ismailiye devleti 874'te hamat karmat tarafından iran körfezi'nde kuruldu.1,5 asır süren bu siyasi yapı bugünkü terminolojiyi kullanarak söyleyecek olursak 'laikti' ve karmatiler adı verilen bir meclis tarafından yönetiliyordu.
    929'da mekke'yi işgal ettiler ve kâbe'nin duvarına gömülü 'hacerül esved'i söküp başkentleri lasha'ya götürdüler. bağdat'ta halife onların kuklasıydı. abbasi hilafeti cuma günleri adlarına hutbe okuması dahil birçok teokratik ayrıcalığından vazgeçti. karmatiler,namaz, oruç hac gibi ibadetleri kaldırdıklarını açıklıyor,ama halife ağzını açıp bir şey söyleyemiyor,hacer-ül esved'in yerine konulmasını sağlamış olmayı başarı sayıyordu.909'da mısır'da da bu inancın uzantısı olarak fatımi devleti kuruldu.fatımiler mısır'da pramitleri yapan ustalara izafeten 'izciler' manasında fütüvve teşkilatını kurdular.bu organizasyon,sanatkâr kişileri çatısı adlında toplamanın ötesinde askeri güçtü.ismailiye'de ketumiyet yani sır saklamak esastı.yemin,işkence altında dahi bozulamazdı.imam tanrının yer yüzündeki yansımasıydı ve şeyh-el cebel (tabiatın şeyhi)'di.her şey 7'li bir sisteme göre şekillendirilmişti.gökler 7 kat, dini yükseliş kademelenmesi 7 kattı.ama sıradan ismailiye mensupları ancak 6. seviyeye kadar yükselebilirlerdi.
    ancak selçuklu devletinin ortaya çıkmasıyla ismailiye'nin haşmetli günleri sona erdi.varlığını 1090 senesinde kahire'de el ezher'de aldığı eğitimin ardından iran'a dönen hasan sabbah liderliğinde hazar denizi'nin güneyine yakın alamut kalesi'ne sığınarak korudu.sabbah'ın 'bekçileri' yeniden doğuşa,bedenden bir an önce kurtulmak gerektiğine inanan,sınırsız itaat anlayışıyla yetiştirilmiş kimselerdi.bundan dolayı hasan sabbah, alamut'a gelen selçuklu sultanı melikşah'ın elçisinin durumu kavraması için iki müridine uçuruma atlama emri verdiğinde adamlar tereddüt etmeden kendilerini boşluğa bıraktılar.buna rağmen melikşah kentlerde oturan ne kadar ismailiye taraftarı varsa öldürttü.selçuklu yönetimi hasan sabbah'ı ve örgütünü yasadışı ilan etti ve sabbah'ın şehirlerdeki yandaşlarını temizledi.sabbah'ın en önde gelen düşmanı ünlü vezir nizam’ül-mülk komutasında bir selçuklu ordusu alamut kalesini kuşattıysa da, nizam’ül-mülk'ün bir fedai tarafından öldürülmesi,bu arada da sultan melikşah'ın ölmesi nedeniyle kuşatma kaldırıldı.
    bu karışıklığı iyi değerlendiren sabbah, ismaililiği tüm iran'da,suriye'de ve başta horasan olmak üzere tüm türk ellerinde yaydı. nizamülmülk'ten sonra gelen kaşani de ismaililere aman vermedi ismaillilik,1124'de hasan sabbah ölene kadar gücünün doruklarında varlığını sürdürdü.sabbah'ın ölümünü fırsat bilen vezir kaşani,nerede görülürse görülsün tüm batıni inançlıların öldürülmelerini emretti.binlerce ismailli kılıçtan geçirildi.ancak ismaillilerin intikamı da büyük oldu ve başta vezir kaşani olmak üzere yüzlerce sünni lider,fedailer tarafından öldürüldü.fedailerin,tam yok oldukları zannedildiği sırada gerçekleştirdikleri bu eylemler yüzünden selçuklu sultanı sencer,ismailliler ile barış istemek zorunda kaldı.böylece batınililik bir mezhep olarak resmen tanındı ve moğolların alamut'u almalarına kadar da etkin bir güç olarak varlığını sürdürdü.

    kale

    hasan sabbah,sürekli gezilere çıkıyor,hiç durmadan yer değiştiriyordu.amacı,sa¬dece taraftar kazanmak değildi;misilleme görmeksizin sel¬çuklular'la mücadele edebileceği bir yer arıyordu.sonunda,elburz dağları'nın tam ortasında,dev gibi bir kayanın zirvesinde,1800 metreden fazla bir yüksekliğe kurulmuş alamut kalesi'ni bilinçli olarak seçti. sabbah'ın alamut'u ele geçirişinden de semerkant'ta da bahsedilir.romanda bunun ismaililerin kaynaklarında yazdığı belirtilir.sabbah önce alamut'ta ismailiyyeliği yayar.sonra da kaleye gelir ve kaleyi teslim etmesini söyler.kaledekilerin çoğunun da ismaili olduğunu söyler.komutan da kaleyi üç bin dinara aldığını söyler.hasan sabbah ise bir kağıda bir şeyler yazar ve söylediği şehre gitmesini söyler.gider ve parasını noksansız alır.
    bir başka rivayete göre ise kaleyi ele geçirme niyeti anlaşılan hasan sabbah kaleden kovulmuştur.hasan sabbah alamut’u alırken askersizdir,yalnızdır bu yüzden.1090 yılında gizlice sızdığı alamut kalesi’ni ele geçirir.alamut kalesinin kumandanına bir dananın derisinin çevreleyeceği yer kadar toprak karşılığında 2000 altın vaad etmiştir.kumandan teklifi oldukça makul bulup kabul etmiştir.bunun üzerine hasan sabbah dananın derisini cm cm kesip kalenin dar geçişini kapamış,kale benimdir demiştir.alamut’un stratejik özelliği kalenin arkasında su sıkıntısı çekilmesini engelleyecek bir nehir ve tıpkı ateş kapıları gibi tek girişinin daracık bir yol olmasıdır.haliyle düşmanın sayısı önemsizdir.mantıklı düşünüldüğünde elbette hiçbir kumandan kaleyi bu şartlarda teslim edemez.bunu açıklamaya kafi olan tek şey,kaynaklara göre kumandanın da ismaili olduğudur.bu,kalenin melikşah tarafından ele geçirilmesini önlemek için yapılan göstermelik bir plândır.
    alamut kalesinin hasan sabbah tarafından ele geçirildiğini öğrenen nizam’ül-mülk,melikşah zamanında sabbah’ın üzerine yürüdü.dört ay boyunca alamut’u kuşatmasına rağmen sonuç alamadı.birbirlerini tanıyan hasan sabbah, nizam’ül-mülk’e bu işten vazgeçmesini, yoksa kendisinin öldürüleceğini haber saldı ama nizamü’l-mülk kuşatmadan vazgeçmedi.bir gün hasan sabbah’ın fedailerinden ebu tahir,nizam’ül-mülk’ü bir suikastle öldürdü.kimilerine göre fedailer ilk suikastlerini nizam’ül-mülk’ü öldürerek,cinayetler serisine başladılar (bazı rivayetlere göre ise ilk suikastleri alp arslan’a olmuştur).”dağın şeyhi hasan sabbah” romanında anlatıldığı üzere,nizam’ül-mülk’ü çadırında öldürterek tarihin kayda geçen ilk siyasi ‘cinayete azmettirici’sidir hasan sabbah.
    vezirleri ölen selçuklu askerleri kuşatmadan vazgeçmek zorunda kaldılar.bu dönemde selçuklu devleti’nde taht kavgası vardı.bu durumu en iyi şekilde değerlendiren hasan sabbah,örgütlenme alanını günden güne genişletti.örgütlenme ağı o kadar derindi ki,selçuklu devleti’nin üst düzey memurları dahi ismaili olmuştu.ancak sabbah’ın essasiyun’u kendisinden sonra hiç bir donemde hristiyanların tapınak şövalyeleri vs. benzeri örgütlenmeleri gibi bir yapıya bürünememiştir.

    melikşah’ın ölümünden sonra tahta geçen sultan sungur,ismaililer’in üzerine ordusunu saldırıya hazırlarken,bir sabah yatağının başucuna saplanmış bir hançer gördü.birkaç gün sonra bir adam hasan sabbah’tan mesaj getirdi:”o hançeri senin yatağının başucuna saplayan göğsüne de saplayabilir.bizimle uğraşmaktan vazgeç.”
    hasan sabbah’ın yetiştirip saraylara sattığı güzel kadınlardan biriydi sungur’un yatağına hançeri saplayan.hasan sabbah’ın güzel kadınları,saraylarda cariyelik yaparken şeyhü’l-cebel olan şeyhlerine de hizmet ediyorlar ve emirlerini uyguluyorlardı.sultan sungur,hasan sabbah ile baş edemeyeceğini anlayınca onlarla uğraşmaktan vazgeçti.
    özetle,m.s.874'ten başlayarak 1256'ya kadar ismaililer son derece etkin olmuşlardı.ismailiyye o denli güç sahibiydi ki 1164'te ismailiye imamı 2. hasan ramazan ayının ortasında 'ramazan münasebetiyle şeriatı kaldırdığını' açıkladı.oruç tutmanın yanısıra, namaz kılma ve diğer ibadet zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu.oğlu, imam 2. muhammed de onun sistemini devam ettirdi.islam dininin öngördüğü zorunlu ibadetlere ancak,selçuklu yönetiminin,bağdat hilafeti üzerindeki ismailiyye baskısını kaldırması ile geçilebildi.

    templiyer'ler ve sabbah

    templiyerlerin yani tapınak şövalyeleri’nin haşişilerden ne derece etkilendiği bilinmemekle birlikte,bir etki olduğu yollarının kesiştiği kesin olarak biliniyor.
    templiyer şövalyeleri 1118 yılında "isa'nın fakir askerleri" adı altında,san bernardo di chiaravalle adlı bir piskopos ve onun yeğeni şövalye hugs de payens tarafından kuruldu.de payens ve farklı ülkelerden seçilen sekiz şövalye daha,kutsal toprakları kafirlerden korumak ve muhtaç kimselere yardım etmek amacıyla 1119 yılında kudüs'e gittiler.
    kudüs hristiyanlar tarafından,fatımilerin elinden alınmıştı.ancak fatımiler bunu büyük bir kayıp olarak görmediler.aksine, müslümanlığın,en az katoliklik kadar tutucu kesimi olan sünnilerle savaştıkları için,hıristiyanlarla ittifaka girdiler.kudüs'ü geri alabilmek için haçlılarla savaşanlar sünniler'di çünkü,kudüs onlar için de kutsal bir şehirdi.fatımilerin günümüzdeki ardılları olan dürziler,mezhebe ait ritüellerde haçlılarla batıniler arasındaki dayanışmanın örneklerini göstermektedir.bu mezhebin bünyesindeki hristiyan kökenli bazı inanışların altında da söz konusu işbirliği yatmaktadır.selahattin eyyubi'nin 1171 yılında fatımi devletine son vermesi,sünni iktidarla sürekli mücadele içinde olan ismailliler ile haçlıların dayanışmasını daha da artırdı.ismaililer'in en radikal kolu olan hasan sabbah fedaileri ile haçlıların önde gelenleri şövalyeler arasında zaman içinde özel bir bağ oluştu.kudüs'e gelmelerinden sonra,kral baudouin ii tarafından süleyman mabedini korumakla görevlendirilen ve mabedin yerinde m.s. 540'da bizans imparatoru justinianus tarafından inşa edilmiş bulunan kilisede kendilerine yer verilen "isâ nın fakir askerleri", yeni görevleri nedeniyle isimlerini değiştirdiler ve "knights templar" (tapınak şövalyeleri) adını aldılar.bir süre sonra bu şövalyelere ve örgütlerine kısaca "templiyerler" denilmeye başlandı.
    şövalye de payens ve beraberindekiler kudüs'e geldikten kısa bir süre sonra ismailliler ile karşılaştılar.ismailiye taraftarları 1119 yılında haçlı seferi sırasında kudüs muhafızı olarak papalık ordusuna katılan ve süleyman mabedini koruma görevleri dolayısıyla 'knights templar' sıfatını taşıyan şövalyelerle temasa geçtiler.kendilerinin de sünni müslümanlara düşman olduğunu, şövalyelerin süleyman mabedi'nde görev yaparken temelde gömülü bazı batıni sırları elde etmelerinin iyi olacağını hatırlattılar.bu bilgiyi kabalacı yahudilerden doğrulayan templier şövalyelerinden bir heyet şövalye hughs de payens önderliğinde hasan sabbah'ın bilgilerinden yararlanmak için alamut'a gitti.gilde mensubu rahiplerden şövalyeler hakkında bilgi alan ve onların hristiyan camiası içindeki en etkili ve bilgili kişiler olduğunu öğrenen hasan sabbah,tapınak şövalyeleri ile görüşmeyi özellikle istedi.bu isteğin altında,templiyerler'in eski bir batıni doktrin mabedini koruma görevini üstlenmeleri ve mabet içinde bazı kaybolmuş sırları açığa çıkarmak için yaptıkları araştırmaların da etkisi vardı.bazı araştırmacılar,de payens'in amcası olan piskopos chiaravalle'nin avrupa'da yaşayan kabbalacılardan,mabedin temellerinde gömülü olan bazı ezoterik sırların yerlerini öğrendiğini ve tarikatı da sırf bu sırların bulunması için kurduğunu ve kudüs'e gönderdiğini öne sürmektedirler.kimi iddialara göre,aralarında kaybolan bir kutsal kelimenin yazılı olduğu taş levha da dahil olmak üzere,sırların büyük bölümü şövalyeler tarafından mabedin temelleri arasında ortaya çıkarılmıştır.
    alamut’ta ismailiye inancı konusunda ayrıntılı bilgi alan şövalyelerin katolik inancından uzaklaştıklarının işareti papalığın tarikatın mensuplarını 'kâfir müslümanlarla ilişki kurmak hatta müslümanlaşmakla suçlaması.nitekim templierler ismaili teşkilat yapısını örnek alarak kendi organizasyonlarını yeniden düzenlediler.hugs de payens ve diğer şövalyeler,davet üzerine, hasan sabbah'ı alamut kalesinde ziyaret ettiler.burada sabbah'ın kurduğu sistemi gözleriyle gören şövalyeler,örgüt ve batıni doktrin hakkında da ilk ağızdan bilgiler aldılar.kudüs'e geldikleri sırada katolik inancın en önde gelen savunucuları arasında yer alan templiyerler,hasan sabbah ve dailerini tanıdıktan,ismaili öğretisini derinlemesine inceledikten sonra,katolik inanç tarzından giderek uzaklaştılar ve akılcılığı ön plana çıkaran ezoterik doktrine bağlandılar.templiyer'lerdeki bu inanç değişikliği,kurdukları güçlü örgüt sayesinde tüm avrupa'ya yayılırken,katolik kilisesinin de giderek zayıflamasına yol açtı.ismaililerle ilişkileri templiyerler'in tüm felsefesini değiştirmişti ancak bu ilişki,örgütün sonunu getiren suçlamayı da bünyesinde barındırdı.templiyerleri yok etmek için bahane ararken papalık,tarikatı "müslümanlarla ilişki kurmak ve hatta müslümanlaşmakla" suçladı.
    templiyerler hasan sabbah'dan ezoterik öğreti ile birlikte bir şeyi daha öğrendiler;gerçek inançlarını saklamayı ve iyi birer hristiyan gibi görünmeye devam etmeyi o kadar ki,1128 yılında papa honarius,gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle tarikatın şubelerinin tüm hıristiyan dünyasında açılmasına izin verdi.yine papa,1139 yılında da templiyerler'in herhangi bir dünyevi ve dini otoriteye tabi olamayacağını ve sadece papanın kendisine karşı sorumlu olduklarını açıkladı.bu izin ile templiyerler'in üzerinden her türlü şüphe ve dini baskı kalkmış oldu.
    şövalyeler, hıristiyan görünme zorunluluğu ile ezoterik inançlarını bir arada tutabilmek için üzerine yemin etmek üzere,ezoterik bir yapısı bulunan yohanna incili'ni seçtiler.templiyerler'in bu seçimi diğer şövalye örgütlerini de etkiledi.her türlü girişimde templiyerler'i örnek alan diğer şövalye örgütleri de aynı incil üzerine and içmeye başladılar.öyle ki,şövalyelik kurumunun bir diğer ünlü temsilcisi olan ve savaşlarda yaralananlara yaptıkları yardımlardan dolayı kendilerine "hospitalierler" denilen tapınak şövalyelerin bir diğer adı da, "saint jean şövalyeleri" idi.nitekim,isa öğretisinin ezoterik içeriğini anlatan incil,saint jean tarafından kaleme alınmıştı.
    tapınak şövalyeleri üç dereceli bir inisiyasyon sistemini benimsediler,kutsal ruhu sembolize ettiği için beyaz giyinip ellerini kirden korumak maksadıyla eldiven takmaya başladılar ve tıpkı ismailiye gibi beyaz dışında kırmızı rengi kendilerini tanımlamak için kullandılar.fark,kırmızı şeritleri göğüslerine haç şeklinde işlemeleriydi.mass" adı verilen ayinlerde,kutsal ruh'un sembolü olarak kabul ettikleri ekmeğe,kirli olabilecek elleriyle değmemek için eldiven giyen templiyerlerin önlükleri de koyun postundan yapılmıştı ve beyazdı.templiyer'lerin yalnızca önlükleri ve eldivenleri değil, tüm giysileri beyazdı.ayrıca ismailiye'den tarikat mensuplarının şifreli sözcük ve işaretlerle birbirini tanıması ilkesini de aldılar.örgütlenmelerini ismaili teşkilatı yapısını örnek alarak gerçekleştiren templiyerler,disiplin,hiyerarşi,tarikatın başkanı olan büyük üstada mutlak bağlılık ve itaat gibi gibi ismailli uygulamalarını sürdürdüler.tarikata üyeler ketumiyet yemini ederek alınırlardı ve yeminini bozanlar bunu hayatlarıyla öderdi.şövalyeler birbirlerine "kardeş" diye hitap ederlerdi.üç dereceli örgütlenme yapılarında ilk derece sahiplerine,daha yukarı dereceli üyelere hizmet etme zorunluluğu nedeniyle "serving brothers" denilirdi.ikinci derecede birer "chaplaini"(vaiz) olan tarikat üyeleri,"knight" (şövalye) ünvanını ancak en üst derecede elde edebilirdi.
    kimilerine göre avrupa'da dinsel ya da din dışı,tüm gizli örgütlerin oluşmasına yol açan temel kavramlar haçlılar tarafından ismaili'lerden alınmıştır.templiyer veya hospitalye şövalyeleri,loyola tarafından kurulan cizvit'ler gibi örgütlerin tümü davalarına kendilerini adayış biçimleri günümüzde nerdeyse hiç görülemeyen özveri sahibi kişilerden oluşmuştur.tüm kardeşlik örgütleri ya kahire'ye ya da alamut'a ulaşacak biçimde geriye bağlanabilirler.özellikle tapınak şövalyeleri,büyük üstad'ları,prior'ları(kıdemli,başrahip),dinsel adanmışlıkları ve hiyerarşik yapıları ile doğu'daki ismaili'lerle en güçlü benzeşmeyi gösterirler.

    sabbah’ın mutfağı*

    kendi aralarından seçtikleri üyeleri olan fedailer kurbanlarını özellikle kalabalık yerlerde ve ya bir grup içindeyken,insanların gözü önünde öldürür,cinayetlerini kurbanın ensesine zehirli hançerlerini saplamak suretiyle işlerlerdi.sonra da kendilerini teslim ederlerdi.zira ele geçirilen bir alamut militanı daha olmamıştır.çünkü yakalanan kimse önce hançeri muhatabına,sonra da kendi bağrına saplardı.

    bernard lewis “haşişiler – islâm’da radikal bir tarikat” kitabında şöyle yazmıştır:

    “şüphesiz, ortaçağ'ın haşîşileri ile günümüzdeki suretleri arasında yadsınamaz bir benzerlik mevcuttur: suriye-iran bağlamışı; terörün planlı bir şekilde kullanımı; davasının hizmetinde ve öbür dünyada mekânının cennet olacağına inanan suikastçı ajanın,kendini kurban etmeye varan adanmışlığı.saldırıların odağında haricî bir düşmanın yer alması bağlamında,geçmişte haçlı ordularına,bugün israil’e yönelik eylemlerde bu benzerlik durumu iyice su yüzüne vurmaktadır.

    yol yordam noktasında da aralarında ilginç benzerlikler ve zıtlıklar mevcuttur.ortaçağ'ın haşîşîleri, kurbanlarım istisnasız mevcut düzenin idarecileri ve liderleri - krallar,generaller,vaizler ve önde gelen din adamları arasından seçmişlerdir.sadece tepede yer alanlara ve güç sahibi olanlara saldırmışlar, işinde gücünde olan sıradan insanlara dokunmamışlardır.silahlarını,bizzat suikastla görevli haşîşî’nin kullandığı hançer,neredeyse hiç değiştirmemişlerdir. şeyh'in emrinde,kendisiyle tıpatıp aynı tarzda hareket eden başka kimseler de bulunuyordu.bunlardan birini şam'a,bir diğerini de kürdistan'a yollamıştır.

    benzeşimler listesine bir ekleme daha yapacak olursam,o da,haşîşîlere ait eylemlerin yanlış anlaşılması durumudur.ortaçağdan bu yana batı dünyasında yaygın olarak kabul gören bir görüşe göre,haşişlilerin öfkesi ve hançerleri evvela haçlılara çevrilmiştir.bu, düpedüz yanlıştır.arkalarında bıraktıkları sayısız kurbanların bir çetelesini tutacak olsak haçlıların azınlıkta kaldıklarını,üstelik bunların müslümanlar arasındaki karışıklıkların neticesinde hesaptan düşülmüş olduklarını görürüz.davalarının önünde bertaraf edilmek üzere duran engeller,islam dünyasının haricî düşmanları değil,bilakis islam dünyası içinde yer alan,çağdaşları olan islam dünyasının seçkinleri ve bu kimselerin görüşleri olmuştur.günümüzde kimi islamcı terörist örgütlerin israillilere ve batılılara karşı faaliyet yürütmekte oldukları doğrudur.fakat uzun vadede daha ses getirecek muhtemel hedefler olarak,islam dünyasının mevcut - kendi deyimleriyle mürtet-rejimlerini bellemişlerdir ve hedefleri,bu rejimleri alaşağı edip yerlerine kendi nizamlarını hâkim kılmaktır.bu bulgular,enver sedat'ın suikastçılarının beyanlarında ve referans aldıkları eserlerde alenen göze çarpmaktadır.grubun lideri gururla "firavunu öldürdüm" dediğinde, hepimizin tarih kitaplarından tanıdığı firavun'u israil'le barışmakla itham etmemiştir herhalde.

    islam;hıristiyanlık ve musevîlik gibi ahlâkî bir dindir ve inançlarında veya uygulamalarında terör ve şantaja asla yer yoktur.islam hukuku cihadı dinî bir vazife olarak emretmişse de,ne gibi hallerde savaş açılabileceği ve savaşa son verileceği,sivillere nasıl muamele edileceği,hedef gözetmeksizin zayiat yaratan kimi silahların kullanılmayacağı gibi savaşın idaresi hususundaki meseleleri en ince ayrıntısına dek belirlemiştir.”

    sabbah’ın kabul odasının zemininde derin ve dar bir kuyu vardı.müridlerinden biri bu kuyunun içinde yalnızca başı ve boynu görülebilecek şekilde dikilirdi.boynunun etrafında, ortasında bir delik bulunan ve birbirine kenetlenmiş iki parçadan oluşan dairesel bir disk vardı.bu görüntü,sanki zemin üzerinde metal bir levhada kesik bir baş varmış izlenimi uyandırıyordu.görüntüyü daha inandırıcı yapmak için,levha üzerindeki kellenin çevresine kan döktürülürdü.
    daha sonra tarikata yeni giren gençler içeri alınır,bir köşeye oturtulurdu.ardından sadece boynu görünen müride neler gördüğü sorulurdu.sahte cenneti görmüş mürid heyecanla gördüklerini anlatırdı.daha sonra gerçekten adamın başı kesilir ve herkesin görebileceği bir yere koyulurdu.ve taze müridlere "sizlere anlatması için onu canlandırdık" denirdi.acemiler,aşkla kendilerinden geçerek bütün emirleri harfiyen yerine getirirlerdi.
    zevklerin,zaafların,hayallerin akıllardan geçmesi bile yasaktı.çoğunlukla ölüm cezası uygulanırdı.öğrencilerin fedai olmak için büyük dailerin,hasan sabbah'ın en yakınlarının sınavından geçmeleri gerekiyordu.öğrenciler savaş taktikleri dışında islam,güzel sanatlar,tarih,coğrafya gibi dersler alıyorlardı.asla kur'an'da yazılanların dışına çıkamıyor,içki içemiyor,bir kadınla olmanın hayalini bile kuramıyorlardı.bunun cezası allah'tan sonra gelen ve cennetin anahtarına sahip olan seyduna tarafından veriliyordu.büyük dailer apama ve meryem’in dışında seyduna'yla hiç kimse yüz yüze görüşemiyordu.
    kalede 2000 mürid yaşıyordu.sabbah onları ilk önce sıkı ve çok zorlu bir eğitimden geçirir ve başarılı olanlara cenneti gösterme sözü verirdi.kimi söylenenlere göre,kendisi ateist olmasına rağmen fedailerini çok sıkı bir kur’an eğitiminden geçirmiştir hassan sabbah.bir rivayete göre emrindeki askerlere nefeslerini tutarak bilincini kaybedene kadar bekleyebilmeyi öğretmiştir.burda amacı,bu sayede kendilerini tamamen kontrol altına almalarını sağlamak,bedenlerine hükmetmeyi öğretmekti.nitekim yetiştirdiği bu fedailerle,kapısına dayanan selçuklu ordusunu savaşmadan geri göndermeyi başarmıştır.

    ve haşhaş

    sabbah’ın hindistan’a yaptığı bir gezisinde prensten aldığı bitkiyi(haşhaş) alamut’a götürüp gizli odasında ektiği,kendi haşhaşını yetiştirdiği söylenir.haşhaş ve baldıran otunun metabolizma üzerinde ki gücünü deneme yanılmaları ile ortaya çıkarmış;biriyle deneğini bir canavara dönüştürebilirken diğeriyle onu geri normale çevirmiştir.fedaileri olarak bilinen intihar askerlerini,aynı zamanda müridi ve muhafızı haline getirirken de haşhaştan yararlandığı anlatılır.fedailerine verdiği yüksek dozda haşhaş ile onları cenneti gösterebileceğine inandırır.

    adamlarına bunu hap olarak verdiği ve ilk dakikalardaki uyku halinde,kendi hazırlattığı saklı bahçeye götürdüğü anlatılır.bir başka anlatımda ise bunun daha farklı bir şekilde yapıldığı söylenir.başarılı olan aday;alamut kalesinin arka tarafında bulunan kimsenin bilmediği muhteşem güzellikteki gizli bahçesine gitmek için,çok uzun taş bir koridordan geçirilirmiş.sütle basılmış ve kurutulmuş haşhaş tütsüleri sağlı sollu yerleştirilmiş oldukça uzun olan bu koridor,çok iyi hazırlanmış.öyle ki aday buradan bahçeye gidene kadar tütsülerden iyice kafayı buluyor,kendinden geçiyormuş.tüm bunlara bakarak denilebilir ki;dumanı ve dekorasyonuyla mistik bir hava yaratıp,diğer yandan da bahçeyi görmeden önce genç insanları nörolojik ve psikolojik olarak hazırlamak gereğini o devirde öngörmesi ne kadar keskin zeka sahibi bir insan olduğunu gösteriyor sabbah’ın.

    kimilerine göre bu iddia ispatlanamazdır.çünkü mısır'da zaten m.s. 900’den beri haşhaş bulunmakta,dünyada uyuşturucu bilinmektedir.alamut devleti 11. yy.da kurulmuştur.hindistan’da aramaya bulmaya gerek yoktur.haliyle sabbah’ın fedailerinin bir tanesinin bile bunu farketmemesi mantıklı değildir.ancak bunu kabul etmeyenler farklı bir görüş savunurlar.şöyle ki; sabbah çevre kasabalardan fakir ailelerin erkek çocuklarını ve gençlerini özellikle seçerek alamut’a getirmiştir.bunlar hayatında yeşil renk seccade ve sebzeden başka hiçbir şey görmemiş,inanılmaz yoksul ailelerin çocuklarıdır.yine diğerleri gibi çevre kasaba ve şehirlerden seçtiği,cariyeleri yaptığı kızlar da son derece fakir kimselerdir.alamut kalesi’nin sahibi ve ismailiyye tarikatının önderi sabbah’ın yanında ekonomik olarak refah düzeyleri iyileşeceği gibi bağlı bulundukları mezhebe ve yola da hizmet edeceklerdir.sabbah’ın,müridlerine uyuşturucu ile bunları yaptırması kaleyi ele geçirdikten sonradır.yani iddia bilimsel olarak gayet güzel ispatlanır,aslında kronolojik olarak da hiçbir mantıksızlık yoktur.

    saklı bahçe

    hasan sabbah,alamut’un arka tarafındaki deylem kralları’ndan(hazar denizi’nin kıyısında eski bir krallık) kalan bahçeyi kutsal kitaplarda anlatılan cennet tasvirine çok benzer olarak özenle düzenlemiş,her yerden çimenlerin fışkırdığı topraklar,meyva ağaçları ve buraya dünyanın dört bir yanından getirttiği farklı türlerde hayvanları ve bitkileri,güzel kızları yerleştirmiştir.genç,lirden flüte icap edince saksafona(!) birçok enstrumanı çalan kızlarla dolu cennet bahçelerinde ,onların hamile kalmamasına dikkat ettiği yazılır.çünkü maydanoz,biberiye,kekik ve adaçayının ilişkiden bir gün önce alınırsa hamile kalmayı engellediği,tarihin en eski doğum kontrol yöntemi bilinmektedir;antik ertesi sabah ilacıdır.bu hareme benzeyen sahte cennetteki bütün erkekler hadım edilmiştir.kalenin ön kısmına kadınların girmesi yasak olduğu gibi her türlü alkollü içkiyi de hasan sabbah yasaklamıştır.

    yetiştirdiği fedailerden birkaçını ilk olarak haşhaştan üretilen uyuşturucular vererek bu sahte cennete sokar.oradaki güzel kadınları fedailere huri diye tanıtır ve onları cennete bulunduklarına inandırır. fedailer bu yaşadığı olağanüstü deneyimi diğer askerlerle paylaşır ve hepsi hasan sabbah’ın öldükten sonra onları cennete sokabileceğine inanır.kendi odasında tekrar uyandıklarında kendisinin mehdi olduğuna ve allah’ın bir kereliğine onlara cenneti gösterdiğine,eğer ona hizmet yolunda ölürlerse bu cennete gideceklerini söyler.fedailerine cennet vaat etmiş,ayrıca cennetin bu dünyada da yaşanabileceğini kabullendirmiştir.

    umberto eco ise baudolino'da kendisinden alaeddin olarak bahseder,fakat onun anlatımında oluşturulan bir bahçe yoktur.bunun yerine yeşil bir baldan bahsedilir ve bu balı tadan fedailer hayallerinde görürler cenneti. hatta romanın kahramanlarından abdül buradan kaçarak gelmiştir avrupa’ya.

    amin maalouf,semerkant'ta onun çok zeki ve kültürlü olduğunun altını çizer,fedailerini nasıl ölüme yolladığından veya cennet bahçelerini nasıl yarattığından söz etmez.

    freidoune sahebjam,dağın şeyhi hasan sabbah’ta fedailerin haşhaş almasından ve sahte cennet bahçelerinden detaylarıyla bahsedilir.kendilerini cennette sanan fedailer sabbah’a daha da bağlanırlar.

    tarihi kimliği hakkında söylenenlerinin marco polo isimli gezgin tarafından batıya taşındığını bilmek gerekir batı dünyası, hasan sabbah'ın fedailerini haşhaş içirerek eyleme gönderdiğini,marco polo'nun anılarından öğrenmiştir.hasan sabbah’la,alamut’la ilgili tüm çelişkili bilgileri veren marco polo'dur.bir diğer yandan avrupa’da bu yıllarda " marco polo dünyayı gezmiş midir yoksa haçlı seferlerinden dönen insanlardan mı edinmiştir bu bilgileri?" diye tartışılmaktadır.

    1273 yılında iran'dan geçen ve mezhebin genel karargahı olan alamut kalesi'ni gezen ünlü gezgin marco polo şöyle anlatıyor:

    "onların dilinde yaşlı adama alaaddin deniyor. o,iki dağ arasındaki bir vadinin girişlerini kapattırmış ve, dünyadaki her türlü meyve ile dolu,çok büyük ve eşi benzeri görülmemiş güzellikte olan bir bahçeyi duvarla çevirtmiş… orada, her tarafı yaldızlı ve her biri göz kamaştırıcı zarafette resimlerle süslü, eşi görülmemiş güzel evler,görkemli köşkler ve güzel saraylar bulunuyor. kanallardan alabildiğine şarap, süt, bal ve su akmaktadır.burası, her türlü müzik aleti çalmasını, çok güzel şarkı söylemesini ve iyi dans etmesini bilen dünyanın en güzel kadın ve kızlarıyla dolu.genç kızların ellerindeki çalgılardan en hoş tınılar,dudaklarından en hoş şarkılar dökülür,dans figürleri izleyeni büyüler. şeyh'in gayesi tebaasını buradan öte bir cennetin olmadığına inandırmaktır.şeyh onları, bu bahçenin cennet olduğuna inandırıyor. bu bölgedeki insanların gözünde, burası gerçek bir cennet. bunun için, hz. muhammed'in sözünü ettiği, ırmaklarından şarap, süt, bal ve suyun eksik olmadığı, sakinlerini zevklerin doruklarına eriştiren hurilerle dolu cennet tasvirini örnek almaktadır.sahiden de, bu civarda yaşayan arapların gözünde vadi, cennetin ta kendisiydi!bu bahçeye, haşhaşi yapmak istediği kimseler hariç hiç kimse giremiyordu.bahçelerin girişinde,dünyaya kafa tutabilecek denli güçlü hiç kimsenin ele geçiremeyeceği bir kale vardı,başka da bir girişi yoktu.şeyh, hükümdarlık sarayında, kendisinin silahlı adamı olmak isteyen 12-20 yaş arası yöre gençlerini alıkoyuyor ve onlara muhammed, cenneti nasıl benim size söylediğim şekilde tasvir etmiş' diyordu.gençler ise sarrasinler hz. muhammed'e nasıl inanıyorlarsa aynı inançla ona bağlıydılar.gençleri onlu, altılı veya dörtlü gruplar halinde birbiri ardından bu bahçelere sokuyor,ardından onlara uyuşturucu bir iksir içirip sonra da onları bahçesine taşıyordu. gençler, uyandıklarında kendilerini bahçede buluyorlardı. bulundukları yerde kendilerini o kadar güzel bir durumda görüyorlar ki, hakikaten bir cennette olduklarını düşünüyorlardı. kadınlar ve kızlar, bütün gün onların isteklerini yerine getiriyorlar,öyle ki, her isteklerini elde ettikleri için oradan asla kendi rızalarıyla çıkmıyorlardı.bizim ihtiyar dediğimiz efendi, sarayını alabildiğine görkemli bir hale getirerek, basit dağlı halkı kendisinin yüce bir peygamber olduğuna inandırmıştı.haşhaşilerden birini bir yere göndermek istediğinde,bahçedekilerden birine içki verip sarayına getirttiriyor,adam uyandığında kendini cennetin dışında, kendisini cennetten sonra hiç de hoş gelmeyecek kalenin içerisinde bulunca çok üzülüyordu.şeyh onu huzura getirtiyor ve ona nereden geldiğini soruyordu.genç adam bir peygamberin huzurunda olduğuna canı gönülden inanarak önünde hürmetle secde ediyordu.adam,cennetten geldiğini ve cennetin hz.muhammed'in anlattığı şekilde düzenlenmiş,burasının hz. muhammed'in kur'an'da sözünü ettiğinin tıpatıp aynısı olduğunu söylüyordu. bu da hiç şüphesiz, yanında hazır bekleyen ve bahçeye henüz davet edilmemiş olanların bir an için dahi olsa bahçeye girebilme arzularını kamçılıyordu.cenneti duyan, fakat onu görmemiş olanlar oraya gitmek için büyük arzu duyuyorlar ve oraya gitmek için ölmeyi istiyorlardı.şeyh,bir hükümdarın katlini isteyeceği vakit şöyle diyordu:, “gidin ve filan kimseyi öldürün;döndüğünüzde sizi meleklerim vasıtasıyla cennete göndereceğim. eğer iş başında ölecek olursanız,sizi cennete almaları için meleklerimi yollayacağım ve sizi cennete götürmelerini emredeceğim” diyor. bu sözlerle, geri dönmek için can attığı cennetin anahtarına ilelebet sahip olduğuna inanan genç, sabırsızlıkla düşmanını katletmeye koşuyordu. bu sayede, şeyh'in, ölümüne karar verdiği kim varsa müridleri sırada bekliyordu.adamlar da tekrar cennete dönme arzusuyla, hiçbir tehlikeden korkmaksızın onun buyruğunu yerine getiriyorlardı.şeyh, bu şekilde onlara istediği her kişiyi öldürtüyor. elindeki böylesi muazzam gücün yarattığı korku hissi, kendilerin! hançerin uçunda hisseden hükümdarları kendisiyle iyi geçinmeye mecbur kılıyor,barış ve dostluk sürdürmek için kendisine haraç veriyorlardı.”

    wladimir bartol,1938 yılında yazdığı “fedailerin kalesi alamut”ta onun öğretisine inanan kişileri afyonla uyuşturup,onlara kendi yarattığı cennet bahçelerini gerçekten cennet olarak sunduğunu yazar.hasan sabbah hz.muhammed’in(s.a.v.) yalancı olduğunu savunur.çünkü kitleler her zaman belirsizliklerden korkarlar ve bu yüzden açık bir yalanı,ulaşılmaz gerçeklere tercih ederler.ve hz.muhammed’in (s.a.v.) tek yaptığı yalan söylemektir ona göre.buradan yola çıkarak,etrafına güçlü ve genç erkekler toplar ve onlara cennetin anahtarını sunacağını söyler.arka bahçesinde kızları huri rolüne hazırlarken,diğer tarafta askerlerine muazzam bir eğitim verir.tek yaptığı şey askerlere haşhaş verip arka bahçeye yollamaktır.orada o kadar güzel kızları ilk defa gören genç erkekler adeta büyülenirler,o kadar disiplinli bir asker hayatından sonra inanmamaları için hiç bir neden yoktur.tekrar gerçek dünyaya dönen asker dünyada mutsuzdur,bir an önce ölümü ister.işte böylece ölümden korkmayan suikastçılar yetişir.aynı romanda ismailiyye şeyhleri agnostik(bildiğin allahsız) oldukları halde müridlerini şii öğretilerle kandırdıkları anlatılır.hasan sabbah ise son kertede aslında yüce bir yaratıcının varlığına inanmakla birlikte ismailiyye şeyhlerini agnostiğim diye kandırmıştır.ve yine romana göre önüne gelenin aklını başından alan bir adamdır. bir tek nizam-ül mülk'ü kandıramamış,nizam-ül mülk sürekli kendisini takibat altında tutmuştur.

    kitabın bir yerlerinde şöyle yazıyor ömer hayyam;

    "varlığın sırları saklı senden, benden
    bir düğüm ki ne sen çözebilirsin,ne ben
    bizimki perde arkasında dedikodu
    bir indi mi perde,ne sen kalırsın, ne ben"

    sonrasında kendisini öldürmek isteyen adamı(ibn-i tahir) bağışlıyor hasan sabbah, çünkü boğazına kılıç dayanmış adam, "eğer özgür kalabilseydim cihan cihan gezip gerçeği arardım" diye cevap veriyor."git öyleyse" diyor sabbah, "kurtlar birbirini yemez, git, özgürsün.git ve bul hakikati.."

    "çok konuşuyor,çok çalışıyor,çok gülüyorlar....ve çok ağlıyorlar,ama çok az düşünüyorlar."diyor apama.

    romandan anlaşılacağı kadarıyla,dünyaya salacağı namın tohumları hayyam’la ettiği bir sohbet sırasında atılmıştır.

    ''ömer’i nişapur'daki evinde ziyaret etmeye karar verdim.yola koyuldum (tam yirmi yıl önceydi bu!) ve eski okul arkadaşımı şarap kadehleri,kadınlar ve kitaplar arasında buldum.görünüşüm pek itimat telkin etmiyordu galiba.evet, o soğukkanlı arkadaşım bile beni görünce irkilmekten kendini alamadı.

    -' ne kadar da değişmişsin! ' diye bağırdı nihayet beni tanıdığında.'iğne ipliğe dönmüşsün,güneş derini kayışa çevirmiş.görenler seni cehennem kaçkını sanacak.'

    beni kucakladı ve evinde misafir olmamı istedi.teklifini kabul ederek yaşadığı zevk-ü sefanın içine daldım.uzun yıllardır tüm dünyada kendimden geçmiş bir şekilde dolanıyordum.nihayet biraz huzurun ve güzel tartışmaların keyfini çıkarma şansını yakalamıştım.geçen zaman zarfında tüm yaşadıklarımızı,ruhsal dönüşümlerimizi, edindiğimiz tecrübeleri birbirimize anlattık.sonra ikimiz de hayrete düştük!çok değişik yollardan da olsa,birbirleriyle az çok uyum içinde olan sonuçlara ulaşmıştık ikimiz de.o,tabiri caiz ise kendi evinden hiç uzaklaşmamıştı.buna karşın ben dünyanın hemen hemen yarısını gezmiş dolaşmıştım.

    -'inanılacak gibi değil! bugün senin ağzından dinlediklerim,bana bugüne kadar yaptıklarımın tümünün doğru olduğunu ispat ediyor ' diyordu sürekli.

    ben de ona şu şekilde cevap vermekten kendimi alamıyordum:
    -'birbirimizi bu kadar iyi anladığımızı görünce,kendimi sanki gök kubbenin inkar edilemez uyumunun delili olan yıldızların vızıltısını işiten pisagor olarak görüyorum...'
    özellikle bir konu bizim için vazgeçilmezdi: “mutlak olana ulaşma imkanları”.

    -'mutlak olanı topyekün ve nihai bir biçimde idrak etmek imkansızdır' diyordu.'çünkü duyularımız bizi aldatmaktadır.fakat onlar dışımızda olan şeylerle mantığımızın kavradıkları arasında yegane aracılardır.'
    -'söylediklerin demokritos ve pisagor'un söyledikleri ile birebir çakışıyor.' diye belirttim. 'bu yüzden insanlar onları daima tanrısızlıkla suçladılar.fakat onlara masallar anlatan platon'u baş tacı ettiler.'
    -'kitleler her zaman böyledir.' diye karşılık verdi ömer.'belirsizlikten her zaman korkarlar,bu yüzden açık bir yalanı ulaşılmaz gerçeklere yeğ tutarlar.hele bu yalan ne kadar ulvi ve yüksek olursa,değeri de o kadar artar.buna karşı yapacak hiçbir şey yok.kitlelere peygamberlik etmeye kalkan birisi,onlara ana-babalarının çocuklarına davrandığı gibi davranmalıdır.masallar ve boş hayallerle beslemelidir onları.bu nedenle de gerçek bilgiler her zaman kitlelerden uzak durmayı yeğlerler.'
    -'fakat hz.muhammed kitlelerin iyiliğini istiyordu!'
    -'evet evet,onların iyiliğini istiyordu ama onların sonsuz aptallıklarının da farkındaydı.onlara çok acıdığı için,bu ve öbür dünyada çekecekleri acıların bedeli olarak cenneti vaad etmişti.'
    -'peki sence hz.muhammed neden sadece masallar üzerine kurulu bir öğreti uğruna binlerce insanın ölmesine müsaade etti?'
    -'sanırım daha da sefil nedenler yüzünden birbirlerini nasıl olsa öldüreceklerini biliyordu.onların dünya üzerinde iyi-kötü mutlu olmalarını diliyordu.bu işin üstesinden gelebilmek için de,baş melek cebrail ile görüştüğü yalanını uydurdu.aksi takdirde kimse ona inanmazdı.ve ölümden sonra tüm güzellikleriyle cenneti vaad etmesi,ona inananları yenilmez kılıyordu!'
    -'bana kalırsa' diye devam ettim bir süre düşündükten sonra ,'günümüzde artık hiç kimse sadece cennet vaad ediliyor diye mutlulukla ölüme gitmez.'
    -'halklar yaşlanırlar' diye cevap verdi bana. 'insanlar cennet fikrine alıştılar ve eski duygular uyanmıyor artık içlerinde.sadece yeni bir şeye inanmaktan korktukları için bu düşünceyi yeğ tutuyorlar'
    -'demek ki sen günümüzde peygamberlik etmek isteyen birisin,cennet vaadiyle hiçbir şey elde edemeyeceğini düşünüyorsun!'
    ömer gülümsedi:
    -'kesinlikle öyle.çünkü nasıl solmuş bir lale bir daha canlanmazsa sönmüş bir meşale de bir daha yanmaz.halk küçük dünyasının kendi küçük mutluluklarını yeterli bulmaktadır.eğer insanlara bu dünyadaki yaşamları esnasında cennetin kapılarını açmanın bir yolunu bulamazsan,peygamberlik etmekten peşinden vazgeçsen daha iyi olur.'

    bu sözleri dinler dinlemez çarpılmışa döndüm.ömer şakadan söylemiş bile olsa,ruhumu kasıp kavuran ateş yanmıştı.evet milletler gerçekten de masallar ve hayal mahsülleri içinde yaşıyorlar ve taraflarını çevreleyen karanlığı seviyorlardı.bir anda kafamda bir plan belirdi.dünya buna benzer bir şey görmemiş ve duymamıştı:

    insanların körlüklerini sonuna kadar kullanacaktım.onların sırtlarına basarak kudretin en üst seviyelerine ulaşacak,kendimi dünyanın kalan kısmından bağımsız kılacaktım.masala vücut bulduracaktım!efsaneyi gerçek yapacak ve tarihin onu uzun süre unutmamasını sağlayacaktım.insanlar üzerinde büyük bir deney yapacaktım! “

    alamut'un yıkılması

    1124 yılında ölen hasan sabbah öldüğünde arkasında güçlü bir silahlı örgüt ve sadece iran'da değil tüm mezopotamya'da korkulur bir askeri ve siyasal güç bırakmıştır.hassan sabbah ve alamut efsanesi dönemine korku ve dehşet salmıştır.sabbah’ın ölümünün arkasından bu katı yapılanma çözülmüş sonunda da terk edilmiştir.bulunduğu yerin avantajı ile pratikte ele geçmesi imkânsız olan oldukça dik,sarp kayalıklar üzerinde kurulmuş olan bu kale;tarihte de pek çok güçlü orduya meydan okumuş,hiçbir ordu tarafından konumu ve sert savunması nedeniyle asla ele geçirilememiştir.semerkant romanına göreyse kale kendiliğinden teslim olmuştur.

    tarikat moğol istilası yıllarına kadar ayakta kaldı.cengiz han'dan sonra tahta geçen büyük moğol hanı möngke,ilhanlılar devleti’nin hükümdarı oğlu hülâgü'yu,bütün islam ülkelerini ele geçirmesi için batıya gönderdi.möngke, oğlu hülâgü'ye haber göndererek,tüm mezhebin ortadan kaldırılması ve bütün unsurlarının imhasını emretti.iki yüzyıl boyunca büyük selçuklular'ı oyalayan haşhaşiler;bir süredir batıya sefer düzenleyen 1256 yılında harran’ı yıkan,bağdat’ı bir kül yığına döndüren,bir tek canlı bırakmayan hülâgü han haşhaşileri de silip süpürdü.moğol askerlerinin alamut kalesi'ne girmesiyle ezildiler. kale 1256 yılında civarına gelen moğol komutanı hülagû han tarafından normal yollardan ele geçirilemeyince;o yıllarda yeni keşfedilen petrol,kalenin bulunduğu tepenin altına tüneller kazılarak ve bu tünellerin de içlerinde petrol havuzları oluşturularak ateşe verilerek patlatılmış dolayısıyla da imha edilerek ele geçirilmiştir.imam'ın yakın akrabalarının bir kısmı moğolistan'a gönderildi,geri kalan binler¬cesi ise sayım yapılacağı bahanesiyle bir araya toplanarak idam edildi.moğol komutanı hülagû han haşhaşinler’i acımasız bir şekilde katletti ve kökünü kazıdı.haşhaşiler, alamut'ta felsefe ve gizli bilimlerle ilgili büyük bir kütüphane kurmuşlardı. hülâgü, ata melik cuveynî'yi bu kütüphaneyi gözden geçirmesi için ala¬mut'a gönderdi. cuveyni, burada bulduğu kuranlar, bilimsel ve tarihi eserleri ayırdı; gizli bilimlere, mezhebin öğretilerine ait kitapları da yaktırdı.böylece,1257 yılının sonunda,iran dağları'nda birkaç tane haşhaşi'den başkası kalmamıştı.günümüzde bu akımın değişik bir kolu,yine aynı bölgelerde, özellikle lübnan’da dürziler adıyla etnik bir grup anlayışıyla varlığını sürdürmektedir.

    edit:imla
  • hasan'ın kabul odasının zemininde derin bir dar kuyu vardı. müritlerinden biri bu kuyunun içinde yalnızca başı ve boynu görülebilecek şekilde dikilirdi. boynunun etrafında, ortasından bir delik bulunan ve birbirine sabitlenmiş iki parçadan oluşan dairevi bir disk vardı. bu sanki zemin üzerinde metal bir levhada kesik bir baş varmış izlenimi uyandırıyordu. görüntüyü daha inandırıcı yapmak için, levah üzerindeki kellenin cevresine kan döktürülürdü.

    daha sonra acemiler içeri alınırdı. bir köşeye oturtulurdu. ardından sadece boynu görünen mürite neler gördügü sorulurdu. sahte cenneti görmüs mürit heyecanla gördüklerini anlatırdı. daha sonra gercekten adamın bası kesilir ve herkesin görebileceği bir yere koyulurdu. ve acemilere "sizlere anlatması için onu canlandırdık" denirdi. acemiler bu askla kendilerinden gecerek bütün emirleri harfiyen yerine getirirlerdi.
  • dünyaya iki çeşit insan gelir birincisi çok zeki olan diğerlerine önderlik eden tek sözüyle diğerlerini yönlendiren kişidir.ikincisi ise diğerleridir.bu hasan sabbah birinci sınıfa giren büyük bir dehaydı.insanları din adına, cennet vaadiyle,afyon kullanarak istediği gibi kullanmayı başarmış.bir nevi koyun sürüsünü güden çoban olmuştur.ama onun güddüğü koyunlar hiç olmazsa böyle büyük bir deha tarafından kandırıldığı için sevinmelidirler.eminim günümüzde hasan sabbahın çok ucuz kopyalarının peşinde hayatlarını harcayan insanları görünce bizden de beteri varmış diyorlardır yaşadıkları cennette
  • seytani bir zeka...
    alamut kalesinde yuzyillarca korunabilen yiyecek mahzenleri...
    ve olumden korkmayan muridlerine islettigi cinayetler...
    ilk orgutlu planli teror...
  • fedaileri unludur hassan sabbah in
    fedailerine verdigi yuksek dozda hashas ile onlara cenneti gosterebilecegine inandirir
    fedailere verilen hashasdan sonra onlari kimsenin bilmedigi alamut kalesinin gizli cok guzel olan bahcesine goturur.
    oradaki guzel kadinlari fedailere huri ddiye tanitir ve onlari cennete bulunduklarini inandirir
    kendisi ateist olmasina ragmen fedailerine cok siki bir kuran egitiminden gecirirmistir hassan sabbah..
    tarihte din kavrami uzerine insanlari guducu bir kavram oldugunu gosterebilen ve bu fikrin dogmasinda bir nevi etki eden buyuk bir adam diye biliyordum...
  • tarihin ilk suikastçısı diye de bilinir, selçuklu döneminde yaşamış, haşhaşiler'in kurucusudur. ünlü alamut kalesi'ni ele geçirmiş ve üssünü burada kurmuştur.

    kale moğollar'ın istilası sırasında ancak dibine tüneller açılıp petrol ile yakılarak ele geçirilebilmiş, asıl yanan kütüphanedeki eserler olmuştur.
  • hasan sabbahın suikasçilerine haşhaşin (haşhaşlılar) denmesi sonucu batı dillerinde suikastçinin karşılığı assains olmuştur.
  • türkçe söylenişi, kullanımı var olan kişi veya yer isimlerini batı dillerindeki imla ve telaffuzuna tabi olarak kullanma sendromunun nüksettiği bir yazım tercihidir hassan sabbah. bu zatın ismi türkçe kaynaklarda hasan sabbah diye geçer. atatürk iran tarihine ait bir karakter olsaydı kendisi hakkında açılabilecek başlığın imlası için (bkz: moustapha kamal).

    edit: sözlüğün ilk yıllarında bu tip başlıklarda bu isimlerin ingilizce kaynaklardaki yazımlarına tabi olunur, ya da açanlar öyle açardı. hassan sabbah falan gibi. onun mücadelesini verdik hey heyyy.
  • ömer hayyam ve nizam-ül mülk'le aynı hocadan ders almıştır. biri zamanının en ünlü şairi, bilim ve felsefe adamı; diğeri geniş bir coğrafyaya hükmetmiş büyük bir imparatorluğun en şaşalı zamanlarının devlet adamı olan arkadaşlarından geçici süreliğine yolunu ayırıp dünya tarihinin tanımış olduğu en zeki teröristlerinden olmayı seçmiştir.
    hasan sabbah'ın sanıldığı gibi dinlerle ya da mezheplerle bir alıp veremediği yoktur; ateist de değildir. inanmadığı tanrı değil, tanrının yarattığı bizlerizdir. ona göre, insanlar kendilerine anlatılan masalların ardından, doğru ya da yanlış olduklarını önemsemeden koşmaya meraklıdır ve bu sebepten dünyanın başına büyük işler açarlar. hasan sabbah için cennet, insan nasıl olduğuna inanıyorsa öyle bir yerdir ve inandıkları masalın ardından (sabbah tarafından vaadedilen cennet anahtarı) kendi istekleriyle gitme meraklısı oldukları için onca insanı kan donduran bir soğukkanlılıkla ölüme iter.
    hayatımın 3'lüsü, hayyam-nizam-sabbah zincirinin en zeki halkasıdır, hakettiği gibi algılanamamış olması kanımca çok vahimdir.