şükela:  tümü | bugün
  • almanyada yaşamakta olan ruhi su ekolünden bir halk müziği sanatçısı.
  • zülfü livaneliyle eşzamanlı olarak nazım türküleri adlı bir kaset çıkarmıştır. sesi ruhi sunun sesine yakındır. ilk ve tek klibi münevverin doğum günü şu sıralar televizyondaa karşımıza çıkmaktadır.
  • arif sağ, erdal erzincan ve erol parlak üçlüsünün köln senfoni orkestrası eşliğinde verdiği konseri vareden kişi. ancak "büyük" gazetelerimizde adına yer verilmemiştir.
  • bir tuzel ezici soyle$isi kahramani.

    // -bir müzik göçmeni-

    günler, ayrılık, konserlerim 1 ve su türküler albümleriyle tanınan hasan yükselir, türkiye solunun kendi sanatını oluşturamadığım söylüyor. türkiye'de sanat alanında paranın popülerlik adına verilen sanatsal ödünlerden, kazanıldığım savunuyor.

    ankara'da bıçak gibi soğuk bir akşam üzeri. sadece bu kente özgü kül rengi ayazda, caddelerde bir an önce evlerine yetişme telaşındaki insanlar. onlardan biri de benim. okuldan dönüyorum ve üşüyorum. telefon tam ben kapıyı açmaya çabalarken çalıyor. yetişiyorum; sıcak, dost, eskilerin deyimi ile "davudi" erkek sesi, "alo" demeden, lorca'nın kanlı düğün'ündeki granada türküsünü söylememi istiyor. nazlanmadan başlıyorum:

    "uyan gelin, uyansana evlenme sabahındır bu.
    türkü söyle, oyun oyna, balkon çelenksiz olur mu!"

    "hasan!" diyorum. "kendi besteni nasıl unutursun?" gülüyor. suçu, geçen on yıla, zayıflayan hafızalara, onun almanya'da yaşıyor olmasına yüklüyoruz.

    akdeniz'den karadeniz'e; orta anadolu'dan doğu-güney anadolu'ya; dadaloğlu'ndan karacaoğlan'a, dedemoğlu'na, muhyi'ye; pir sultan'dan yunus'a, veysel'e; ülkü tamer'den orhan veli'ye, nâzım' a uzanan, çok geniş bir yelpazede dolaşıyor hasan, kendi toprağında usul, alışkın adımlarla; abartısız, ustaca. konserden sonra söyleşiyoruz:

    avrupa'da gördüğün kabulde, alevi-sol kimliğinin özel bir rolü var mı?

    bu kimliğe sahip olmaktan her zaman onur duydum. eğer kayda değer bir şeyler yapabiliyorsam, lorca'nın kendisi için dediği gibi, kendi kulvarımda sanatçı potansiyelimi toprağa, toprağın kültürüne yakın oluşumla açıklayabilirim. belirli bir kesimin müziğini yaptığımı düşünmüyorum. müziğim tüm anadolu'yu kucaklıyor.

    türkiye solünün tarihinde müziğin gelişimini, kendi tarihinle buluşturduğunda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

    türkiye 'de solun bugün geldiği noktadan geriye dönüp bakarsak, başarılı olamayış nedeni, kendine özgü amorf bir gelişim içinde yükselen devlet destekli türkiye burjuvazisinin, -batılı anlamda burjuvaziden her bakımdan çok farklı güce ulaşamamasıdır. başından beri kocaman kitleleri harekete geçiren sol söylem, güçlü, net bir söylem değildi. söylemdeki ifadeyi dolduracak davranışlar net değildi, çünkü tahliller farklıydı. daha çok varolan kurulu düzen eleştiriliyor ama somut çözüm önerileri getirile-miyordu.türkiye solunun "işçi sınıfının kültürü" diye bir söylemi vardı. fakat işçi sınıfı iktidar olmadığı için kültürel biçimlenişi de kolay olmuyordu, olmayacaktı. olsa bile sovyetler örneğinde olduğu gibi kültürel-sanatsal alanda da sorunlar çıkacaktı. bu kaçınılmazdı.

    sonuçta, bir aşamadan sonra siyasi, sosyal davranışların yapısında da savunmaya yönelik refleksif bir yön var. doğada olduğu gibi bir dağılma ve yeniden toparlanma refleksi, yasası var.

    sovyetlere bakarsak bu görülüyor. rejim katılaştığında, dünyaca ünlü bestecilerin bunalıp kaçtıklarını, en dinamik, en ünlü eserlerini sürgünde verdiklerini görüyoruz. bizde işçi sınıfı iktidar olamadı ama, var olan kocaman hareketlilik içinde sol söylemin müzikte ifadesinde bazı öncüler çıktı. âşık ihsani vardı mesela. "arkasından baltasını bilerdi" cümlesini kitlelerin dilinde idi. işçi sınıfının müzik kimliğinde ifade olarak önemli bir yeri vardı, sürekli söylenirdi. hareketin içindeki okullu aydınlarımız bile bu cümleyi yinelerlerdi. bir mahsuni'den söz edilirdi. 1974 savaşından dolayı "kahrolsun palikarya"! deme talihsizliğinde bulundu. bu dönemde müzik anlayışlarımızın en üst noktası bunlardı. sol cenahtaki müzikte, daha farklı bir artı noktada cem karaca, moğollar vardı. rock motifleri ile sentezleyerek folk müziğe farklı, popüler bir yorum ve sunum getirdiler. ama kitleleri tümüyle peşinden sürükleyecek bir müzik değildi yapılan. en azından köyden kente göçenler tercih etmiyorlardı. onlara yakın müzik ihsani 'nin, mahsuni 'nin yaptığı müzikti. bağlama eşliğindeki otantik müzikti. onlara özenen gençler çıkıyordu bazen. bu gençler, "sazım, sözüm, silahım mermi, yaşım yirmi, dönersem kahpeyim..." gibi ifadeler kullandılar, îşçi sınıfının müziğine katkıda bulunmak için daha sonra, yine bağlama elde bir tür küfür müziği ortaya çıktı. "pepsi fruko aramko ......" ile başlayan. öte yandan bulgar işçi marşı, italyan işçi marşı, latin amerika marşı gibi ithal marşlar söyleniyor, öğreniliyordu. türk devrimci hareketinin enternasyonal gibi, bella ciao gibi bir marşı olamadı. türk devrimci hareketinin enternasyonal gibi, bella cıao gibi bir marşı olamadı. türkiye işçi sınıfına selam, nâzım'ın şiiri idi ve marş olarak bestelendi ama yaşamadı. çünkü belli grupların tekelindeydi. bir mayıs marşı vardı ve çok popülerdi. o da ispanyol müziği motifleri taşıyordu. o gün ne yapmak gerekiyordu, doğrusu neydi, onu biz hiç bilemiyorduk. çok gençtik. hareketin içinde zaman zaman korkarak, ürkerek, savrularak kavga veriyorduk. o dönemdeki çarpık gelişim bugüne kadar sürdü. popüler kültüre yansımaları oldu. müzikte özgün, protest sunumları oldu. 12 eylül sonrasında bakış açılarımızla hayatı çözümlediğimiz noktalarda müthiş bir yalnızlık ile kuşatıldığımızı fark ettik. örgütlü insan tek başına kalmıştı. hayatın karşısında kişi olarak kendini savunma, ayakta kalma yollarını bilmiyorduk. hayat kendi ideolojisini olanca gücü ile dayatıyordu. ben kendi adıma bir çıkış yolu ararken, kendimi dtcf tiyatro bölümü'nde master yaparken, grup çağrı'da söylerken buldum. bu kendimi birey olarak ilk fark edişim, kendimle ilkyüzleşmemdi. başlangıçta kendimi kurtarmak için daha çok öğrenmeye, müzik yapmaya koyuldum. daha sonra özellikle batı'da, bu bir varoluş mücadelesine dönüştü.

    kendi ülkende bu noktaya gelemez miydin?

    bu olanaksızdı. halen de öyle. türkiye'de müzik piyasası malum ilişkilerle belirlenen bir imparatorluk. ayrıksı, olumlu çalışmalar yapan şirketler de var. dinleyici profili güdümlü, bilinen modeller ve versiyonlar üzerinden yürüyen bir meta sistemi bu. nitelikli müziğe, sanatçıya yatırım yapmak, dinleyici-seyirci profilini değiştirecek. bu, modelin değişmesi anlamına da geliyor. test edilmiş sınanmışı varken neden riske girilsin, ne adına? kültür erozyonundan, popülerlik adına verilen sanatsal ödünlerden kazanılıyor para.

    bizim insanımızda yanılsama ve gerçek hep iç içe. duygular hep aklın önünde gidiyor. ya batı'da?

    oyun-gerçek çelişkisi insanın olduğu her yerde var. batı'da farklı olan bunun bilinci ve hayatın genel organizasyonunun akılcılığa temellenmesi. batı'nın bu noktaya gelinceye kadar büyük acılar, çalkantılar yaşadığını biliyoruz. kanımca en önemli adım, inanç devrimiydi. ayaklarımdaki prangaları kırdılar önce ve çıkılan yürüyüşte sanat çok doğru kullanıldı. çoksesli müzik, tiyatroda olduğu gibi, büyük ölçüde hıristiyan tapınağının içinden doğup dünyasallaşmadı mı?

    bizde ise mevlana islam'a raksı ve müziği soktu diye dinsiz ilan edildi. o zihniyet bugün bile içimizde yaşamak için uygun ortamı bulabiliyor...

    cumhuriyet devrimi ve sonrasındaki kısa dönemi saymazsak, bizim en büyük açmazımız bunoktada başlıyor, yüzyıllardır sürüyor: din ile siyasi erk arasındaki mutlak kenetlenme, güç adına çıkara yönelik işbirliği, islam dininin en sert en keskin tarafı ile kendisinden olmayanı, muhalif sesleri, kitleleri susturma eğiliminin örnekleri, yakın -uzak tarihimizde bolca var. bu bakımdan mevlana'yı ya da hacı bektaş felsefesini, estetiğini turistik sunumdan kurtarıp, yeniden keşfetmek; bize has olanı onların ikliminde yakalamak, geliştirmek, dünya önüne çıkarmak önyargısız, modern, organize bilinçlerin işi. o da bugün için hiç olanaklı görünmüyor. gerisi kişisel çabalara kalıyor.

    artaud bile, "buldum, buldum!" çığlıkları atarak sürrealist tiyatrosuna taşıdı sema ayinini... umutsuz bir tablo çıkmıyor mu ortaya?

    sistem umutsuzluğunu kendisi doğurdu. çünkü balansları yok etti. yaşanan darbeler denge unsuru olan solun üzerine gitti, solu törpüledi, parçaladı. meydan muhafazakârlara, gelenekçilere kaldı. bu, sözünü ettiğin, gelişmeyi sağlayacak dinamik süreçlerin her alanda yitirilmesi sonucunu doğurdu. asal belirleyiciler değişmeden kalırsa, bu görünüş içinde kültür ve sanatın yeri, niteliği ne olabilirdi ki? ya yüksek sanatta olduğu gibi seçkinci yönelişi benimseyerek dar bir alana çekilecek ya da yığınları kazanmak için ucuz, kolay olana teslim olacak. bugün de olan bu zaten.

    tekrar sana dönersek, köln'e 1994'te gittin...

    köln, müzik-tiyatro yaşamımda çok önemli bir kent oldu. gidişimin ikinci yılında köln flarmoni salonu'nda bir konser verdim. anadolu liedleri konseriydi bu ve köln senfoni orkestrası eşlik ediyordu. aynı gecenin devamında, anadolu halk temalarından yola çıkarak bestelediğim bağlama konçertinosu yine köln senfoni orkestrası 'nca icra edildi.

    avrupa'da ırkçılık karşıta sanatsal projelerde yer aldığını; kendi müziğini sunarken de ulusal dilini kullanmada özel bir duyarlılık gösterdiğini biliyoruz. biraz bundan söz eder misin?

    dünya barışının, paranın ve politikacıların tehditi altında olduğunu düşünüyorum. buhep böyle oldu. demokrasi ve barış ideali politik arenalarda kilitlenip aşılamaz engellerle önü kesildi, kesiliyor. bugün avrupa sanat arenasında dünya barışı için çok önemli projeler hayata geçiriliyor, ciddi çalışmalar yapılıyor. bu konuda sivil talebin belirleyiciliği en önemli etken, insanlar artık huzur istiyorlar, bir arada kardeşçe yaşamak istiyorlar. özellikle almanya'da ırkçılık karşıtı sanatsal projeler büyük destek görüyor. belki de bir tür günah çıkarma dürtüsü bu.
    ulusal dilde söyleme ise tercihten çok bir zorunluluk. başka türlü olmaz. gül deren eller'de olduğu gibi, yaptığımız müzik teknik olarak "resitatif-epik anlatım, rönesans cümlecikleri, caz öğeleri ve anadolu folk müziğini bir araya getiren bir sentez olabilir", fakat söyleyiş dilinin sizin öz diliniz olması zorunludur. çünkü fonetiği, biçimi, duyuşu o dile aittir. anadolulu bir sanatçı olarak benim misyonum bu noktada başlıyor: anadolu türkülerinin dünyadaki diğer liedlerden farklı olmadığını, sadece farklı bir kimliğinin, farklı bir aidiyetinin olduğunu anlatmak. bir başka kimlik, bir başka ifade ve müzik, bir başka kültür olarak algılanması; insanlığın ortak duyuşuna yaklaşılması ve kabulü... bu kabulü senfoni orkestrası ve tradisyonel orkestra eşliğinden çok, piyano eşlikli konserlerle sağladığımı düşü-nüyorum. çalgı onlarındı, türkü bizim. bu önemli bir ortaklıktı. söyleyişe gelince, farklı bir şey yapmadım aslında. sadece otantik söyleyişle şan tekniği ile söyleyiş arasında bir yer aradım kendime. yerel ağızdan ve ses tekniği atraksiyonlarından uzak; doğru, anlaşılır bir türkçe ile söylemeye, yalın ve içten olmaya çalıştım.

    peki ya aşk?

    anadolu insanının aşkının şarkılarını, türkülerini okuyorum. özlemi, acıyı, sevinci her şeyi ifade ediyor onlar. veysel, ne güzel söylüyor: "güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa" derken. "ben, senin beni sevebilme ihtimalini sevdim.", post-modern güzel söyleminden çok öte bir feylozofi var veysel'de. güzellik temel değil, belirleyici hiç değil. bu, gönül koymuş bir âşığın kırgınlığı, öfkesi içinde dile geliyor. ama asıl vurgulanan aşkın kocamanlığı. öyleyse aşk, acının ve tatlının mükemmel birlikteliği, bir buluşma. diyalektik bir ilişkinin ürünü. aşk, iki insan arasındaki çok boyutlu duygu üretimidir, diyebiliriz. bazen başını kadının göğsüne koyduğunda duyduğun huzur dolu anlar, çalışırken, üretirken hissettiğin anlara çok benzer. üretimin, kendisi aşktır. sevmek için ortada bir tarih ve emek olması gerekir. dostluklar için de böyle değil mi?

    son olarak: yaklaşık iki yıldır berlin'de yaşıyorsun ve su arts isimli bir prodüksiyon kuruluşunun sahibisin. önümüzdeki günler için projelerin var mı?

    göç türküler albümümün (universal müzik) stüdyo çalışmaları için türkiye'deyim ve sevda ateşten gömlek adlı nâzım'ın yaşamı ve aşkları ile ilgili bir müzikal çalışması içindeyiz. 100. doğum yıldönümünde berlin'de prömiyer yapacak. sonra batı yakasının öyküsü'nü (west side story) model olarak aldığımız, gençliğin kendini ifade ettiği müzik türü pop-rock üslupta bir gençlik müzikali projemiz var. avrupa'da yaşayan yabancı kültürlere mensup -genellikle anadolu kökenli- gençlerin, kişisel, sosyal, siyasal problemlerini konu alıyor. uyuşturucu, seks, aşk, aile-çevre ilişkileri, eğitim gibi. şimdilik atölye çalışmalarını sürdürüyoruz.//

    tüzel ezici `: hacettepe üniversitesi devlet konservatuvarı tiyatro bölümü`

    ic. cumhuriyet, 27.05.2001

    kaynak:

    www.hasanyukselir.com/scripts/press/disppress.asp?d=1&pid=57
  • http://www.hasanyukselir.com/

    lakin ttnet fiberlerinin devre dışı kalmasından mı nedir bir türlü açılmıyor.
  • sesi, yorumu, duruşu, tavrı, sohbeti ile gerçek bir anadolu ereni.. uzaklarda ama kalbi anadolu'da atıyor.. ağabeyim..
  • "cografyama gelen bahar.. dündü, üzerinden çok zaman geçmedi aslinda.. hani o hep kiskandigim ankara ve avrupalilarin web sitesindeki ziyaretçi defterine yazdigi "muhtesemdi.. canli dinlemek bambaska" sözlerine bir istanbul'lu olarak adimi eklemek istedim.. belki bir saatti, belki bir kaç türkü, bir kaç kelamdi.. ama hani o ankara ve avrupalilar'a karsi olan tatli kiskançligimi bastirabildim... sohbeti, tavri, cesareti ile büyüledi beni.. zaten sesini söylemiyorum, bir gerçegi en yalin dille nasil dilegetirebilirseniz ancak o'nun sesini öyle anlatabilirsiniz. yeni çalismasini (ben türküyüm) dünden beri sürekli dinliyorum.. çalismanin en basindaki eser.. tuna.. yabanci degil aslinda.. milyon kere dinlesem yine bana ayni duygulari tattiran, görüntüleri gösteren bir "türkü" .. bana imzaladigi kaset kapagina yazdi (bana özel) "mavileseydin.. mavileseydin.. geçeydin.." gerisini sen getir dedi... simdi devamini getiriyorum.. yillardir bir kapinin önünde bekliyordum.. önüm kapi ardim denizdi.. o kapiya giderken bütün gemilerimi yakmistim.. simdi yüzmeyi ögrenmenin zamani.. "mavileseydin.. mavileseydin.. geçeydin.. bogaziçinden.." basimda istanbul havasi, seni dinlemek bu sehirde daha bir güzel oluyor sevgili hasan abi.. iyi ki ayni yüzyilda dogduk.. iyi ki senden çok daha önce dogmadim.. senden çok daha önce dogsaydim eger inan ki bir yanim eksik kalirdi.. güzelim cografyamda sen gibi, senin gibi sesler oldukça bize pes etmek yok hasan abi.. içime umut veriyorsun.. iyi ki varsin.."

    iyi ki var..
  • diskografi:

    günler (1991)
    ayrılık (herkes gibisin) (1994)
    konserlerim 1 (1996)
    su türküler (1996)
    göç türküler (2001)
    sevda ateşten bir gömlek (nazım şarkıları) (2002)
    ben türküyüm (2005)