şükela:  tümü | bugün
  • osm. pseudo düşman, yalandan hasım. daha teknik tanımla "hakikatta hasım olmadığı halde, hasım imiş gibi hakim önünde husumeti kabul eden kimse."

    ismet özel'den öğrendim az önce. sscb'yi kapitalizmin icat edilmiş hasm-ı calisi olarak tanımlamış muhterem. allah selamet versin kendisine, ilahi ismet.
  • ismet özel'in murat belge ile aralarında geçen durkheim ve ziya gökalp benzerliği yahut benzemezliği meselesiyle fitili ateşlenen tartışmasında ismet özel yazdığı yazıya bu tabiri anarak başlar.

    zamanında sosyalist kültür derneği toplantılarından birisinde şevket süreyya'nın konuşmacılardan birisine tevcih edeceği sualine başlamazdan evvel şunları söylediğini yazar ismet özel:

    "ben bu soruyu konuşmacıyla zıt görüşte olduğum için değil; bir hasm-ı câlî olarak soruyorum"

    yani sual sahibi tartışmanın derinleşebilmesi adına bir hasım rolü oynayacağını önden beyan eder.

    ismet özel ve murat belge arasındaki bu meselenin nereden başlayıp nereye vardığını merak edenler önce ismet özel'in şu röportajını okumaları: 1

    sonra röportaj içinde ismi geçen murat belge'nin "ziya gökalp emile durkheim ve ismet özel" isimli cevap yazısını okumalarını (fakat o internetten bulunmuyor, isteyene şahsen gönderebilirim.)

    ve son olarak da ismet özel'in murat belge'nin şahitliği caiz değildir serlevhalı yazısını okumalarını tavsiye ederim. (ismet özel'in yazısını aşağıya kopyalıyorum)
    ......................................................................................

    "murat belge'nin şahitliği caiz değildir"

    kimdi? şevket süreyya olabilir mi? her hafta ankara’da aksatmadan takip ettiğim sosyalist kültür derneği toplantılarından birinde sorusunu konuşmacıya yöneltmeden önce şöyle demek gereğini duymuştu: “ben bu soruyu konuşmacıyla zıt görüşte olduğum için değil; bir [hasm-ı câlî] olarak soruyorum”. ve arkasından terkettiğimiz kültür dünyasında “sahte düşman” vasıtasıyla tartışmaların nasıl derinlik kazandığını eklemişti. solcu kelimesinin yüksek sesle ancak itham edenlerce söylenebildiği günlerde cereyan eden bu hadiseyi ülkemizin yakın geçmişinde henüz söz sahiplerinin ve daha önemlisi, söz sahiplerini izleyenlerin bulunduğunu dile getirmek üzere zikrediyorum. söz sahibi olmak hak edilen bir şeydi. ilgimi bir başka söz sahibinin, kemal tahir’in, kıyasıya alaylarına maruz kalmasının çektiği, şevket süreyya türkiye’de söz sahibiydi. tek adam’ı yazmıştı, ikinci adam’ı yazmıştı, üçüncü adam’ı yazmaktaydı ki, 27 mayıs 1960 sabahı türkiye’de herşey yön değiştiriverdi. değişen “yön” de, kitabın adını “menderes’in dramı” olarak değiştirdi. günümüzde, söz söyleyen zevat aramadığınız kadardır; ama şevket süreyya kadar bile hakkına istinaden konuşmayı başarmış söz sahipleri yok; olsa bile bunları teşhis edebilecek izleyici, hakk getire...

    türkiye’de kim, nereden nereye geldi? modernlik öncesine uzanmadan da bu soruya cevap vermek mümkündür. 1908 yılı bazı bakımlardan dönüm noktasıdır. bir yeni dönemden, türkiye’nin “sistem içinde” az gelişmiş bir ülke olarak yer aldığı tarihi gösteren başlangıçtan söz edebiliriz. bilhassa o tarihten sonra ülkemizde az gelişmiş ülke “aydınları” zuhur etti. onlara “münevver” denirdi. münevverler iştigal sahası olarak kendilerine öyle yerler seçtiler ki, çok geçmeden türkiye “az gelişmiş aydınlar” ülkesi haline geldi. okur yazarların omuzları üzerinde türkiye’ye dünya sistemi içinde yer açan “uhuvvet” reformları yükseldi. enverland’a enver imlâsı geldi. neler olduysa, iyi-kötü yapılan her şeye aydınlar ön ayak oldu. taraflar vardı; tarafların birbiri arasında türkiye’yle irtibatları bakımından fark yoktu. “benden sonra tufan” anlayışıyla hareket ettiklerini tahmin etmek kolayınıza gelebilir. hayır, öyle yapmadılar. hepsi, batan geminin mallarına müşteri bulmakla meşgul oldu. anlaşılan, epeyce büyük bir gemi batmıştı. 12 eylül 1980 askerî darbesi türkiye’de aydının yerine getirdiği vehm olunan işlevi paçavraya çevirdi. turgut özal’ın yanında turhan feyzioğlu’nun artık esamesi okunmayacaktır. çeyrek asır var ki türkiye gemisi yüzer görünüyorsa, bu görüntü “lumpen ıntelligentsia” yakıtıyla sağlanabiliyor. sistemin bile isteye türettiği, doğrudan veya dolaylı olarak “yetiştirdiği” bu insanlar kendilerine ister akademik çevrelerde, isterse basın-yayın piyasasında yer açmış olsunlar, samimi oldukları konuda ciddiyetlerini koruyamıyorlar; bir şekilde ciddiyet kespettikleri zaman ise samimiyetlerinden söz etmek mümkün değil.

    okur-yazar takımı kendi etti, kendi buldu, derseniz, yanıldınız. ne ekmişti ki aydın zümre, ektiğini biçmiş olsun? aydın zümrenin aşağı istikamette geçirdiği değişim onların takipçileri, hayranları eliyle gerçekleşti. bir yükselme vuku bulsaydı sebebin aynı elden doğduğunu söyleyecektik. çünkü değişim için gerekli gizilgüç takipçilerdedir. ibreyi harekete onların neyi kabul veya redd ettikleri geçirdi. tıpkı üretim birimlerini satış bölümünün yönlendirmesi gibi söz piyasası da köşeyi dönmekle şartlandırılmış takipçilerin sultasında şekillendi. türkiye’de reformların tepeden inme olduğu söylenmiştir; tepeden inmeyen reform da varmış gibi... bize lâzım olan kimin kimi tepelediği hususunda teyakkuzdur. türkiye’de çok kısa zamanda neyin tepeden indiği değerini kaybetti, tek değerli şey kimin tepeye çıktığı oluverdi. oyak aldı başını gitti; meyak kesintileri iade edildi. süreç içinde ülkemiz hakim bir pozisyon elde edebilmek için gereken her şeyi yapmaya hazır insanlarla tıka-basa doldu ve taştı. türkiye’de bir ürün olarak eleştiri göremezsiniz. türkiye’de bir tavır olarak başkaldırı göremezsiniz. yerküre üzerinde türkiye söz söyleyenden ziyade kendisine söz dinletilenlerin etkin olduğu yegâne ülkedir. paradoksal bir tarzda fâikliğine sebep olan hususiyetlerinden birincisi budur. başka bütün ülkelerde muhalefetin açtığı yolu, türkiye’de muvafakat açar. bu sebeple takipçi konumunda olanları kafeslemeyi kim başardıysa türkiye’nin hakkından gelmeyi başaran da hep o olmuştur. söz dinleyenlerin gücünden çekinildiği için türkiye’de gerçekler “malı götürenlerin” işine yaradığı kadar ve ancak o zaman ortaya sürülür veya dökülür. bugün bir bunalım içindeysek, bu bunalımı takipçilerin kendilerini üstün nitelikten kaçma suretiyle takipçi olma hevesine kaptırmaları doğurmuştur. artık onlar “hasm-ı câlî” terkibini işitmez, işitecek olsa da umursamaz. takipçi olmak soylu olmayı, bir soyu, bir boyu olmayı gerektirir. takipçilikten, takipçiliğe mahsus üstün niteliklerden vazgeçmek ise apaçık soysuzluk emaresidir. böylesi kabuller altında bu yazıyı titrek bir elle yazıyorum. hangi nitelikte insanlara seslenmek için zahmete girdiğimi bilmemenin sıkıntısı altındayım.

    zahmete girdiğimi düşünüyorum. üç yıl önce gazete yazısı yazmanın nafile bir çaba haline dönüştüğüne karar vermiş benim için, enikonu zahmetli, eziyetli bir iş... bakın, ne oldu? ağustos 2006’da, murat belge imzasıyla, ismimi başlığında taşıyan bir yazı yayınlandı: ziya gökalp, emile durkheim ve ismet özel (birikim, s.208). dergi, bu yazıyı “tartışma” bölümünde sunmuş. ne ziya gökalp, ne de emile durkheim hayatta olduğuna göre, işaret edilen tartışma murat belge ile ismet özel arasında geçse gerek. gerekli mi gerçekten? ben davet edildiğim böyle bir tartışmanın tarafı olmayı kabul etmeli miyim? edeceksem ne adına nefes tüketeceğim? derginin beş sayfasını kapsayan yazıyı murat belge benim bir iddiam üzerine yazdığını söylüyor. sunduğu yoruma göre ben, bir konuda murat belge’nin bir şey bilmediğini iddia etmişim. o da asıl benim yanıldığımı, o konuda kendisinin neler neler bildiğini göstermiş. durum buysa, oh, ne âlâ! tartışmaya mahal yok. dergi, yazıyı “savunma” bölümünde sunmalıydı. hayır, öyle yapmamış; illâ benden cevap bekliyorlar. vermezsem sahadan kaçtı diyecekler. yürürlüğe bu kadar çocukça duygular mı girmektedir? ne yazık ki öyle. murat belge kendini bir münazara jürisi önünde imiş hissiyle doldurarak yazmış yazdıklarını. münazara jürisi dediysem, bunu hayali bir şeyden bahsetmek için yapmadım. artık, yalnız türkiye’de değil, bütün dünyada okur diye adlandırılan kalabalık, yazılan şeyler boş bir gevezelik olmadığı taktirde asla okumayacak olan bir güruhtur. yazı dünyasının hiyerarşisi kasıtlı olarak yok edildi. beteri de gecikmedi: bir zamanların takipçileri kendilerine duydukları saygıyı kaybettiler. nicedir yazı dünyasına “tribünlere oynamak” tavrı hükmediyor. bu furya beni de sürüklesin mi?

    boşuna alınganlık göstermiş, 1966 yılından beri tanışıklığım olan, murat belge. ortada bir iddia filan yok. kitaplık dergisinin 94 üncü sayısında yer alan söyleşide asla iddia etmemiş, sadece ikaz etmiştim. dikkati hak ettiğine kanaat getirilirse yerinde bir ikaz olarak kabul edilebileceği halde sözlerim bir infiale gerekçe kılınmış; sözlerime bir imtiyazın ilgası, bir muafiyetin iptali, bir masuniyetin ihlâli yükü bindirilmiş. güya ben murat belge’yi tahkir etmişim. murat belge tahkir edildiğinden öylesine emin ki, benim yaptığımın küstahlık olarak adlandırılmasını istiyor.

    murat belge beş sayfanın iki buçuğunu “...ziya gökalp/durkheim ilişkisi üstüne (...) verilmiş yargıların bir özetini aktar...” -maya ayırmış. verimsiz bir çaba! boşuna gayret!

    ben, hiç kimsenin böyle bir ilişkiden bahsettiği yok, demedim. bilakis, bu sözleri hep duyarız; ama bu ilişkinin düşünce dünyasında sağlaması yapılmamıştır, dedim. aktardığı alıntılar vasıtasıyla murat belge “cümle âlemin dediğini, bir de ben söylemişim, çok mudur?” der gibidir. halbuki, akla yakın olan benim yaklaşımımı, tanıdığım, utanmasını bilen murat belge’nin destekleyeceği idi. desteklemiyor, çünkü çekilen “münazara” kur’asında ona bir tezin savunması düşmüş; gereğini, görevini yapıyor. üstelik buna benim onun yanlış düşündüğünü ve bir şey bilmediğini iddia ettiğim gerekçesini ilâve ediyor. murat belge’ye “atatürk kimdir?” diye sorsalardı, o da “vatanımızı kurtaran dahidir” diye cevap vermiş olsaydı; bu cevap üzerine benim “doğrusu merak ettim: murat belge nasıl şahit olmuş vatanımızı kurtaran dahinin atatürk olduğuna?” diyecek olsaydım, benim sözlerimden vatan kurtarma konusunda murat belge’nin yanlış düşündüğü ve bir şey bilmediği iddiası mı anlaşılır?

    başarısız bir münazaracı murat belge. savunmasını göze batar açıklar vererek yapmış. onun beyanlarından sarih bir tarzda anlaşılıyor ki:

    1) ziya gökalp’i ziya gökalp yapan başlıca kitaplardan türkçülüğün esasları veya türk medeniyeti tarihi gibi kitaplarda durkheim referansı yoktur. her ne kadar kendisi tao’culuktan bahsederken durkheim’ı anmadan edemese de!

    2) ziya gökalp ile emile durkheim arasında bir metodolojik birlik, ahenk yoktur. “durkheim mektebinin objektif usullerine bağlı kalma” -yan, bizzat ziya gökalp’tir.

    3) durkheim’in terminolojisine ziya gökalp’te rastlanmaz. “anomi” gibi kavramlara yer verilmesi şöyle dursun; “ma’şerî” gider, “millî” gelir.

    ne gam! bütün bunlar ismet özel’in hayretlere düşmesini haklı çıkarmaya yetmez.

    ne demiş ismet özel? durkheim’ın her söylediğinin ziya gökalp tarafından kabul edildiği hükmünün bir efsane olduğunu söylemiş. münazaracı beni geriletmek için çırpınsa bile, bu efsaneyi ikrar etmekten bin pişmandır: “...en çok durkheim’dan etkilenmiştir” demiştim; diyor. “...durkheim’ın özgün olamamış bir izleyicisi olduğu...” nu söylüyor. gökalp/durkheim ilişkisini, sovyet akademisyenleriyle brejnev arasındaki ilişkiye indirgiyor, vs... hasılı, murat belge’nin tavrı procrustes’in tavrından farklı değil: kısa geldiyse çekiştireceksin, uzun geldiyse kırpacaksın.

    mâlûmâtfürûşluğun tökezlediği çok yer var. “... bir tek ismet özel (ve gerçekten, bir tek o)... italikle dizilmiş kelimeler, sözüm ona, istihzada ne kadar haklı olduğunu gösterecek!

    ne istihza konusu olmaya tahammül edebilirim, ne de müstehzi görünmeyi ahlâklı sayarım. benim emile durkheim ile ziya gökalp arasında hangi yakınlıklar olduğunu keşf etme çabası göstermem, ziya gökap hakkında bir sonuca varmak için aracıları ortadan kaldırmak isteyişimin bir uzantısıydı. okuduklarım beni durkheim sosyolojisinin mücrimlere bilim katında bir bahane bulmaya dönük olduğu sonucuna ulaştırdı. günümüzde durkheim’ın yaptığına çok benzeyen bir şeyi antony giddens yapıyor. durkheim fikriyatında hayat bulan şeylerin ziya gökalp’in insanları iknaa gayret ettiği şeylerle bir alakası yoktu. ikisi arasındaki irtibat, ikisinin de kollarını “verili şartlarda” toplum mühendisliği mesleğini icra etmek üzere sıvamış olmalarıydı. kabbalisme de aynı sebepten bulaşmış olmalıydılar. karl marx ve c. wright mills ise mücrimlerin önce teşhis, sonra da takbih edilmesini istiyordu. işte, bu görüşlerimi aktarır aktarmaz bir ahbabım şunu söyledi: “tevekkeli değil, ziyaeddin fahri fındıkoğlu strasbourg’da gökalp üzerine yaptığı doktora savunmasında jüri üyesi profesörler ziya gökalp’in gerçekte ne dediğini bilmediklerini; ama durkheim’in dediklerine vukufiyetleri nispetinde ikisi arasında bir yakınlaşmadan söz etmenin yerinde olmayacağını ifade etmişler”. ben, bu sözleri işitene kadar, strasbourg’taki profesörlerin fikrinden habersizdim. onlar da iki isim arasında kalakalan fikrî boşluğu keşfetmek için beni beklememişler. doktora savunması sırasında neler konuşulduğunu merak edenler şuraya bakabilir: [prof.dr. coşkun değirmencioğlu, mektuplarda ziya gökalp ( türk yurdu, sayı:103, mart 1996)]

    ziya gökalp’in kabbalist olduğunu ilk söyleyen de ben değilim. bunu bir çok yerde tekin alp (moiz kohen) vurguluyor. meraklılara “google” yardımcı olacaktır. yine de murat belge’nin gerekli şeyleri anlatabilmek için kendilerine yardımcı olunamayacak insanların bulunduğuna örneklik etmekten geri durmayacağı görüşündeyim. şecaat arzederken kendisini okuyanlara münazara edebilmenin iyi hazırlık gerektiğini telkin ediyor. münazaraya iyi hazırlanmanın içine şartları sadece kendi gücünü sergileyebilecek şekilde ayarlamak besbelli ki girmektedir. benim hangi sözlerime cevap veriyor murat belge? adı hangi pasajda geçtiyse orayı alıntılamış. doğru yapmış diyeceksiniz. öyle yapmasaydı yazısını yazamayacaktı. bakın, yaptığı alıntıyı içeren paragrafın başı ve sonu nasıl: “türk aydını” ibaresi bir abartıdır. her gün türk topraklarıyla türklerin birbirlerine ne kadar ince bir pamuk ipliği ile bağlı olduğunu daha açık görebiliyoruz. (...) türklerin anayurdu orta asya diyorlar. bu, tıpkı durkheim sosyolojisinin ziya gökalp tarafından temsil edilmesi gibi bir şey. parantez içinde üç nokta, beş sayfalık yazıyı yazdıran sözlermiş gibi sunuluyor. parantez içindeki üç noktada “namaza yaklaşmayın” yazıyor. parantezin dışında yazılan ise “sarhoşken”... yani sözlerim benim asıl neyi gösterdiğim zikredilmeden bir değerlendirmeye taabi tutuluyor. şimdi anladınız mı benim sözlerimden murat belge ve kabilesinin niçin rahatsız olduğunu?

    anlamadıysanız, murat belge ile yoldaşlıktan epeyce istifade edeceksiniz demektir. artık siz de george w. bush’la ağız birliği edip bana ve benim gibilere islamcı-faşist diyebilirsiniz. siz de “trabzon’da, şurada burada, “vatan millet” diye sokakta adam linç edenlerle, daha genel olarak papaz öldürenler veya sivas’ta adam yakanlar” ın, yahudilerle ne ilgisi olduğunu anlama”yacaksınız. zaten, “anlama”nız da “gerekmiyor”. siz, elinize ne kadar net geçiyor ona bakın.

    ben bu yazıyı yazma sıkıntısına, türkiye’nin güme gitmesi için uğraşanlar karşısındaki savaşın ne yapıp yapıp verilmesi gereğine inanmasaydım, girmezdim. yazdıklarımın sansasyon düşkünü düşük zevat dışında kimin işine yarayacağını kestiremiyorum. nasıl adamın içine kapatıldığı parmaklıklara âşık olması, onu mahkûmiyetten kurtarmazsa, türkiye’ye türk milletinin esaretinden gayet memnun çevrelerin el koyması da türkleri esir bir millet olmaktan çıkarmayacaktır. çoğunluğun lisân-ı hâl ile bana “canım, âlemde bir esir biz miyiz ki, bunu kendine dert ediyorsun?” diye sorduğunu bilmez değilim. bilmek istediğim azınlıkta kalsa bile, bir avuç insanın esareti sona erdirme kararında ısrar edip etmediğidir. büyük merakım budur. dikkat etmediniz mi, bu ülkede insanlar birbirlerine “türkiye için senden bir beklediğimiz var” demekten çok uzaktadır. çoğunluk benim dert ortağım değil. çoğunluk sırça köşkte oturuyor. mekânlarının küçücük bir taşla mahvolacağı korkusuyla yaşıyor hepsi. mümkünse kimseye sataşmadan nasıl mesafe kat edebilirim derdinin şaşkına çevirdiği insanların kendilerini “normal” saydıkları bir âlem içindeyiz.

    batılılaşmayı yükseliş gibi algılayan bir türkiye’de hangi alanda, hangi düzeyde olursa olsun batılılardan herhangi birinin bayiiliğini kapmak kârlı bir ticaret olageldi. öyle ki, bir zamanlar sinemamızda (?) türk eddie constantine’i orhan günşiray’ımız vardı. ziya gökalp’in emile durkheim markası vurunmasının bu derecede masum algılanması büyük bir sefaleti doğurdu. türk milleti kuvveden fiile türkçe ezanla geçmiş siyasi bir programın yükünü hâlâ üzerinden atamamıştır. milliyetçilikle, milliyetçilik diye yutturulan ve semeresi türklerin esaretiyle sonuçlanan şey arasındaki farkı algılayamamış insanlar nereden icazet almış olurlarsa olsunlar karanlıktır.

    merdivenşiir dergisi- eylül-ekim 2006- sayı:10