şükela:  tümü | bugün
  • bir kısmı için;

    hasta can derdinde iken, hastaya kaygılanmaktan başka hiç bir numarası olmayan; acil serviste ve özellile çocuk polikliniklerinde sürekli ayak altında dolanıp sorun çıkaran güruh.

    bunlar en kuzu kuzu duruşlarını ameliyathanenin önünde beklerken kesilirler. çünkü işin içine 'bıçak' girdi mi, hastalık "çok ciddi, ameliyata aldılar" seviyesindedir.

    ama çocuk doktoruna gelince hasta yakını "bizim köyde bir kocakarı var, boku kaynatıp içsin geçer deyo" moduna geçer. bu, bıçaksız diğer doktorlara da tatbik edilir.

    doktor asık yüzlüdür, doktor yeterince ilgilenmemiştir, doktor soruya az cevap vermiştir, doktor hastalıktan anlamamıştır (oha!), doktor insan değildir köledir, doktor günde 70 küsür hastaya bakarken en çok zamanı bunların hastasına ayırmalıdır...

    ama önce muayenhaneye gitti ise.. para bayıldığı için.. offf...ne mükemmel doktor ne harika baktı ne güzel güldü bize... o sebeple çoğu doktor bilir ki; hasta, devlet hastanesinde çalışan doktora köle gibi bakarken, para bayıldığı doktora adeta tapar.

    hasta yakınını o yüzden refakatte tek kişi ile sınırlı tutarlar. bunları üçü dördü birden bütün gün çekilmez lan.

    not: iş bu yazılanlar hasta yakınlarının tamamını kapsamamaktadır. çok iyileri de vardır, hatta iyileri çok çok daha fazladır.

    (bkz: hasta yakını terörü)
  • hastanın durumuna göre zaman zaman ölü yakınlarından daha çok ızdırap çekip daha çok perişan olan bahtsız gönül insanları.
  • tanıl bora psikeart'ın ikinci sayısında çok güzel anlatmıştır:

    bir bölümü için:

    http://www.ttb.org.tr/td/td103/20.php

    hasta yakını

    tamamıyla memleketimize özgü demek belki fazla iddialı olabilir, ama en azından “buralarda” özgül bir ağırlık taşıdığını söyleyebiliriz, bu zenaatın: hasta yakını. evet, “hasta yakını” olmak, memleketimizde bir zenaattır.

    hasta yakınının “hasta”yla ve onu kuşatan teşhis-tedavi süreciyle olan bağı, basit ve yüzeysel bir bağ değildir. etkin bir ilişkiyi gerektirir. kimi durumlarda ya da periyodlarda, tam zamanlı bir angajman ister. hasta yakını, “sağlık ve sosyal yardım hizmeti”nin olmazsa olmaz bir figürüdür. şunu bile söyleyebiliriz: hasta yakınları olmazsa, sağlık sisteminin işlemesi mümkün değildir.

    tanık olduğum bir vakadan bahsedeyim. kanser tedavisi sırasında kemoterapi uygulanan kardeşinin başında duran bir hasta yakını, hekimlerin konuşmalarına, reçetelere, prospektüslere dikkat kesilmesi sayesinde, verilen ilaç dozunun yanlış olduğunu farkeder. ortalığı telâşa verir. sonuçları ölümcül olacak bir hata yapıldığı anlaşılır, doz yeniden ayarlanır. eminim birçoklarının buna benzer hikâyeleri vardır.

    bu tür deneyimler neticesinde, özellikle mürekkep yalamışlar arasında, “hasta yakını” olmayı bir tür “çoban doktor” müktesebatına dönüştürenlere rastlanır. bunlar, tıbbî terminolojiyi ucundan kıyısından kapar, internete girer çıkar, hekimleri ahret sualleriyle boğarlar.

    bir başka tanıklık… bundan onbeş yıldan fazla zaman önce fıtık ameliyatı olmuştum. ziyaret saatinde, akrabalar ve arkadaşlar dışında, kim olduğunu çıkartamadığım birisi başıma geldi, hal-hatır sordu, havadan sudan sohbet açtı. bir süre sonra mahçup oldum, kim olduğunu çıkartamadığımı söyledim kendisine. “zaten tanımazsın” dedi: “ben ziyaret saatlerinde gelir hastalarla sohbet ederim, hoşuma gider.” biraz meczup biriydi herhalde; “hasta yakını” olmayı anonim bir uğraşa dönüştürmüştü!

    ya yakınlarının başına gelen uzun süreli amansız hastalıklarla boğuştuğu için, ya eşe-dosta yardım için yolu sık sık hastane kapılarına düştüğü için, ya da kafayı taktığı için, “hasta yakını” olmayı bir tür profesyonel bir uğraşa dönüştürenleri de biliriz. çoğunlukla, az evvel bahsettiğimiz “çoban doktor”ların “dışa dönük” tabiatlı ve çarıklı erkân-ı harp karakterli olanları arasından çıkarlar. böylelerini, bekleme odalarında, hastane koridorlarında sorguya çektikleri başka hastalara -ve onların yakınlarına!- dönük küçük çaplı teşhis girişimlerine soyunurken görürüz. başgedikli havasında, başka hasta ve hasta yakınlarını oraya buraya sevkettiklerine, ya da sosyal hizmet gönüllüleri gibi dert ortaklığı yaptıklarına tanık oluruz.

    hasta yakını olmanın “folklorik” görünümlerini bir kenara bırakıp soralım: bu memlekette “hasta yakını” olmak neden başlıbaşına bir “müessese” olmuştur?

    aklıma üç neden geliyor.

    -halkımızın daha ziyade yüzyüze ilişkiler içinde rahat ediyor olması; kurumsal sistemlerin anonim yapıları içine kişisel ilişki ağlarını sızdırmaya yatkınlığı.

    -sağlık ve sosyal yardım sistemimizin yetersizliği… aslında (“teorik olarak”) kamu görevlileri tarafından yerine getirilmesi ve kamu bütçesinden karşılanması gereken hizmetlerin, fiilen, hasta yakınlarının gönüllü katkısına ve özel bütçesine havale ediliyor alması.

    -kimse kusura bakmasın: hekim nobranlığı! aldıkları eğitimin ağırlığı, çalışma şartlarının güçlüğü vb. nedeniyle bunalan, ama onun yanında tıbbî meslek ideolojisinin loncacı yapısından sıyrılamayan hekimlerin (hekimlerin “öyle” olanlarının, diyelim!), hastayla ve yakınlarıyla bilgi ve ilgi paylaşmaya uzaklığı. bu nedenle, “hasta yakını”nın, bu eksik ilgi ve bilgiyi “koğuşturmak” üzere devreye girmek zorunda kalması…

    velhâsıl hasta yakınlarını, hem “hasta hakları” kavramının ve mücadelesinin, hem de “sağlık hakkı” talebinin öncelikli bir unsuru olarak hesaba katmak gerekiyor.
  • hastane kapısının önünde bekleyen insanları düşündünüz mü hiç?
    normalde ne kadar güçlü,gururlu, sarsılmaz, denilen o insanları, o kapının önünde hiç gördünüz mü?
    her söylenecek cümle için gözlerini dudaklarınızdan ayırmayan, sık sık boş duvarlara bakarken kaybolan. acıktığı için değil; önüne getirdikleri için, kaşığını yarı boş dolduran insanları? hepsi ayrı bir köşede gizli gizli ağlarken, "benim güçlü olup destek vermem lazım" deyip,kollarıyla gözlerindeki seli durdurmaya çalışanları? (ki bi sonraki selleri "nasılsın amca-teyze" demeye bakar.)
    içeri de "o" varsa, acizliğin iliklerinize kadar hissedildiği mekanlardır, yoğun bakım kapısının önü...
    doktorun, hemşirenin, teknisyenin, personelin arasında, ürkek gözlerle kalan, ne olduğunu anlayamayan, ne olacağını anlayamayanlar.. son dakikalarını yaşayan hasta için, "hastanın durumu kötüye gidiyor" deseniz bile bunu kabul edemeyen, sevdiğine ölümü yakıştıramayıp,üstüne üstlük "biz acaba ne zaman taburcu oluruz doktor bey" diyen insanlar...
    en değme efsaneler, basit kalır, yoğun bakım ünitesinde yapılan "son konuşmanın"yanında.. gece o bomboş koridorlarda, sadece onlar, gözyaşları ve duaları vardır. her anı bir gün, her günü bir yıl olan insanlar...
  • her ne kadar doktorlarin korkulu ruyasi olsa da,kimi kisa sureli kimiyse suresi belirsiz hastane cilekesidir.
  • dünyada meslek olarak icra edilen tek ülke bizim ülkemizdir. sağlıkla ilgili mevzuatta (kanunlarda, tüzüklerde, yönetmelik ve genelgelerde fala) sık sık atıf yapılır. anayasa'da geçmediği için anayasal meslekler arasında sayılmaz.

    küçük çocukların ebeveynleri, bakıma muhtaç anne-babaların çocukları ve karı-kocalardan birinin dışında kalan bireylere bu ünvan verilmemeli. maraza çıkarmaktan başka bi boka yaradıkları yok. hatta mümkünse 1. derece yakın dışında kalanlar hastane bahçesinden içeri sokulmamalı. benim bi akrabam çok ciddi bir ameliyat oldu. kardeşinden ve çekirdek ailesinden başka kimseye haber vermedi. enfeksiyon riski vardı. biliyordu ki ameliyat duyulursa gerek hastane odası, gerekse de evi (taburcu olduktan sonra) hasta yakını kılıklı ziyaretçilerle kaynayacaktı. enfeksiyon kaparsa ölüm riski bile vardı.

    avrupa'dan örnek vermek de adettendir. almancı köylüm anlatıyor. almanya'da işyeri amirine "benim köln'e gitmem lazım, kardeşim trafik kazası geçirdi, ağır yaralı" gibi bir şey söylesen amir "sen doktor musun, gidip de ne yapacaksın, ne faydan olacak" türü bir gerekçeyle izin vermiyor.
  • bazen ekstramaganda olan insan tipi.
  • hematoloji-onkoloji hastalarının yakınıysa sıklıkla hastane içinde kıdemli olup sağlık ekibinin bir parçası haline gelmiş sayılabilir. candır, canandır o zaman, doktorun hemşirenin en büyük yardımcısıdır.

    bazen, karısını sevmeyen koca misalinde olduğu gibi, ölmek üzere olan ve acı çeken hastasını dövmeye kalkan versiyonlarına denk gelinmişliği vardır, iki yumruk geçirilesi, doktordan hastayakınına hasta adına şiddet uygulanasıdır.

    daha basit bölümlerde, ölmek üzere olmayan hastaysa, hasta yakınlarının hepsini at çöpe, bir işe yaramaz, sadece aynı şeyi tekrar tekrar sormak için yanınıza gelir, kafa ütüler, ölmek üzere olan başka hastalara yardım edebilmenizi de engellerler. o yüzden, mantıken, böyle hastaların yakınlarına refakatçi kartı verilmez (bazı hastanelerde önüne gelenin içeri girmesine izin verildiği için böyle bir şansınız olmayabilir tabi) zaten böyle bir durumda hastayı hastaneye yatırma sebebiniz yakınlarından da korumak olmalıdır.
  • hasta ve birinci derece yakınları yokken gelip bilgi almak isterler, olmaz denilince saldırganlaşırlar, "ne demek kardeşim, torunum, teyzem, amcam, yeğenim..... durumunu öğrenmek istiyorum, en doğal hakkım bu. anlat..."
    en doğal hakkı değildir. aksine mahrem bir bilgi istemektedir. anlatmam ve illa kavga çıkar, biraz önce olduğu gibi. gereksiz can sıkıntısı.
    oysa tecrübedir bu, bazı ebeveynler başkasına bilgi verilmesini istemez ve bilgi veren doktoru haklı olarak ezerler, bunlar yaşanarak öğrenilmiştir ve aklı olan hekim aynı çukura tekrar düşmez.

    popüler kültürden örnek: öyle bir geçer zaman ki dizisi, cemile gebedir, mide kanaması yalanıyla hastanede yatmaktadır, carolin çakalı doktora gidip neyi olduğunu sorar, aptallık abidesi doktor da dul bir kadının mide kanamasından değil gebelikten dolayı yatmakta olduğunu anlatır: sonuç, abovvv, karı hamileymiş, vay orospu...

    yani neymiş? hasta yakını olman zerre umrumda değil, masama değil yumruk kafa da atsan hasta hakkında bilgi vermeyecem sana. zorlama.