*

şükela:  tümü | bugün
  • bugün modern tıbbın ve modern mimari anlayışın, tuhaf bir tuvalet kabininde yarı çömelik bir vaziyette, bacaklarımın arasından sarkıttığım ellerimle beklemekte olan bana cevabını vermesi gereken iki temel soru var:

    1) tıp alanındaki binbir türlü teknolojik gelişmeye rağmen neden ben bir tahlil vermek için hala ucuz pastanelerin keşkül kaplarına benzer bir plastiğe sıçırtılıyorum?

    2) ev tasarlarken, toplu konut yaparken her şeyi alabildiğine basite indirgeyen sevgili mimar arkadaşım, niçin bu hastanenin projesini yaparken sistine şapeli’ni, efendime söyliyim selimiye camii’ni yapıyormuşcasına gaza geliyorsun?

    ayrıca her şeyden önce, ben sol gözümde arpacık şikayetiyle geldim neden sıçıyorum ulan? kendime bile hissettirmeksizin gözüme sıçabilen bir adamsam tahlilden önce psikiyatri servisine gitmem gerekmez mi? buna izin verecek bir kemik yapısına sahipsem bir dahiliyeciye görünsem iyi olmaz mı? yok! resmen bir göz doktoru, arpacık şüphesinin ardından gayta tahlili istedi işte. ona gayta tahlili veremeyeceğimi zira 3 giga gayta kadar sınırlı bir insan olduğumu ve bu sınırı lost indirerek doldurma tercihimi anlatmaya gayret ettim lakin olmadı. (ne denli kötü olursa olsun kelime esprilerinden vazgeçmeyen canlara buradan selam ederim) doktorun mikrobiyoloji laboratuarına gitmem gerektiğini söylemesiyle beraber çaresiz yola koyuldum.

    rasyonel her insandan bekleneceği üzere, çevremdeki en yakın asansöre yöneldim. asansörün önünde “işte hastanelerimizdeki acı tablo” alt yazısı üzerine gönül rahatlığıyla gizli çekim görüntülerini koyabileceğimiz bir evrim öncesi abi (kendini çok ciddi bir biçimde hasta bakıcı zannediyordu bence) nazikçe uyardı beni : “hasta asansörü ilerde” . bir süre kendisine, hastalığı kanıtlanmadıkça kimseye hasta denilemeyeceğine ilişkin teorimi anlatıp sinsice doktor asansörüne binmeye yeltendimse de sonuç alamadım. “hasta asansörü ilerde” cümlesindeki “ileri”nin ne denli geniş bir kavram olduğunu bile bile yola devam ettim.

    direk söyliyim: hasta asansörünün nerde olduğuna ilişkin halen bi fikrim yok. belli bir müddet koridorlarda yaşlı bir amcanın taşaklarına bakıp yosun tutmuş tarafından en azından kuzey’i çıkarabileceğim umuduyla dolandım ve sonunda bunun makul bir fikir olmadığına kanaat getirerek profesyonel yardım almaya karar verdim. izlediğim nice porno filmdeki jartiyerli, ince topuklu ayakkabılı hemşire imajıyla zerre alakası olmayan bir çift tahta tabanlı beyaz sabonun yanına yaklaşarak “yanlış anlamayın” dedim, “vallahi kendi kakam geldiğinden değil, bilim için sıçmam gerekiyor, laba nası gidebilirim?” sabonun “b bloğa geçin” demesiyle uzaklaşması bir oldu ve yine kendimle baş başa kaldım.

    b blok, hastane evreninde çok ciddi bir efsane. uzun süredir özlemini çektiğim “bu ülkenin %99’u agnostiktir” söylemimin canlı bir kanıtı adeta, kimse nerde olduğunu bilmiyor. geri kalan %1’lik dilimden önemli bir kısım öyle bir yerin asla olmadığına inanıyor ve çekilecek olası bir filmde gargameli rahatlıkla oynayabilecek bir teyze şirinlerin işte tam olarak orda yaşadığına emin.

    sonunda hasbelkader ordan geçmekte olan bir kalorifer tesisatçısından bilgi edinebildim: b bloğa geçiş, eşsiz bir mimari dehayla zibilyon katlı hastanenin yalnızca 2 katındaki bağlantı tüpleriyle sağlanmış. en yakın tüp, genel cerrahi katında.

    şimdi tam burada bir bilgi vermek elzem: “genel müdür” ne denli yüksek bir pozisyonu anlatıyorsa “genel cerrah” onun tam tersi. nerde basur var (götte), nerde kıl dönmesi var (götte) onların ameliyatından bu ekip sorumlu: genel cerrahlar. bir genel cerrah ortalama yaşantısında 50,000 (ellibin) farklı göt görüyor. basur ve kıl dönmesinin erkeklerde daha yaygın olduğu göz önünde bulundurularak kabaca denebilir ki, bir genel cerrahın gördüğü 50,000 götün 40,000’i erkek götü. sen 7 sene tıp oku, üzerine tus kazan ve hayatın sana bu çaba karşılığında verdiği bir stadyum dolusu göt olsun, çok acı. bu yüzden genel cerrahi katından geçmek ciddi risk, sinirli oluyo adamlar.

    dolayısıyla, hafif tırsarak giriyorum kata. artık silent hill’de olduğuma en ufak bir şüphem yok. takriben 10-15 adet hasta “hafız aman diyim dikişleri attırmayalım” yürüyüşü yapıyor üzerime doğru: bel bükülmemiş, bacaklar bitişik,dizler dümdüz,ayak yerden kalkmadan sürünerek diğer ayağın 2 santim önüne getirilecek şekilde, yavaaaş yavaş. hızları saatte takriben yarım metre kadar, üzerlerinde hastane entarisi var ve göt nahiyaleri pansumanlı. en öndeki muhtemelen basurdan yeni kurtulmuş abinin elinde bir sigara var, elleri sıkmaktan sigara haşat olmuş, alnı terlemiş, “hmmpsss hmmppsss” diye soluyarak sigara odasına ulaşmaya çalışıyor tahminimce 45 dakikadır.

    böyle bir koridordan, bir adımda adamların yarım saatlik yolunu katederek hızlıca geçiyorum. tüp geçit karşımda. geçite girmemle beraber mimarın gerek pisa kulesine ve gerekse being john malkovich ‘e yaptığı o eşsiz göndermeleri hissediyorum. o iki bina arasındaki takriben yarım katlık yükseklik farkı, o kot farkının sanata kusursuz adaptasyonu ve insana bir çayırdaymış hissi veren o tatlı yokuş. giriyorum b bloğa. çoğu bitti azı kaldı diyorum.

    b blok, yamulmuyorsam mülksüzler’e atfen tasarlanmış. geldiğim yer urras’sa, burası resmen annarres, birbirinden tamamen farklı. iyi kötü oturtuğum bir koridor düzeni vardı a blokta, katların pac-man’in üçüncü levelının aynısı olarak tasarlandığını son dakikada da olsa çözmüştüm; burada ise daha farklı bir sistematik olduğunu hemen hissediyorum. etrafımda nereye gittiğini hakikaten bilircesine yürüyen bir takım insanlar var. “bazı şeyler inanmakla başlar” diye düşünerek ben de yüzüme en yol bilen ifadeyi verip koridora atıyorum kendimi…tuhaf yerlerde kesişen koridorları, ahmakça tasarlanmış bloklar arası geçişleri, bulunmaması için özenle yerleştirilmiş merdivenleriyle hastane mimarisinin ebe siken labirent ekolüne küfrede ede sıçmaya gidiyorum…
  • genelde, hastane binalarıın yapılırken değil, yapıldıktan sonra planlanması ve budan dolayı her ek ünitenin, bir başka üniteyi bölmek suretiyle hayata geçmesi sebebiyle meydana çıkmış ekoldür. başından şurası şööle olsun burası da bööle olsun die planlanan hatta benzer bi hastaneden araklanmış bi plan dahilinde yapılan hastanelerde de planlama sadece bina boyutunda kalıp, gelecek olan hasta potansiyeli düşünülmediğinden yine modifikasyonlar yapılır, yine labirente dönüşür. üstüne bi de yön gösteren tabelalar sadece orda çalışanların anlayacağı şekilde yerleştirilir ki eğlence daha da artsın. aynı hastaneye defalarca gitmiş olsanız dahi her seferinde yolu kaybetmek mümkündür.
  • marmara üniversitesi hastanesi bunun güzel bir örneğidir. bir de gata vardır ki zaten oraya allah düşürmesin.
  • - hemşire hanım doğuma giricez nerde yaaw bu hastanenin bütün ebeleri sabahtan beri???
    - doktor bey, hepsi bizim hastanenin labirent koridorlarında mahsur kalmışlar... kimisi de bilerek gitmiş oraya diyorlar, diyenlerin yalançısıyım...
  • askerde çok ekmeğini yediğim ekol. eğer bir gün asker hastanesinde askerlik yapacak olursanız ne dediğimi gayet iyi anlayacaksınızdır. zira bu ebe siken labirentler, arazi olmak isteyen asker kişiye sonsuz bir olanaklar zinciri sunar. lakin bunu ilk hafta yapmaya kalkınca harbiden kaybolmak ya da hiç ummadığınız birileriyle karşılaşmak da mümkündür. (böyle apoletleri kalabalık kişiler olabilir bunlar) bir kere kaybolup içtimaya geç kalmışlığım ve bayram arefesinde saçı sıfıra vurdurma cezası almışlığım da vardır. (affettiler ama sonra)
  • prison break adlı dizide kendine yer bulması muhtemel ekoldür.

    -adamım şimdi c blokta bir kanalizasyon deliği var ama logar kapağı hizmet binasına açılıyor
    -hey dostum oraya nasıl geçeceğiz?
    -açılın açılın ben geldim
    -sen kimsin lan?
    -bi saniye abi..şimdi ver coşkuyu elime..hah...abi siktir edin c bloku..bak şimdi şurdan revir bölümüne geçiş var. optik kameraya gözükmeden havalndırmayı kullanıp güvenlik departmanına geçebiliriz...oradan da malzeme deposu var ama şu açıdan gidersek patlarız...en iyisi elektrik dairesini kullanmak...jeneratör devresi üç dakikada bir duraklıyor o anı iyi değerlendirmemiz lazım...ondan sonra
    -abi bu kim ya?
    -türkiye'den gelmiş...ssk'da sekiz sene hademelik yapmış bu işlerin şahı olmuş piri olmuş
    -oh siktir...
  • tamamen bilinçli bir tercihtir.

    labirentte zeka testine tutulan fare misali hastalar teste tutulmakta, labirentten çıkış hızına göre "hmm bu adam topluma faydalı olabilir" ya da "ulan hala çıkamadı dangalak, bu maldan adam olmaz gebersin ibne" şeklinde değerlendirmelere tabi tutularak tedavi edilmektedir. bu sebeple gideceğiniz hastanenin planını önceden edinerek yanınıza alın, kaybolursanız hemen bakarsınız ve iyileşme şansınızı arttırırsınız...

    (bkz: komplo teorileri)
  • yurt dışındaki hastanelerde süper pratik bir çözüm getirmişler. danışmanın hemen dibinde yere her renkten büyük daire şeklinde çıkartmalar yapıştırmışlar. bir metre sonra her renkten daireler tekrar yapıştırılmış, iki metre sonra yine. ta ki bir koridor ağzına gelince mavi yeşil ve pembe gruptan ayrılıp koridora saparak devam ediyorlar diğerleri ana koridorda devam ediyor. danışmaya soruyorsunuz "xxxxxoloji servisine nasıl gidebilirim?" sevimli abla gülümseyerek cevap veriyor: mor puanları takip edin.
  • hah bizim hastane burasi diyecektim ki birisi sobelemis zaten.
    (bkz: haydarpasa numune hastanesi)

    bir de baska koridorumuz var mesela soyle ortaya cıktı.su an kullananlar icin cok mantıksız ama.

    yer seviyesinde bir kat dusunun.pencereler acilin odaları olsun.o odaların ortasındaki koridordan da insanlar sanki istiklal caddesi gibi gecsin gitsin.bu durum sadece calısanları ve hastaları rahatsız etmesine ragmen hic cozum bulunmasın.
    sonra bir gun o acil kapansın orası uroloji servisi olsun.girisi cıkısı kapatılsın.aradaki koridordan gecenler icinse dahiyane cozum bulunsun.sıkı durun.

    pencerelerden ileriye kazıklar cakılsın uzeri de kapatılsın bir tunel yapılsın.artık o odalardaki hastalar pencereyi acamıyor acarlarsa da tunelden gelip gecenler odayı goruyor.hayır allahtan kadın dogum degil de uroloji servisi oldu.