şükela:  tümü | bugün
3133 entry daha
  • güneşli bir sonbahar günü, sevgili ile kadıköy'deki bir kütüphanede buluşulup, akşama kadar beraber ders çalışılacaktır.

    sevgili kartal'dan yola çıkıp haber veriyor. hazırlanıp bir müddet sonra ben de çıkıyorum, şişli'den. metrobüse gidip pasomu temas ettirdiğimde içinde hiç para kalmadığını fark ediyorum. cüzdanımı açıp baktığımda içinde yalnız 5 lira kaldığını görüyorum. koyuyorum pasoya, inince bir atm bulup para çekerim diyorum. haritalardan atm'yi bulup hemen işimi görmek üzere kartımı takıyorum. hesabımda yeterli miktarda para bulunmasına rağmen çekemiyorum bir türlü. bankaya telefon açtığımda hesabımda bloke olduğunu, hesabımın bulunduğu şubeye gitmeden herhangi bir işlem yapamayacağımı öğreniyorum. gitmek istesem de gidemeyeceğim çünkü pasodaki para yetmeyecek, ayrıca geç olacak.
    cebimde birkaç lira bozukluktan başka para yok, karın aç kütüphaneye doğru yürümeye başlıyorum düşüne düşüne. ilişkimizin ilk zamanları henüz, belli etmek istemiyorum ona durumu. bir süpermarkete girip çiğ köfte alıyorum bir paket. ayran almaya param yetmiyor. gidiyorum kütüphaneye, sevgili gelmiş ders çalışmaya başlamıştır bile. biraz oturduktan sonra bir şeyler yiyelim diyor. çantamın gözünü aralıyor çiğ köfteyi gösteriyorum. gözlerinin içi gülüyor, o kadar içten bir şekilde memnuniyetini belli ediyor ki, saatlerce göz kırpmadan o güzel yüzünü seyretmek istiyorum. kendine almadın mı diye soruyor tüm tatlılığıyla. gelirken açlıktan dayanamayıp yediğimi söylüyorum. dışarı çıkıyoruz, ayran istiyor ama bana da söylemiyor. o kadar naif. çekiniyorum, ona içecek istediğini sormadığım, dahası koşup alıp gelemediğim için. en sonunda beraber gidiyoruz markete. ondan uzak duruyorum. raflardaki şeylerle, başka şeylerle ilgileniyormuş gibi yapıyorum.
    çıkıp bir binanın önündeki iki basamaklı çıkıntı merdivene oturuyoruz. o üst basamakta, ben altta onun dizinin dibine oturuyorum. o yiyor, ben onu izliyor bir yandan da muhabbet ediyoruz. biraz buruk, çokça mutlu hissediyor, iliklerime kadar onun sevgisini hissediyorum.

    akşama kadar bir şekilde kütüphaneden çıkmadan idare ediyorum durumu. çıkıyoruz, sarılıp çok güzel birer öpücük kondurduktan sonra birbirimize yoluma koyuluyorum.

    bugünlerde yıldönümü ayrılığın. o merdivenin önünden geçerken, onu ve o güzel günleri özlemle yad ediyorum.
  • oyuncak trenleri çok severdim. çarşıda oyuncakçıların önünden geçerken babamın elini daha bir sıkardım hatırlatmak için. hiç almadı, alamadı büyük ihtimalle.

    bir gün babam, tellerle 5-6 tane ateş tuğlasını birbirine bağlayıp, kumun üzerine bir hat yaparak beni oynatmıştı.
  • sene 1991. valide, peder ayrılmış. ikisinin de işi gücü yerinde ama ayrılık süreci, tekrar ev tut vs derken sıkıntılı zamanlar yaşıyorlar.

    her neyse valide beni işe götürmüş, bakacak kimse yok. izmir sıcağı ortalık yanıyor. şehiriçi ulaşım o zamanlar da rezalet. otobüs durağındayız. çocuğum tabi ses çıkarmadan bekliyorum, uslu bir çocuktum tutturmam, isteklerim olmazdı. ne kadar bekledik hatırlamıyorum, sonra annem döndü "seni artık duraklarda bekletmeyeceğim" dedi. ne demek istediğini anlamamıştım.

    birkaç gün geçti, borç harç eski püskü bir kartal almış. ne kadar sevmiştim o arabayı.

    sonra durumlar düzeldi, bunlar buruk anılar olarak kaldı, iyi arabalar alındı ama hiçbiri o mutluluğu yaşatmadı.

    allah kimseyi gördüğünden azına alıştırmasın.
  • yıl 2003 annem ile babam ayrılmışlardı. ananem oldum olası babamdan nefret ederdi onun çocuklarıyız diye bizi hep hor görmüştü, dayım eşinden ayrılmış yaşıtım olan 2 kızıyla, ben, kız kardeşim, annem ve ananem ile aynı çatı altında yaşıyoruz. o sene kış çok soğuk geçiyordu bir montum var kocaman içinde kaybolduğum birde botum. öyle soğuk ki bazı zamanlar gece yatarken bere takıyorduk. dayım ve annem çalışıyor ananem ise emekli maaşıyla eve katkıda bulunuyordu. eve helva alınsa ananem onu dörde böler herkes hakkını sadece yiyecek derdi. annem maaşını aldığında hepsini ondan alır her gün sadece yol parasını verir 5 kuruş fazla vermezdi işte böyle bir kadındı o. neyse bir gün hep beraber kızılay'a indik kuzenlerime mont bakıyor ananem, dayımın maaşına bir gün el uzatmadığı için kuzenlerim gayet iyi montu, ayakkabısı vardı ama sonuçta o en sevdiği oğlunun kızlarıydı biz ise sevmediği adamın kızları neyse ben gözünün içine bakıyorum bir sakız dahi olsa alsın diye umursamadı bizi tabi. eve dönünce hevesle yeni aldıkları mont ve kazakları gösterirken buruk bir tebessümle izledim. zaman geçti yaz oldu ben hala bot giyiyorum su savaşı yaparken botun tabanı koptu ben ağlıyorum ayakkabım yok ne yapacağım diye ama kimseye de bu yüzden demiyorum gurur ya bu. neyse o kadının yaptığı çok şey var ama işin karmasına geleyim. yıllar geçti ailem tekrar birleşti, ben çalışıyordum, durumunuz iyiydi ve ananem felç geçirdi ona biz bakmaya başladık annemin annesi dedim aldığım maaşı eve bırakmaya başladım o çok sevdiği torunları bir kez çiçek bile alıp gelmedi. yarın ölümünün üzerinden tam 6 yıl geçmiş olacak yattığı yer cehennem olsun. bana yaşattığı travmaların haddi hesabı olmadı.
  • çoğu erkek gibi küçükken futbol oynamayı çok severdim. cidden de iyi oynardım, mimar sinan mahallesinin en yetenekli çocuğuydum. mahalle maçlarında 3 yaş büyük abimlerin jenerasyonuyla bile maçlara çıkar ve bir şekilde maça damga vururdum.

    ancak ayaklarımın taraklı olmasından ötürü sürekli ayakkabım yırtılırdı ve tabi anneden, babadan fırça yerdik. dövmezlerdi ama kızarlardı ve yaşadığım yerdeki çingene çocukların kullandığı kara lastik ayakkabı almakla tehdit ederlerdi.

    çözümü ayakkabılarımı kendim dikmekte bulmuştum. erkek başımla 10 yaşında iğneyi ipliği alıp yırtılmış eski ayakkabılarımı dikiyordum. önce 1 saat ayakkabı diker sonra dışarda o ayakkabılarla dayandığı kadar futbol oynardım.

    30 yaşına geldim ama o günleri hatırladıkça hala küçücük parmak uçlarıma batan iğnenin acısını hala hissederim.