şükela:  tümü | bugün
3420 entry daha
  • arkadaşla birahanede takılıyoruz bir en fazla iki bira paramız var cepte, iki birayla sabahı bulmalıyız hesabımız böyle kolay.
    ilerleyen saatlerde yanıma kadar sokulup iş olan o güzelim kıza parasızlıktan arkamı dönmüştüm halen hatırladıkça içim acır.
  • lise 2, yatılı okul.
    okul ilaçlanacak farklı ilde okumaktayım. yol parası bile yok çünkü okula gelirken sadece geliş yol parası verilmiş dönüş icin de sen git allah kerim denilmiş, allah kerim lakin arkadan para gelmemiş, biten şampuanın içine su konulmuş varmış gibi banyoya götürülüp getiriliyor elde avuçta sıfır kuruş var.
    okulun yurdu hafta sonu ilaçlanacak diye herkes yurdu boşaltacak dediler. ben ise çaresizim, ne yapabilirim yanıma okuldan bir battaniye alıp yakındaki parka gittim hafta sonu boyunca parkta kaldım. ( daha önceden 3 kez arkadaşlardan ve hocadan borç yol parası istemiştim en sonuncuda ‘yol parası bile veremeyecekse ailen göndermesinler oğlum okula’ demişti sınıfın ortasında bana arkadaş ) kimseden para isteyemiyorum, cep
    telefonu yok birilerini arayayım, 2000 lerin başı, abimi arasam okuma gel yevmiyelik çalış diyecek her zamanlı gibi.
    ilk bahar olduğu icin donmadan ve büyük hasar almadan hafta sonu boyunca parkta kaldım. bir köşede yattığım için birileri bozuk para attılar battaniye üstüne ( dilenmedim ama battaniye içinde görenler kenara atmıştı) ekmek alarak geçirmiştim.
    şu anda olduğu gibi ne zaman aklıma gelse ağlatır beni, nereden geldiğimi unutmadım.

    not: ortalama aylık 30bin gelirim var su anda şükür.
  • çok acı vermez ama ben yine de anlatayım.

    bundan 21 yıl öncesiydi. o zamanlar ege üniversitesi'nde öğrenciyim. anne emekli, baba emekli olmak üzere, ben öğrenci olmama rağmen inat ettim yurtta kalmayacam diye, 3 arkadaş bornova özkanlar'da evde kalıyoruz. ama işte çok da olmuyor yani, yorgan ayağı pek örtmüyor. makarnaya abanıyoruz, ucu ucuna yaşıyoruz. senin etin ne, budun ne ki evde kalıyorsun? neyse ki bizimkiler ses etmeyip beni olabildiğince idare ediyorlar.

    ramazan bayramı için 1 ay öncesinden alınmış biletimle memlekete dönücem, bir gün öncesinden cebimde zerre para kalmamış. babamın bana ek kart olarak çıkarttığı bir kredi kartı var, çok iyi hatırlarım 72 milyon (6 sıfır henüz atılmamıştı) limiti var ama kullanılabilir limit yok, çaka çaka dolu (bu arada 72 milyon lira, o zaman için babamın bir maaşına denk). nasıl olsa ramazan deyip oruca abanıyoruz. ev sahibimiz ibrahim abi ile karşılıklı dairelerde oturuyoruz, eşi türkan teyze iyilik meleği gibi bir kadın. iftar vakti, evinde misafir varken bile üşenmeyip bir sini dolusu yemek getiriyor her akşam bize. o da olmasa açlıktan öleceğiz. öyle kötü durumlar.

    o hafta, yola çıkmadan lazım olur diye para yollamışlar ama çoktan ezilmiş o para. kendimce plan yapıyorum;
    ramazan nedeniyle, ilk molayı iftara denk getirmek için otobüs normalden daha erken kalkıyor. evden bir paket bisküvi götürür, orucu onunla açarım. moladan sonraki ilk serviste kek dağıtılır, onu geceye saklarım. ikinci molada keki yer, mola sonrası çay içer, yeni keki de götürürüm, sabaha kadar tok tutar beni. üçüncü mola zaten sahura denk geliyor ama ben seferiyim, oruç bana farz değil, yarın oruç tutmam. molada uyanmaz, sabaha kadar da uyursam sıkıntı yok.

    her şey tamam ama denklemde hatalı bir hesap var: tuvalet.

    otobüslerde tuvalet yok. durduğumuz mola yerlerinde de -biri hariç- tuvaletler paralı. izotaş daha açılmadığı için eski terminalden bineceğim ve oraya gidecek otobüs biletim var ama ondan başka bir şey yok. cebimde son kalan para, tuvalet için lazım olan paranın dörtte biri ve yolculuk ortalama 15-16 saat sürüyor.

    tabi bu hesabı akla getirmedim ben hiç.

    yola çıktık, mola yerine varmadan ezan okundu, su dağıttılar herkes suyla orucu açtı, ben de açtım. mola yerine varmadan bir su daha istedim muavinden. sonra mola yerine geldik. kula str dinlenme tesisleri. herkes koşa koşa indi otobüsten, millet mütedeyyin, herkes oruç. saldırdılar yemeklere. ben otobüste kaldım, bisküvi tırtıklıyorum. su da var... sıkıntı yok.

    mola süresinin sonuna doğru bir şeyler kıpırdanmaya başladı. iki bardak suyu dayayınca böbrekler fazla mesai yapıp mesaneyi doldurmaya başladılar. o an işlerin karışacağını fark ettim ama artık çok geçti.

    yola çıktık. ikinci molayı vereceğimiz birkaç alternatif var afyon'da. birinde tuvalet beleş, diğeri paralı. içimden nasıl dua ettiğimi tahmin edersiniz elbette. ocak ayına denk geldiğimiz için kalorifer cayır cayır yanıyor otobüste. boğazımız kuruyor, susuyoruz. istemeye istemeye su içiyorum... sonra ne oldu? tuvaletin paralı olduğu yerde durduk. bu arada yol için yaptığım hesapları aynen yaptım. ilk moladan sonra çayı içtim keki sakladım. çay, su falan derken artık mesane yavaş yavaş alarm vermeye başladı.

    dinlenme tesisinde herkes attı kendini dışarı yine. sahura vakit var, yemek yiyen pek yok ama benim umrumda değil. ne yapacağımı düşünüyorum kara kara. şeytan diyor git binanın arkasına, sal gitsin ama yapamıyorum da. yediremiyorum kendime.

    mola bitti, bindik otobüse. diyorum ki "uyu, uyursan hissetmezsin". vurdum kafayı başladım uyumaya. aradan zaman geçti, sahur için durduk. hiç bilmediğim bir tesis. bir an içimde bir umut uyandı ve attım otobüsten kendimi. ama tuvaletler paralı çıktı. yaşadığım sıkıntıyı kafasında canlandıramayanlar için şöyle söyleyim:

    yola çıkalı yaklaşık 12 saat olmuş, en son tuvaleti yaklaşık 15 saat önce evde görmüşüm. üzerine yaklaşık 5 bardak su, 3 bardak çay içmişim. mesane artık istiap haddine ulaşmış ve en iyi ihtimalle 2.5-3 saat yolumuz var.

    artık altıma işemek üzereyim. yani kafamda "ne bahane üretirim?" sorusuna yanıt arıyorum. ilaç kullandım ondan oldu diyebilirim, hastayım diyebilirim... bin türlü şey düşünüyorum artık ve ciddi anlamda sancılı geçiyor yol.

    bir insanın mesanesi doluyken aynı koltukta oturarak saatlerce yolculuk yapmasının ne demek olduğunu gerçekten yaşamayanın bilmesi ve anlaması mümkün değil. o halde son 3 saatlik yolu geçirdim ama nasıl geçirdiğimi bilmiyorum. sabahın köründe indik memlekete, otogardayız ve servis alıp eve götürecek. yani şöyle düşünün; hareket edemiyorum, karnım patlayacak gibi, mesanemin karpuz gibi yarılmak üzere olduğunu hissediyorum ama yapabilecek hiçbir şeyim yok.

    bir baktım, babam beni karşılamaya gelmiş. servis uzun süre dolaştırıyor diye kıyamayıp beni almaya gelmiş. otobüsten indim ve sarılmadan para istedim... alıp koşa koşa otogarın tuvaletine gittim. kemerimi çözerken altıma kaçırır gibi olduğumu hissediyordum artık, öyle kötüydüm. söylemek istemiyorum ama yirmi dakika falan işemiş olmalıyım, öyle uzun sürdü...

    sonra elimi yüzümü yıkadım, çıktım tuvaletten, gidip babama sarıldım.

    fukaralık öyle kötü bir şeydir ki, bir gece boyunca çişini bile yapamazsın yerine göre.
    lanet olsun.

    edit: şimdi düşünüyorum da, çocuksun, git muavinden veya şoförden iste, gidince veririm abi falan de, ne olur yani? ama diyemiyorsun işte, gidince onu verebileceğin de garanti değil çünkü. zor işler pampa bunlar.
  • çocukken çok utangaçtım. tanımadığım insanlara derdimi anlatamama sorunum vardı. birinden bir şey isterken ya da birine bir sorunumu belirtirken garip bir mahcubiyet hissi yaşardım.

    yedi ya da sekiz yaşındaydım, yıl 95-96 sanırım. o zamanlar otobüslerde teknolojik ekipmanlar yok. şoförün yanındaki kutuya kağıt bilet atılarak biniliyor. annem de her ay bu biletleri okula gidiş dönüşümü hesaplayarak toplu bir şekilde alırdı. örneğin 46 kere bineceksem 46 öğrenci bileti alırdı. malum 90’lı yıllar ekonomik açıdan zor zamanlardı ve biz de her türlü israftan kaçınıyorduk. her gün bu biletlerin ikisini alarak okula giderdim. neyse o gün dönüş için cebimi yokladım, elime kağıt parçaları geldi. meğer bilet yırtılmış. benim ise hiç param yok. düşündüm ben de; bileti birleştirirsem o kutudan atabilirim. diğer türlü şoföre söylesem ya da birinden rica etsem mahçup olurum. hem böyle yaparsam bir sorun da olmaz. sonuçta yine bileti atmış oluyorum. çocuk aklı işte.

    bir süre sonra otobüs geldi. bileti attım ve koridorda yürümeye başladım. sonra biri bağırdı “lan piç kurusu!” diye. döndüm, bağıran şoför tabii ki. beni yanına çağırdı, ben de gittim. bileti göstererk “ne lan bu!” dedi iki tokat attı bana. “geç lan orospu çocuğu” diyerek arkaya gönderdi. bir kişi bile demedi, “ya çocuktur bu, ne yapıyorsun” gibisinden. öyle iki tokatla arkaya doğru geçtim.

    çocuk alt tarafı; doğruyu yanlışı ne kadar kavrayabilir ki? parası olsa alır zaten bileti. gariban işte. niye vuruyorsun, hakaret edip rencide ediyorsun? çek yanına de “abicim bir daha yapma böyle şeyler, bak şu şu nedenden dolayı yanlış“ diye. iki nutuk çek, çocuk ders alsın. yok illa vuracak. 30’lu yaşlara geldim, en çok ağrıma dokunan olay budur kesinlikle.
  • akciğerime radyoterapi (ışın) tedavisi için randevu saatleri sıkışıktı. bir yandan da çalışmam gerekiyordu. çare bulamayınca gece 23.00-23.15 arasında 10 km. uzaktaki hastaneye gidip x ışınıyla tümörü yakmaları gerekiyordu.

    etrafımda çok insan vardı ama gerçek anlamda yakınlık gösteren hiç kimsem olmadı. kış mevsimiydi, 30 defa tekrar etti bu gidişler. insan içten buruluyor, zaten bıçak sırtı yaşıyorsun. artık herkese gerektiği kadar yakınım, kardeşim de dahil.

    her şey iyi gitti, iyileştim. bir daha nüksetmeyecek eminim buna. ama hayatta zor zamanlar yaşadığınız süreçlerde yalnız olduğunuz gerçeği hiç değişmiyor. *
  • ilkokul 3'teyim. bizimkilerin yeni defter alamayışı, benim de geçen seneden kalan tek bir defteri 3 4 kısma bölüp kullanmaya çalışmam, öğretmen olacak şerefsiz kaltağın herkesin içinde defteri göstererek alay etmesi ve azarlaması.
    olayın akabinde sınıftaki diğer çocukların kendi inisiyatifleri aralarında para toplayıp bana defter alması.
    bugün bile içimde yaradır. o güne kadar çok başarılı bir öğrenciydim. hiçbir zaman ilk 3ten aşağıya düşmezdim.
    o günden sonra sürekli düşüşe geçtim.

    necla yazar isimli o aşağılık kadını hala hatırlıyorum. sınıfta benden başka da psikolojisini mahvettigi başka çocuklar da vardı.
1 entry daha