şükela:  tümü | bugün
  • ilk stajında, kuşadası'nda gecenin 2sinde işe gitmişsindir. işin otelde konaklayan 2000 e yakın misafire kahvaltı çıkarmaktır.
    eksi bilmem kaçıncı katta olan soyunma odasına gidersin. üzerini değiştirirken birden elektirikler kesilir. 200 den fazla personel dolabının olduğu düğün salonu büyüklüğünde bir yerde tek başına kalmişsındır. iki adım attıktan sonra yer-yön hafızanı sıfırlarsın. her adımında bir metal soyunma dolabı karşılar seni. bağırırsın sesini kimseye duyuramazsın. tam o anda, işte tamda o anda çamarşırhanedekilerin beslediği kedinin biryerine basarsın ve o karanlıkta o kedinin çıkardığı sese öyle bir korkarsın ki kafanı vurduğun dolap sayısı ile attığın deparın şiddetini o anda hesaplarsın.

    elini burnuna getirdiğinde bir sıcaklık hissedersin. anlarsın ne olduğunu. aynısından kafanda da vardır çünkü. elin yüzün sızlar bir şekilde yere çömelirsin.. içinde elektriklerin kesildiği o ilk andaki korkudan eser kalmamiştir. ağrı ve sızıdan bunu düşünmek aklına bile gelmemiştir.
  • efendim lisede yatılı okuldayız. bayram mı neyin ole bişi var. ocak ayının 1. yada 2. haftası. memlekete gidecez. pederbeyden otobus parası istedik. 5 milyon lira falan otobus bileti de. peder bey sagolsun yolladı 5 lirayı. o gun de 31 aralik mı ne. bankamız mustakbel iş bankası. bankamatige gittim akşam. bi baktım 4.950.000 lira var. 4 bucugu çektim gerisini çekemiyorum. cunki en kucuk kusurat 500 bin lira ... ulan kaldık mı ortada. babamı arasam bi turlu. zaten yarın falan tatil. bileti alamazsam bayram oncesi biletler bitecek. armut gibi kalacaz. neyse allahtan okulda bi arkadaştan 500 bin lira borç aldım bayram donusune kadar da .... işbankasına da sove sove memlekete gidebildik.
  • vaktiyle ezberlediğim bir beyt sebebiyle kendileri hakkında sükut etmek durumunda kaldığım anılardır.

    fakir halin izhar etme! hâlık'ın bilmez mi hiç?
    âleme ihsan eden allah sana ihsan etmez mi hiç?
  • küçüklüğümde babamın sorumsuzluğu yüzünden yaşadığım onca şeyin hepsini hatırlıyorum. hiç birisine üzülmüyorum. içimi burkanlar sadece annemin yaşadıkları. ilkokula başladığımda kalemtraş alacak parası olmayan annemin, ağlamaklı ağlamaklı bıçakla kalemi açmaya çalışması. portakal istediğimde onu da alamadığı için iş yerinde tatlı olarak portakal çıktığı gibi tüm arkadaşlarının hakkını da alıp eve bana getirmesi, babamın kumar borçları yüzünden gelen hacizler sonunda sırf ben üzülüp sıkılmayayım diye, mahalledeki beyaz eşyacı salih amca'ya maaş aldığı gün peşinatı ödeme sözü vererek bir yıl içerisinde eve 7 televizyon alıp, hiç çamaşır makinesi almaması ve koca bir yıl tüm çamaşırları elinde yıkaması.
    canım annem seni o kadar çok seviyorum ki... iyi ki de boşadın onu. artık biraz da sen mutlu ol.

    dipnot: bu arada bugün acayip melankoliğim. her an ağlayabilirim. bunun entrylerime yansımasını affeyleyin.
  • kimileri pişmanlıkla harmanlanmış bir burukluk yaratan anılardır.

    uzun yıllar önce, çok uzaklarda bir üniversitedeyiz.
    pek de paramız yok üstelik. acaip birtakım işlerde çalışıp başımızı suyun üzerinde tutmaya çalışıyoruz.

    en yakın arkadaşımın bir kız arkadaşı var. çok mutlular. öyle mutlular ki, evlenmeye karar veriyorlar.
    evleniyorlar da.
    bir ev tutuyorlar. ama eşya yok. yerlerde minderler var, o kadar.
    üçüncü bir arkadaş, kiraya yardımcı olmak için yanlarına taşınıyor. ama ev küçük. yatak odası olarak holde, duvarın içine yapılmış kütüphane girintisinin içine bir şilteyi kesip sığdırıyoruz. denizaltı belgeselleri gibi oluyor, ama yatacak yer sorunu çözülüyor.

    tam bu günlerde okulda bir tiyatro gösterisi için hazırlıklar yapılıyor. biz ışık mışık işlerinde çalışıyoruz.

    ve aklımıza (tam olarak kimin aklına geldiği önemli değil, kollektif bir çaba diyelim) sahneye konulacak oyunun dekoru geliyor.
    son provalara kadar bekliyoruz. en sonuncusu kostümlü prova, tüm dekor da tamam.
    oyun bir evde geçiyor. daha doğrusu yemek odasında.

    son provadan sonra gece en hain planları yapıp gizlice binaya giriyoruz. tüm eşyaları büyük bir ciddiyetle demonte edip, en küçük parçalarına ayırıyoruz. hiç vakit geçirmeden dışarıda bekleyen, koltukları yatırılmış station vagon bir otomobilin içine taşıyıp, itina ile yerleştiriyoruz.

    ertesi gün oluyor. arkadaşımın evinde tüm eşyaları yeniden monte edip kuruyoruz. saray gibi oluyor ev.

    işin garip tarafı da, oyun hiç aksamadan sahneleniyor. bambaşka dekorlar ile hem de.
    arkadaşım ise, yaklaşık on sene o eşyaları kullanıyor sonrasında.
  • kimileri akabinde hoş bir anıya dönüşen garibanlık durumlarıdır.

    marmara'nın henüz kirlenmemiş ve yazın rahatça girilip yüzülebildiği zamanlarda, yaz tatilinde aileye rica minnet yalvarılıp o zamanlar daha anlamsızca kalabalıklaşmamış çınarcıkta, ben yaşlarda oğulları olan yakınlarımızın yazlığına bir haftalığına gitmek için izin koparılır.
    cebe, gidiş dönüş yol parasından az hallice üç kuruş konulur ve yola çıkılır.

    plan basittir: evin sahibi aile istanbul'a dönecek, biz de 15 yaşlarında üç velet bir hafta evde kalacağızdır.
    en başta her şey güzel gider.
    evde büyükler olmadığı için, yapıp bıraktıkları yemekler acele biter, cepten harcanan para ise, dönüş için ayrılan kısmı dahil olmak üzere üçüncü günde tükenir.
    dördüncü gün, parasızlık ve açlıkla yüzyüze gelinir.
    arka taraftaki tepelere meyve toplamaya gidilir. bir köylü halimize acıyıp bir de koskoca kabak verir bize. biz kabağa bakarız, kabak bize bakar. tamam, kabak tatlısı yapılabilir en nihayetinde, ama aç karnına adamı allah bilir ne eder o kabak tatlısı.
    elde kabak, poşette meyveler tepelerden dönerken, aşırı hızlı giden bir kamyona takılır gözüm.
    elimden sadece "yemek" diye bağırmak gelir. bağırmamla birlikte o koca kamyon, yolun ortasında eğleşen bir tavuk sürüsünün içine dalar. tavuklar sağa sola kaçışır, kamyon fren yapar, ortalık toz duman olur, ardından yolun ortasında yatan o beyaz tavuğu görürüz.
    koşa koşa gideriz yanına. biz oraya varana kadar tavukların sahibi de yola çıkar. adamın hafif bir tiksinti ile baktığı tavuğa biz de bakarız, durup dururken "helal eder misin?" derim. adam, evet şeklinde kafasını sallar.

    tavuğu hemen oracıkta kesip, tüylerini denizde yıkaya yıkaya ayıklarız. akşama ziyafet olur bize.

    ertesi gün, aklıma arkadaşımın babasının sandalı gelir. sabah erkenden balığa çıkarız. amaç, sabahtan o gün bize yetecek kadar istavrit tutup yemeği garantilemektir.
    istavrit tutmanın ne kadar bereketli olabileceğini o gün orada çarşaf gibi denizin ortasındaki sandalda sap gibi ayakta durup çapari sallarken öğrendim ben.
    akşama doğru iki kova ve bir büyük leğeni tepeleme doldurmuş dönerken, fazlasını komşulara mı versek diye tartıştığımızı hatırlıyorum.

    sahile varıp sandalı çektiğimizde ise, yan siteden bir hanım, tüm parasızlığımızı ve açlığımızı unutturacak o inanılmaz soruyu sordu bize: kaç para istavrit evladım?
    o anda beynimizde çakan şimşekleri tahayyül dahi edemezdiniz...

    elime geçen, o bildiğiniz eskiden lokantalarda filan bulunan plastik ekmek sepetini doldurup, 5 lira deyiverdim. balıklar hala canlıydı. (yetmişli yıllarda milyon filan da yoktu)
    ilk satışımızı o hanıma yaptık böylece.
    ertesi gün, ve arkasından bir sürü ertesi gün, sabahın köründe balığa çıkıyorduk. normal çapari 7 iğneli olur. biz üçer çapariyi birleştirip 21 iğneli yapmıştık gelen balığa yetişebilmek için. akşama kendimiz için bir kısmını ayırıp kalanını en yaratıcı yöntemlerle satıyorduk.
    sitelerde misafir gelen evlerin kapılarını çalıyorduk. kimse canlı balığa hayır demiyordu.
    ceplerimizde tomar tomar para ile gezer olmuştuk. çınarcık'ta dondurma ısmarlamadığımız kız kalmamıştı.

    benim bir haftalık tatilim istavrit sayesinde neredeyse bir ay süren vur patlasın, çal oynasın bir tatil oldu bu sayede.

    dönüşte, babasının sandalı olan arkadaşımın on vitesli sarı peugeot yarış bisikletini dahi satın aldım. hayallerimin bisikleti idi.
    eve de, kartal'dan selamiçeşme'ye kadar bisikletle gittim tabi. yarış bisikletiydi hem de.
  • böyle anılarda baş karakter şuna benzer sözlerden sarf eder, "o gün o yerdeki 10 kuruşu tekmelemeyecektim.."
  • küçükken kimi zamanlar babamla işe giderdim ( inşaat işleri ). babamla birlikte her dışarı çıktığımda annem yanıma gelip :" sakın yolda birşey aldırma, para yok zaten " derdi. nitekim adet bozulmadı, içimi burkan o sözü dedi. neyse çıktık evden, dolmuşa bindik. dolmuştan indiğimiz yer ile çalışacağımız yer arasında yaklaşık 1.5 saatlik yürünecek yol var. havada son derece sıcak. küçüğüm bende tabi. deli gibi susadım daha giderken. tabi babama diyemedim baba bir su alda içeyim diye, çünkü annem tembih etmişti birşey aldırma diye. gittik, işimiz erken bitti ve geri dönüş yoluna koyulduk. yine aynı yol, yine aynı sıcak, giderek artan susuzluk. babam sürekli soruyor, " acıktın mı? ", " susadın mı?" diye. hepsinede "yoo" diyorum, öyleki hayır demeye dahi mecalim yok.

    hatırladıkça içimi burkan olaylardan birisidir. babama çok az şey aldırmıştım ben küçükken, çok az şey. aklıma geldikçede gözlerim dolar...
  • dört arkadaş akşam vakti çarşıda dikilip ne yesek diye düşünmekteyizdir, toplam çıkan hasılat iki tane dönere ancak yetmektedir. hep birlikte dönercinin önüne gidilir ve orada bir plan yapılır; içeri iki kişi giricek, iki döner alacak diğer ikisi de dışarıda tok rolü yapacak.* plan iyice konuşulup arkadaşlara sıkı sıkıya tembihlenir ve arkadaşlar içeriye yollanır, bu olaylar gelişirken yanımızda park halinde olan arabanın sahibi gelmiş ve bizim konuşmalarımıza şahit olmuştur.
    iyi niyetli, hayırsever abi: ya gençler konuşmalarınızı duydum, ben de uzun yola çıkıcam şimdi, müsaade ederseniz size yemek ısmarlamak isterim.
    ascartia: yok abi biz şaka yapıyoduk, aslında paramız var bizim.. arkadaşımın babası doktor benimki de fabrikatör*ühühüü
    dönercideki arkadaşlar bırakılır ve ağlaya ağlaya koşarak uzaklaşılır olay mahalinden.
  • çocukluğumda ramazan benim için tek birşeyi ifade ediyordu oda lezzetli pidelerdi. ortaokula başladım yada başlamadım, o yaşlarımda yine bir ramazan gelip çatmıştı. artık 1 ay boyunca o sevdiğim pideleri yiyecektim. küçük olduğumdan oruç tutmama izin vermiyordu ailem. her zaman olduğu gibi bununda hafif bir burukluğu vardı, herkes oruç tutuyor, ben tutmuyordum. gün tükendi, akşam oldu. ramazanın en tatlı iftarı bence ilk iftardır. o ramazanın ilk iftarında sofraya oturduk, annem, babam ve abim. tabakları annem önümüze koydu. dikkatimi çeken birşey vardı, masada bir tek pide vardı. içimden hemen hesap yapıyordum, bana bile zor yeter bu pide diyordum. "diğerleri nerede acaba?" diyerek etrafa bakıyordum. annem o sırada babamın duymayacağı şekilde benle abime yönelerek " pide 1 tane alabildik, babanız aç. pideden az yiyin" dedi. çok küçük yaştan garibanlığa alışmış birisi olarak o an üzüldüğüm tek şey pide yiyemeyecek olmamdı. fakat bugün görüyorum, çok derin izler bırakmış o yiyemediğim pide.

    ogün hiç pide yememiştim.