şükela:  tümü | bugün
  • küçükken zengin karşı komşumuz (tabi bize göre zengindi o zamanlar) bana spor ayakkabısı almıştı. hayatımda ilk defa spor ayakkabım olmuştu. akşam 5 gibi verdi, yatana kadar evde spor ayakkabısıyla gezdim. sonra annem çıkarttırdı yatırdı. annemler uyuyunca geri kalkıp spor ayakkabıları giydim. evde 5-6 tur spor ayakkabılarla gezdim ve yine o ayakkabılarla yattım uyudum.
  • üniversitede seneler boyu sevgilimle kıt kanaat geçindik. ailelerimizin maddi durumları pek parlak değildi. fakir demek nankörlük olur ama sadece kendi kredimizle geçinmek zorunda kalacak kadar kötü durumdalardı. benim yurt, onun ev kirası, faturaları, yemek masraflarımız, defter, kitap, fotokopi vs. derken gezip tozmak, arada bir yerlere gitmek, üst baş almak için hemen hemen hiç paramız kalmazdı. devlet yurdunda günlük verilen yemek fişlerinin tamamını kullanmaz, onun yerine kantinde kullanılan patates, tost, hamburger vs. markalarından alır kenara atardım. pazar günü de bütün hafta biriktirdiğim markaları bozdurur, çayı da termosa koyup kendimizce açık büfe kahvaltılar yapardık sahilde... kafelerde çaya 1,5 lira veremediğimiz için hep termos mug'larımızda sallama çayımız ile dolaşır, küsüratlı olduğu için çekemediğimiz kartımızda kalan son kuruşlarla da yanına bimden tatlı bir şeyler alır kampüste yerdik. böyle yaşamak hiç garibanlık gibi gelmiyordu. bir daha ne zaman öğrenci olacaktık ki? ama bir gün parasızlıktan gerçekten içimi cız ettiren bir olay oldu...
    okuduğumuz şehirde pek de alışık olunmayan derece kar yağdı. sevgilimin hiç kışlık botu yok. yağmurlarda ayağı ıslanıyor ama bir şekilde idare ediyordu. ama kış fena halde bastırıpta yollarda 30-40 cm kar olunca, 3 km ötedeki evinden yürüme gelene kadar ayak sünger gibi kar suyunu çekip sırılsıklam olmuş. ben üzülmeyim diye belli etmemeye çalışıyor ama ayakları resmen buz tutmuş belli, ağlamamak için kendini zor tutuyor. dersten çıktığım gibi çarşıya gittim ayakkabı bakmaya. cüzdanımda 1 hafta daha yetmesi gereken 20 lira kalmış sadece. ama nereye sorduysam botlar ateş pahası. kışın ortasında esnaf sağolsun nasıl olsa alacaklar diye geçirebildiği kadar geçirmeye çalışıyor. cebimdeki para bot almanın yanından bile geçmiyor... çaresiz şekilde geri dönmek üzere yürürken gözüme oldukça köhne bir dükkan ilişiyor, önünde de lastik botlar... ne kadar diye soruyorum dükkan sahibine, 25 diyor. 20 olmaz mı diye sorunca kurtarmaz diyor. cüzdanı açıp gösteriyorum, bu kadar param var diye. peki canın sağolsun diyor ve kaç numara istediğimi soruyor...
    çarşıdan sevgilimin evine doğru uzun bir yürüyüş yaparken gözüm hep insanların ayakkabılarına ilişiyor. bütün kızlarda afilli afilli deri çizmeler, botlar... benim aldığım lastik botlardan ise bir kaç yaşlı amcanın ayağında görüyorum.
    en nihayetinde sevgilimin evine varıyorum. telefon edip "kapıya çık, sana bir şey getirdim" diyorum. kapıyı açıp ellerimdeki botları görünce gözleri dolarak gülümsüyor. eve dönerken sırıksıklam olan ve kurusun diye kalorifere koyduğu çoraplarını ayağına geçirip deniyor hemen botlarını. o gün gece yarısına kadar dışarıda çocuklar gibi kartopu oynuyoruz, kardanadam yapıyoruz, poşetlerle kayıyoruz; ayakları ıslanacak derdi olmadan...
    şimdi ikimizde çalışıyor ve evlenebilmek için para biriktiriyoruz. hala durumumuz pek parlak değil, ama en azından bir çift kışlık bot lüks olmaktan çıktı...
  • sıcak yaz aylarında dolmuşla denize gitmek, plajda duş olmaması sonra aynı dolmuşla tekrar eve dönmek. evde soğuk suyla hazırlanan tang . tabi anne buna haddidenden fazla su koyduğundan tadı dengelemek için atılan şeker. ulan o değilde hayat ne güzelmiş eskiden, parayla olmuyor cidden.
  • yıl 1998 yer istanbul aksaray saat 23:30 - 00:30 arası yaş 21 - 22 arası.

    küçükçekmecedeki tanıdıklarımın yanından geliyordum yenikapıda banliyö trninden inip küçük langada kiralık bekar odama doğru gidiyordum.
    hava çok kötüydü acayip bir yağmur buz gibi esen bir rüzgar, resmen it donduran bir soğuk vardı. kalın giyindiğim ve yağmurluğum olmasına rağmen kendimi eve zor attım fakat iç burkan bir tarafı yok bunun zaten ben gayet iyiyidim benim bu güne kadar unutamadığım ve hatırladıkça insanlığımdan utandıran şey gecenin o saatinde o kutup havasında ice giyinmiş sırılsıklam halde oralarda gezip kendisi otele götürecek bir müşteri bekleyen yabancı uyruklu hayat kadınıydı soğuktan titriyordu.
    çünkü bir müşteri bulmadığı sürece otel onu içeri almazmış.
    şimdi diyeceksinki e sen götürseydin, götüremezdim çünkü o kadar param yoktu, kaldığım bekar odasınada götüremezdim zira bütün bina bekar odaları idi ve içeriye kadın girmesi yasaktı, belki bir istisna yapar diye bina görevlisine sölemem hiç mümkün değildi zira bunu insaniyet namına yaptığımı anlamaktan uzak bir dangoz olmasının yanında yabancı uyruklu dedinmi direk aklında orospu ve faydalanma sözcükleri bir araya gelecekti zaten herhangi bir şekilde kabul etmeside mümkün değildi zira bina sahibi ikide bir gidip geliyordu eğer kulağına gitse çok kötü olurdu çünkü polis fark etse bina mühürlenirdi o yüzde bina sahipleri bu konulara çok dikkat ederdi.bunların hepsini düşündüm ama yapacak hiçbir şeyim yoktu yanından geçerken yüzüne bile bakamadım hayatımda ilk defa bir hayat kadının müşteri bulmuş olmasını diledim.
  • ben 3 yasinda iken yaylada ben birisinde portakal gormusum ve portakal isteyip sabaha kadar aglamisim annemde beni saatlerce susturmak icin ustunde gezdirmis
  • 1999 yılı, mecidiyeköy'de firewall yazdığımız günler. altı aydır maaş alamıyoruz. cebimde beş kuruş para kalmamış. kira ödeyecek param olmadığından ofiste kalıyorum. 1.5lt'lik plastik boş kola şişelerinin depozitosuyla kokoreç alıp karnımı doyuruyorum. yine ofiste sabahladığım günlerden biri. aşırı açım. boş kola şişesi bakındım, bulamadım. mutfaktaki buzdolabına bakmaya gittim. bomboş. sadece bir kavanoz zeytin var. açlıktan yarım kavanoz zeytin yemiştim. o kadar midem bulanmıştı ki sonrasında yıllarca kahvaltıda zeytin yiyemedim. hala da çok zeytin hastası değilimdir. o olaydan kısa bir süre sonra ekşi sözlük'ü kodlamıştım. yüksek dozda zeytinin etkisi olmuş mudur bilmiyorum.

    edit: "madem beş paran yok kola şişeleri nereden?" diye soranlar oldu. ekseriyetle üçbeş kuruş parası olan iş arkadaşlarım dışardan getiriyordu. şişe depozitolarına ben konuyordum.
  • zaman zaman açıp okuduğum, içlendiğim, hayata içerlediğim anılardır.

    (bkz: söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil)
  • garibanlıktan değil ama pederin saçma sapan hareketlerini oluşturan anılardır. daha ilkokula bile gitmiyor iken, sokakta gezen elma şekerciden yalvar yakar bir tane aldırmıştım. adam gıda boyası olduğunu kanıtlamak için o canım elma şekerini suyun içene bırakıp, tamamen erimesini izletmişti. saatler sonra sopaya takılmış bir elma kalmış ve elime tutturup bunu yedirmişti.

    çocuğum lan ben. gıda boyası falan tamam zararlı da, attığın taş ürküttüğün kurbaya değdi mi? aradan geçmiş 25 yıl, hala hatırlıyorum.
  • abimdeyim. kötü zamanlar geçiriyor. evde makarnadan başka bir şey yok. salça olarak da biber salçası. ikimiz de biber salçasıyla baş edemiyoruz. neyse yaptık. makarnanın üstünde tüm tüm, erimemiş salça parçacıkları. abim bir de tuzu basmış mı. zehir gibi makarna yedik zorla. ilginç bir gündü ne onda nakit vardı ne bende. süregelen bir şey değildi ama o gün öyle oldu işte. lan bu garibanlık anıları niye hep yeme içmeyle alakalı olur ki pmkmkfkmf.
  • 90'lı yılların ikinci yarısı. benden önceki ev arkadaşımın ki okulu bitirip önce öğretmen sonra şair olmuştur, giderken bana bıraktığı televizyonun karşısında sabah kalktığım andan itibaren çaresizlikten oturuyorum. ama karnım aç, dışarı çıkacak param yok, ekmek alacak param yok, evde yiyecek hiç bir şey yok. sigara kullanıyorum, sigaram yok. akşam üzeri bizim ali aradı. akşam için yemeğe çağırdı, annesi yanındaydı, babası vefat ettiğinden onu da getirmişti. yemek çok güzeldi, üzerine de sigara ikram etmişti kardeşim, anlamış mıydı ne?
    hey gidi günler.

    e-dıt: eklemedir
hesabın var mı? giriş yap