şükela:  tümü | bugün
  • babamin isinden dolayı trabzon' da iki yıl oturduk. sonra istanbul' a geri döndük. babam 6 ay kadar is bulamamis annem oyle derdi. sonra babam cok iyi bir maasa bir sirkete müdür oldu. özel şoförü bile vardi. cok çalışirdi babam yuzunu pek gormezdik. eve gelince kucagindan inmezdim. " bizdigim" diye severdi babam beni..haftanin bir kac gunu babam eve koli ile meyva getiriyordu. ozel soforle yemeklere gidiyorduk. durumumuz cok iyiydi. tatile bile gitmistik.kis gelmeden önce babam bizi " gencallar" a goturdu. o zaman gencallar bayagi luks bir yerdi. nerdeyse donumuza kadar butun kiyafetlerimizi yeniledik..tam o alisverisi yaptıktan bir hafta sonra babam öldü..ve annem parasını artik odeyemeyiz diye giymedigimiz butun kiyafetleri geri verdi..

    senelerce hatirladikca icim ezildi..ben de takinti haline geldi. cok calisip para kazanicaktim gencallar ' a gidip istedigimi alacaktim. istedigimi de yaptim...is guc sahibi oldugumda gencallar' in anasini aglattim..cok sukur ki artik kiyafete doydum umrumda bile degil.. ama 10 yasindaki bir kiz cocuguna, cok sevdigi kiyafetleri vermek inan ki cok dokunuyor..babasizligin acisini zaten tarif edemem. kelimeler kifayetsiz. ağlamayayım simdi.
  • içimde yıllardır kanayan bir yaradır sevgili sözlük bu.
    90lı yıllar, çocuğum, ortaokuldayım. ailenin durumu kötü, aile de herkes okul dışında yan işlerde çalışıyor, diğer birçok fakir aile gibi, işportaya çıkan mı dersin, gündüz bir işte, gece başka bir işte çalışan mı dersin.
    en çokta babamın haftanin 7 gününde, gecenin tamamı ve günün 16 saati çalışıp, sonrasında ise ancak uykuya vakti kalması koyuyordu bana.
    hiç göremiyorduk birbirimizi nerdeyse, birşeyler paylaşayamıyorduk. hoş zaten aile, kapitalizmin çarkları arasında örselenmekten, aile bireyleri arasında öyle canım cicim bir bağ kalmamıştı.
    yine de çok severdik birbirimizi ama bunu annem dışında, göstermekten ne yazık ki çok acizdik.
    neyse konu dağılmasın!
    baktım olacak gibi değil, ayakkabı boya sandığı buldum bir yerden, vurdum sırtıma, başladım günde en az 15 km yol yürüyerek kahvehaneleri dolaşmaya.
    tabii ilk başlarda pek kolay olmadı bu. sokaklarda, boş arsalarda misket/bilye oynayarak çokta nasır tutmamış ellerin ve sadece top peşinde koşmuş ayakların evrim geçirmesi pek bir sancılı oldu.
    ilk önce ayaklar nasibini aldı bu işten, normal boyutta olan ayaklar, tamda gelişim çağındayken her gün bu kadar yük altında yürümekten şimdi 47-48 numara oldular.
    ellere gelecek olursa, onların halleri daha da acınası idi, sandığın kemerini tutmaktan nasır tuttu, tabii omzumun biri de düşük.
    neyse ben böyle sabahları vuruyorum kendimi yollara, kahvehanelere dalıyorum, boyacı geldi, boyayalım abi diye masaları dolanıyorum.
    başlarda pek bir zor oldu, utanarak dolanıyorum, sigara dumanında boğuluyorum, okeyde son taşa kalan adamın hışmına uğrayıp tokat yiyorum, kahveciler itip kakıyor, polisler ise bedavaya ayakkabılarını boyatıyorlar.
    neyse gel zaman git zaman derken itile kakıla işi biraz öğrenmeye başladım. arife günleri dışında aslında öyle aman aman birşey de kazanamıyordum ama hiç değilse evin günlük ekmek ihtiyacını ve belki yanına 1-2 sebze alacak kadar birşeyler ile dönebiliyordum.
    dönmek derken, bazen okadar mecalim kalmıyordu ki dönüş yoluna (tüm dönüş yolunun nerdeyse 80-90% kadarı yokuştu, ki buda nerdeyse 6-7km ediyordu), öğrenci biletini mecburen alıyordum artık otobüse binmek için.
    işte sevgili sözlük en çok içimi burkan şey otobüste olurdu hep.
    hani çocuksun, mahallene giden otobüste elbette tanıdığa rast geleceksin. bunu bilerek biniyorsun. üstün basın kir pas, ellerin onlarca terli ayakkabının içine girmiş çıkmış, saç baş dağınık, bir kolunun altında boya sandığı, terlikler ve diğerinde ise ucuza aldığın ekmekler.
    otobüs diyorduk, hayat dersi gibi birşey otobüsün tamamı, bir baştan diğerine, sanırsın ki (bkz: snowpiercer) filmindeyiz, trendeyiz.
    otobüs tıklım tıklım, herkes yorgun argın evine dönüyor. memuru, işçisi, zengin koca peşinden koşan varoş mahalleli aşırı makyajlı kızları, çakma parfüm kokusu sinmiş onlarca beden ve fakirliğin ter kokusu.
    hepsi harman olmuş bir otobüste şehrin ücra köşesinde dört duvarların arasınaa doğru mutsuz yol alıyorlar.
    ozamanlar da şimdiki gibi akıllı telefon da yok, kitap okuyan, uyayan ve pestili çıkmış emekçi bir iki kişi dışında herkesin gözü etrafını süzüyordu.
    otobüse ilk bindiğimde, otobüs şoförünün tatsız surati karşılıyordu beni (o kadar yıl gördüğüm onlarca şoför içerisinde belki bir tanesi bile bana gülerek hoşgeldin demedi), ama sanki vebali biriymişim gibi de bakması gerekmezdi.
    sırtımdaki kirli sandık ve kolumun altındaki ekmekler ile bir yer bulmaya çalışıyordum kendime. hem ben hem boya sandığım hem de ekmeklerim kimseye değmemeliydi. kendimi sirkte ip üzerindeki cambaz gibi hissediyordum.
    kimsenin görmek istemeyeceği, sevmeyeceği, fakirliklerinin tüm suçlusu olmasa bile bu durumlarını onlara hatırlatan biri olarak karşılarında görmek istemeyecekleri bir cambaz.
    kimse ne bana bakmak isterdi ne de yanlışlıkla bile olsa dokunmak. olmaz ya, boş yer olsa, oturamazdım. sadece bir defa oturdum, bir kadının yanına, sanki koca bir bok çuvalı düşmüş yanına, bir hışımla kalktı gitti arkalarda ayakta durdu.
    zaten iki kişilik boş yer bulup otursam bile kimse yanıma oturmazdı yada ben kalktıktan sonra boş yere kimse oturmazdı, ki üstüm başım kirli bile olsa leke bırakacak gibi de değildi.
    hele ki bir defasında yaşlı bir kadına yer vermek istedim, zaten iki kişilik yerde yalnız oturuyordum, kimse gelmiyordu, bende kalktım, buyur teyze dedim ama kadın oturmadı. zaten ineceğim dedi.
    yalan söylüyordu, ineceği durağı biliyordum, daha en azından 4-5 durak vardı.
    bu nedenle otobüste bir daha asla oturarak yolculuk edemedim, ayakkabı boyacılığı yapmadığım zamanlar bile boş bir yere oturmakta çok zorluk çektim. çoğu zaman ayakta yolculuk ettim.
    bunlar elbette çocukluğumda travmalara sebep oldular ama hiçbiri beni tanıyan insanların gözlerini değil, yüzlerini değil, tüm bedenlerini başka yerlere çevirmelerinden daha beter travma yaratmadı bende.
    sadece herkesten daha düşük şartlarda emek veriyorum diye, okulda ki beraber top peşinde koşup, meyve bahçelerinde ağaçlara tırmandığımız, misket/bilye oynadığımız arkadaşlarım, okulda büyük bir saygı ile konuştuğum öğretmenim, aynı kandan olduğum akrabalarımın çoğu, evladım bana iki ekmek alır mısın diyen mahallede ki komşularımız, hepsi beni tanımamazlıktan geliyordu.
    varlığım onlara sanki acı veriyordu, ben olmasam sanki hepsi o otobüste değilde, (bkz: mercedes e serisi) arabalar ile yolculuk edeceklermiş gibi.
    görünüyordum ama görünmezdim. kimsenin görmek istemediği bir görünürdüm.
    aslında hepsi, bana değil kendi kaderlerine, yokluklarına, kötü işlerine, düşük gelirlerine, mutsuz evliliklerine, boşa harcadıkları gençliklerine yani kısacası hayatlarında istemedikleri ne varsa beni onun yerine koyup, bakmak istemiyorlardı.
    bunu çok sonraları anladım, ama ozamanlar, çocuk aklıyla bunu elbette böyle görmüyordum.
    sadece sessizce ağlıyordum otobüste, kimse niye ağladığıma aldırmıyordu bile. cesaretim vardı ve gözyaşlarımı dışarı akıtabiliyordum ama diğer herkes içten ağlıyordu. ağlamaya cesaretleri bile yoktu.
    eve geldiğimde en çok annemi arardı gözlerim. çünkü o dışarda beni görünce, yanıma gelir, saçlarımı parmaklarıyla tarardı. yüzümü eteğinin kenarı ile silerdi, ellerime bakar, silerdi. yanındakilere; oğlum bize ekmek getiriyor diye övünürdü.
    annem ellerimdeki boyayı çıkarmak için bana soğan çuvalından kese yapmıştı. kır pas boya çıkıyordu ama ellerimin derisini de kazıyordu. yıkandıktan sonra ellerim yanıyordu saatlerce.
    şimdilerde şükür, kendi arabam var, daha temiz bir işte masabaşı çalışıyorum, paradan yana çokta derdim yok. ama halen otobüslere bindiğim zaman içimi bir hüzün kaplıyor, rahat edemiyorum, gözüm saate bakıyor sürekli.
    o günlerden bugün yadigar çok şey kaldı bana; ama bir tanesi var ki içime en çok o acıtıyor.
    insanların bana öyle bakmaları, daha doğrusu bakmamaları değil, fakirlik yokluk ise hiç değil, çocukluğumu yaşayamamak ise umrumda değil.
    en çok zoruma giden ayakkabı boyacılığını son defa yapacağım günün sabahı bunu anneme anlattım ve beni uğurladıktan sonra gizli gizli ağladığını gördüm.
    o akşam eve yürüyerek geldim çoğu zaman yaptığım gibi, annem mahalleye birkaç durak kala beni bekliyordu, elinde iki tane otobüs bileti vardı.
    canım anam, beraber otobüse binelim, beni kucağına alıp saçlarımı parmaklarıyla tarayıp, gururla bu benim oğlum diye göstermek istiyordu herkese.
    izin vermedim. beni görmeyenlerin annemi görecek kadar değerli insanlar olduklarına inanmıyordum.
    annem boya sandığını aldı, elimden tuttu, getirdiğim ekmeklerden bir parça kopardık, beraber eve doğru yürüdük.