şükela:  tümü | bugün
  • bazılarının gerçekten şanssız olduğunu kabul etmek gerek. hatta bunun genetik olduğunu bile iddia edebilirim. mesela bu şanssızlık bana babamdan geçmiştir. üstüne tarlada saldıran köpeğin kafasına taşı çalan babam, köpeğin jandarma köpeği olduğunu bilmiyordu, hele jandarmanın köpeğinin de jandarma sayıldığını hiç bilmiyordu. yıllarca kolluk kuvvetlerine saldırıdan yargılandı. tamamen isim benzerliğinden birkaç kez icralık oldu. hastanede komada yatarken kaybettiler, ameliyat çıkışı yanlış servise götürmüşlerdi de üç saate yakın baygın adamlara bakmıştım cerrahpaşa’ da. belki de en büyük şanssızlığı benim gibi bir evlada sahip olması sayılabilir, bilmiyorum. babam bakımlıdır dostlarım, janti giyinir, saçlarını tarar, her gün traşını olur, her zaman fit bir vücudu olmuştur, titizdir,. el becerisi yüksektir, ortamlarda her zaman aranan adamdır, komiktir, iyi kumar oynar, arkadaşlarını iyi seçer, ticareti peşin parayla yapar. bir de bana bak! paspal, yüz sekiz kilo, sakallı, kel biriyim. çöp adam bile çizemem, etrafta ne kadar meczup varsa ahbabımdır, daha ne özelliğim varsa babamın tam tersidir diyeyim özet geçmiş olurum . yani en büyük şanssızlığı neden benim anlamışsınızdır, ağzı da bozuk olduğundan bana sövmeyi spor haline getirmiştir. ben ise yerinde söverim.

    diğer hiçbir şey genetik olarak aktarılmaz fakat benim bu şanssızlığım doğuştandır, kesin yani. hay anasını diye kaç defa sitem ettim saymadım, arada yanına hassiktir koyduğum da olmuştur.
    her şey doğduğumda başladı desem yalan olur çünkü kimsenin yapamayacağı gibi hatırlamıyorum o günleri. bizimkiler de pek anlatmazlar, zaten doğum günü bile net olmayan birinden bahsediyoruz, doğduğum günü bile sallamamışlar, aralık ayının başıydı, başka bilgi yok maalesef, hatırlamıyorlar. dolayısıyla benim anlatacaklarım daha çok kendi aklımı başıma tam aldığım dönemlerden başlamak zorunda. daha önce başıma gelenleri hatırlamadığım için önemi yok, olmuşsa olmuştur ki kesin olmuştur. bu şanssızlık bir kapı değil ki kendim açayım.

    aklımı başıma aldığım dönemse aşağı yukarı lisenin son iki yılına denk gelir, daha doğrusu ergenliğin şokundan dolayı aklımı indiği yerden geri yerine koymam diyelim. lisenin son iki yılında ise sınıf başkanı seçilmem olgunlaşmamda çok yardımcı oldu. beni aday olmamama rağmen zorla başkan seçiyorlardı ibneler, tabi bunda hocaların imzalarını süper taklit etmemin, boş derslerde müdürden izin almaya gerek duymadan çıkın bahçeye oynayın a.cıklar dememin etkisi vardır. sayemde kimsenin devamsızlık sorunu olmuyordu. müdür bizi bahçede görünce maçı durdurup sadece beni kalaylayıp gidiyordu. öğle arasında bayrampaşa sokaklarına kendimizi salarken beni duvarda paçamdan pek çok kez yakalamışlığı da vardır sayın hocamın, kazağı kafama çeker beni tanımayacağını sanırdım, her seferinde ismimle bağırır, asılarak okulun bahçesine indirirdi. diğer herkesin kaçtığını görmeden ben çıkmazdım duvara, başkandım ben sorumluluklarım vardı. en sona kaldığım için de yakalanan ben olurdum. herkes beş kaçtıysa ben iki kaçabildim. kaçmayı başardığım günlerin birinde ise kurbağa gibi çömelerek binadan içeri girmeye çalışırken, müdürün t.şşaklarına kafamı çarpmıştım. bir keresinde ise cuma günü basketbol sahasının kenarında ki ağaca yaslanıp içim geçmişti, kimse beni uyandırma zahmetinde bulunmamış sağolsunlar. uhrevi bir sesin adımı çağırmasıyla gözümü açtığımda ise bu sesin okulun hoparlöründen bağıran sayın hocam olduğunu anladım. bütün okul arkasına dönmüş beni seyrediyordu, anırarak gülmelerini söylemiyorum bile. şöyle düşünün bir istiklal marşı töreni, mikrofondan hun! hun! oğlum uyan, lan kalksana eşşoğlueşşek diye haykıran bir adam, ağacın dibinde yüz üstü uyuyan bir ergen. uyandım, kalabalığa doğru yürüdüm, o gün erken saatlerde bir şey daha olmuştu, orantısız büyüyen bedenime ayak uyduramayan pantolonum kıçımdan dizime kadar patlamıştı. bir de kıçım açıktaydı.

    oradan çıkıp üniversitenin yolunu tuttum. herkes garsonluk, kasiyerlik yaparken ben anketörlük işi yapayım, serbest serbest dolaşırım diye düşünmüştüm, ilk günüm ümraniye’ de geçecekti. sabah daha üç kişiyle muhatap olmadan pompalıların olduğu bir çatışmanın ortasında buldum kendimi. kaldırımda yürürken hem önümden hem arkamdan ateş açmaya başladılar, o an kendimi nasıl yere attım nasıl vurulmadım bilmiyorum. on dakika civarı sürdü çatışma, haberlere bile çıkmıştı, üç kişi ölmüş o gün. 2005 ümraniye çatışması yazınca çıkıyordu google’ da en son. beni arayıp nasıl gidiyor diyen süpervizörün anasına sövmüştüm bir de.

    bir sonraki işim ise amcamın alüminyum dükkanıydı. yine diğer arkadaşlar, otomasyon şirketlerinde, fabrika ar-ge lerinde çalışırken, tamamen rahat sigara içemem oralarda diye dökümhanedeydim. sabah yedi, gece üçtü çalışma saatlerim, üstelik akrabanın akrabaya ettiğini kimse kimseye etmez, hem az para alıyordum, hem de iznim yoktu. gençlik de kaynıyordu içimden bir yandan, rock’n coke un rock’n coke olduğu zamanlar, biletim vardı. ( iyi ki de almışım, hayko cepkin’ in ilk kez sahne aldığı seneydi 2006, en efsanelerden biri diye hala anlatılır) amcama durumu söylediğimde ne yardan ne serden geçti amcam, tamam git dedi, fakat oraya gitmişken hadımköy’ e şu malları da bırak, hezarfen zaten orda. malları indirdim, biraz yorgunluğun biraz da görevlilerin boş anına denk gelmemle yanlış yerden girdim. yine manzarayı tarif edeyim size, sahnede üstü çıplak, kovboy şapkalı bir adam şarkı söylüyor, kalabalık ona bakıyor, bir yandan da kalabalığa arkadan doğru bir kamyon çok amaçsızca ve yavaşça geliyor. kalabalığın arka kısmı beni fark etti, kamyonumu durdurdum, hell yeah diyerek kapıdan ayağa kalktım, tam kalabalığı kendimce coşturuyordum ki kapıdan aşağı düştüm. sıcak, yorgunluk, bir de yere düşünce tam anlamıyla beyin a.cıklaması geçirdim. o andan sonra hatırladığım otoparkta kamyonun içinde ayılmamdı, alana doğru gittim, konserler bitmiş, çadırlardan iniltiler başlamıştı çoktan. birkaç arkadaşım da burada olacaktı, gitsem mi yanlarına diye düşündüm, s.ktir et zevki kalmadı diyip o gün eve döndüm.

    bir sınav günü yine işten çıkıp okula otobüsle giderken, yanıma oturan dilenci kılıklı kadın sürekli omzuma uyuyordu, bir dürttüm iki dürttüm üçüncü dürtmemle kadınla kavga etmeye başladık, meğer kadının erkek tanıdıkları da varmış baya otobüste, ben sadece ders çalışmayla ilgilendiğimden fark etmemiştim. otuz saniye içinde baya temiz dövdüler beni, otobüsçü şerefsiz de onlarla başa çıkamayacağını anlayınca beni indirdi otobüsten. e5’in ortasında gömleği parçalanmış bir adam olarak yapayalnız kalmıştım, her tarafım da ağrıyordu.

    yine üniversite yıllarında, kendimi tam bir çapkın olarak tanımladığımdan, bir iddia uğruna az kalsın okuldan atılıyordum. uzaktaki bir kızı gösterip arkadaşlar, bu kızı ayarlayabilir misin diye sorunca tabi lan y.rraklar işinize bakın siz diyip yanına gittim kızın. yaklaştıkça, yaşça büyük olduğunu fark etmiştim ancak geri dönemezdim. uzaya yollanan bir roket gibiydim, ya yörüngeye oturacaktım, ya patlayacaktım. ne olursa olsun diyip, önce nazikçe, sonra isyanlı, son çare olarak da mağrur bir şekilde kıza teklifimi ilettim. kız ağlamaya başladı, ben uzaklaştım. fakat kızın etrafında enteresan bir kalabalık oluştu, genelde asistanlardan oluşan bir kalabalık. meğerse okuldaki asistanlardan birinin eşiymiş o hanım. biz uzaklaştık, kampüste fellik fellik bizi arayıp buldular. tam kavga çıkacaktı ki o an mafya kılıklı arkadaşım araya girdi de konuşmaya başladık. konuşup tatlıya bağladık allah’ tan.

    okulu bitirdim, askere gittim. sürgün yeri dedikleri bir yerdi. ilk duyduğum daha ben gelmeden önce ki gün tuvalette traş köpüğüyle tecavüz vakası yaşandığıydı. g.tü nasıl kollarım diye bir sigaraya çıktım, döndüğümde valizimi çalmışlardı. kırk gün aynı don atleti, aynı çorabı giydim. kırk gün çarşıya çıkarmadılar, çıksam da para valizde olduğu için yine fayda etmezdi. malum kışlada atm’ de yok. sonraki günler de uykusuz geçti, katillerle, hırsızlarla kanka olmuştum ama yine güvenmiyordum. adamın ayakta botunu çalacak kadar ustalardı. oradan dönerken yanımda panik atak getirdim, otuz kilo zayıfladım.

    bir yerde işe başladım, mahkemelik olduk. yedi yılla yargılandım.

    sonra bir gün çok yakın bir arkadaşımın cumartesi günü düğünü var diye almanya’ da cuma günü olan toplantıyı yalvar yakar pazartesiye aldırdım, şirket uçak biletinin erteleme parasını vermedi cebimden ödedim, oteli kendim ayarladım. sonra cumartesi günü düğün için yola çıktığımda, meğerse düğünün cuma günü olduğunu öğrendim.

    çalıştığım fabrikaya girerken bir kasis vardı, hep aynı saatte bir kadınla arka arkaya giriyorduk kapıdan. o kadın tam iki hafta her sabah hiç aksatmadan, ben kasis için yavaşladığımda arkadan çarptı.

    soğuktan suların donduğu gün boru patladı, sadece benim ofisimi su bastı, bilgisayarım, evraklarım gitti. aynı zamanda elektrik kaçağı da varmış, çarpıldım o gün.

    camide bile kavga etmişliğim var daha ne diyeyim. bir cuma namazına erken gittiğim için ön safa oturmuştum, arkadan bir hacı dayı gelip kalk orası benim yerim diye enseme patlattı. lan ne oluyor diye ayağa kalktım, yaka paça camiden attılar beni.

    yani, bunlar gibi o kadar çok şey var ki anlatabileceğim. hay anasını dediğim o kadar çok şey oldu ki.

    en sonuncusu ise, uzun süre acelesi yok diye açılmayı beklediğim kıza açıldım. açıldığım gün son gördüğüm gün oldu, o günden sonra hep orada olan insanı bir daha göremedim. inşallah başına kötü bir şey gelmemiştir, onun şansı bari yaver gitmiştir.