şükela:  tümü | bugün
  • bu eşiğin üstünden geçeli hatta geçmeyi bırak atlayalı, kendimin sıradan, sikko bir adam olduğumu keşfedeli çok olmuştu. kendime her pazartesi koyduğum cuma akşamını görmek hedefiyle gül gibi geçinip gidiyordum. ama işte insanoğluna fırsat verirsen tekrar bu eşiğin arkasına geçiyor birden bok varmış gibi.

    dün akşam 23 yıldır hiç değiştirmeden kestirdiğim saçlarımla ve kulaklarımdaki yanık kıl kokusuyla arkadaşlarla buluştum. sohbet, muhabbet derken sanki benim bu konularda ne kadar tırt olduğumu bilmiyorlarmış gibi bir teklif sundular bana: "bu akşam sen ne istersen onu yapıp nereye istersen oraya gidicez itiraz etmeden".

    bu teklifi bırak duymayı okuyunca bile insanın aklına neler geliyor dimi? mesela kaç yıldır aynı güzergahta otobüs şoförlüğü yapıp bir gün her şeyi geride bırakıp hayallerinin peşinden gidip kullandığı otobüsü kaçıran william cimillo geliyor. mesela 100 kilometre gidip bir bira içip dönmek geliyor. mesela lunaparka gidip her şeye binmek geliyor. mesela gece vakti denize girmek geliyor. mesela yolun ortasına oturup delice şarkı söylemek geliyor. geliyor dimi? hayal gücü bu amına koyim geliyor da geliyor aklına insanın. insanın geliyor işte ama sorun o. ben gibi davarın değil. bu tekliften sonra yaklaşık 10 dakika düşündüm ve işte o an geldi.

    - künefe yemeye gidelim!

    bu ne ya?! bu ne?! bir insana o an yapılabilecek, gidilebilecek her şey, her yer serbest bırakılmışken "künefe yemeye gidelim" der mi lan? bunu diyene insan denir mi? uzun bir sessizlik oldu aramızda. adamların da yaşama sevincini ellerinden aldım amına koyim, gözlerindeki ışık söndü. hiçbir şey demeden künefeciye gittik, yedik ve bitti. belki de hayatımın en eğlenceli gecesini yaşayacakken künefe yedik ve bitti! anlayabiliyor musunuz? anlayamazsınız...

    sonra eve geldim sözlüğü bir açtım ki ne göreyim: "4 şubat 2015 life is drunk rezaleti". "oha bu kadar çabuk nasıl haberi oldu lan insanların?" dedim allahtan olmamış ama rezalet gibi rezaletti emin olabilirsiniz.

    kurdurmayın bana hayal mayal arkadaşım. yapamıyorum, bırakın cuma akşamını görmeye 1 gün kala çay içerek bunu düşüneyim. hayali siz kurun eşiği de bana girsin!

    yalnız künefe iyiydi haa tereyağlı, dondurmalı falan ohh.
  • "affedince yorulur insan, yalnız kaldığında bir de...
    ama insanı en çok yoran şey hayal kurmaktır, olmayacağını bildiği halde..." cengiz aytmatov
  • hemen hemen altı yıl evvel bir roman yazmaya giriştim. böyle demek sözün sahibini çok bebe gösterse de esasen gayet arkasında olduğum bir işti yaptığım. genelde bitmez veya bir kurgu bile oluşmadan sonlanır bu tür hayaller. gerçekçi bakınca zor bir iştir zira roman yazmak... ama ben başarmıştım, 150 a4, hemen hemen de 250-300 standart kitap sayfası dolduracak kadar kurgulamış, araştırmış, aklımda yaşamış ve en zoru da bunları başkalarının da düşleyebilmesi için hazır hale getirmiştim.

    bir tarihi romandı yazdığım. ms 532 yılında istanbul'da gerçekleşmiş nika isyanını örgütleyen grubun etrafında dönen bir düştü. içinde teoloji. siyaset, denizcilik, mimari ve döneme ait bilgiler sunan her çeşit konu başlığına denk gelmek mümkündü ve tüm bunlar fantastik ve korku edebiyatından motiflerle anlatılıyordu. ayrıca kurgu, tarihi gerçekleri en azından yazılmış tarihin gerçekleri etrafında döndürüp bu dönemde yaşamış gerçek kişileri de ihtimaller dahilinde içinde kullanıyordu. mesela ayasofya'nın mimarları, ayaklanmanın kahramanı general, eyalet valileri gibi gerçek kişiler araştırılmış ve tamamen tarihsel gerçekliğe uygunlukları gözetilerek dahil edilmişti. ve hatta bu konuda takıntım o kadar büyüktü ki gidip antik çağ ve bizans denizciliği, tıp bilgisi ya da yemek tariflerine kadar gerçek bilgilere erişmiş, bunları romanda kullanmıştım. mesela armut patinası veya dut soslu yılanbalığı yapmayı ya da uzun süreli at yolculuğunda kıçım pişmesin diye kaba etlerim arasına pelin otu sıkıştırmam gerektiğini öğrenmiştim. velhasıl kelam arkasında sonuna kadar durabileceğim böyle birşeyi yazmam tam bir yılımı aldı.

    teknik lise mezunu olduğum için tek şansım iki yıllık bir okul okumaktı ve mecburi okunan bir iki yılın ardından işsizlik sebebiyle edindiğim bu uğraş tam bir yılımı aldı. hayatımdan silinip giden bu vaktin ardından yazdıklarımı insanlara duyursunlar diye yayınevi arayışına başladım ve yığınla roman dosyası gönderdim sağa sola. kiminden hiç ses seda çıkmadı kimiyse yıllık planımız dolu deyip dosyayı geri gönderdi. romana son kelimeyi yazdığım andan tam bir yıl sonra bir yayınevi bana ulaştı ve aynen şunu söyledi

    -ciodeth bey, romanınızla ilgileniyoruz ancak almanca ve yunanca basmak istiyoruz.

    bu epey göt edici olmuştu o an. o ne lan, türkiye'yi bitirdik oralar mı kaldı yani diye kendi kendime soruyor yoksa bunlar bir tür organ mafyası da beni böyle hayalci falan görüp kandırıyorlar mı diye de düşünmeden edemiyordum. bu telefonun ardından aslında pek butik çalışan bu yayınevinin sahibiyle kahvaltılar, akşam yemekleri efendim kapak tasarımları için toplantılar falan yıkılıyor ortalık. merakımı gidermek için neden türkçe yapmıyoruz diye sordum. cidden anlayamıyordum çünkü... adam bana döndü, "sen yazarı yerli olan ama içinde tek bir yerli olmayan bir roman okudun mu, bu türkiye de daha evvel mümkün olmuş mu?" dedi. hiç düşünmemiştim ama adam haklıydı. ben istanbul'un o vakitlerki şehir planlamasını gerçeğe uygun yazmak için 4 cilt kitap okumuş ve bunu yaparken insanların çok hoşuna gideceğini ummuştum. bana göre tam bir istanbul kitabıydı ancak bu ülkenin insanı şehrindeki o eski izleri görmek istemiyordu. yunanca konuşan biriyle empati kurmak meselesine değinmiyorum bile.

    romanım yayınevi battığından ve başka bir yer talip olmadığından hiç basılamadı. ünlü bir türk bir yazarın düzenlediği yarışmada çalınıp o ünlü türk yazarın cok satan bir romanına ilham olmak gibi bir felaket yaşadı ve ben bu ülkede hakkımı arayamadım-bulamadım. böylece başka başka yazılar yazmak hayalimden vazgeçmiş oldum.

    sonra edebiyat alanında sergilediğim ve hemen hemen hayatımdan iki buçuk yılı silen üstün başarımın ardından müziğe yöneldim. babamın gitar çalmayı ibnelik olarak görmesi yüzünden ergenliğe gelene kadar tek bir müzik aletine elim değmemişti. bütün asiliğimle unkapanı'ndan kırmalık bir ucuz gitarla isyan yapacağım vakitte elimi alerji yüzünden gitara ve pekçok müzik aletine değdiremedim. lakin öyle birşey oldu ki yirmi yaşını aşmış bir keresteyken theremin adında dokunmadan çalınan bir enstrüman keşfettim. üstelik tam da babamın kıl olacağı türden esaslı ibne işi bir aletti bu.

    ben bu aleti binbir zorlukla getirttim yurtdışından. o vakitler türkiye de satan olmadığı gibi bilen de çok az. acayip çarpıcı acayip vurucu bir enstrüman ve çok hızlı da öğreniyorum ama bende yarak gibi bir huy var. sanki romandan hiç akıllanmamışım gibi... içimden ya sesle daha fazlası yapılır. bunun seslerini üstüste bindiren bir sistem yapayım hem makamsal bir çokseslilik üretir hem de sahnede birden fazla thereminist varmış gibi olur. derhal bir yığın borç altına girilir ve loop, delay, sinyal işlemci bir dolu pedal alınır. böylece dünyada eşi benzeri olmayan bir müzik yapılabilecektir. bir yıl da bu ekipman ve theremin üzerinde uzmanlaşmakla harcanır. ve ilk konser ayarlanır. muhteşem umutluyum zira gittiğim müzik okullarında akademisyenler türkiye'de gerçekleşmiş yegane theremin etkinliğinin afişlerini etkinikten yıllar sonra bile kapılarında asılı saklıyorlar ya da açtıkları müzik bloglarında theremin şöyle theremin böyle diye bahseden hipster tipler tanıyorum. kendi cebimden onlarca afiş bastırıyor ve her yere asıyorum. müzik okullarından tut beyoğlu sokaklarına... her yere yav... büyük olay, basılmayan romanında yerli karakterlere yer vermeyen yerli adam istanbul'un orta yerinde garip gureba bir çalgıyı bırak daha evvel bir yerliyi, yabancının dahi çalmadığı biçimde canlı olarak çalacak. başıma ağrılar giriyor, çok heyecanlıyım, yerimde duramıyor ve sürekli kapıdan girenleri sayıyorum konser akşamı. lakin konser saati gelmesine rağmen sadece 5 kişi oluyor.

    bu büyük hezimetin ardından bazen beş bazen sıfır kişiye verdiğim konserler insanların yaptığım müziğe dair bir uyanış içinde olmamalarindan mütevellit her ay gerçekleşiyor zorlamayla. lan işin garibi yurtdışındaki netlabellar hayvan gibi ilgililer. yaptığım albüm zilyon adet dağıtımcının elinde sebil olaraktan akıyor. ama yok yani konsere doğru düzgün kimse gelmiyor. o zaman diyorum ki ben halkın içine ineyim. metrolarda çalmaya başlıyorum. bu kadar akademik bir müziği metroya taşıdığım ve hayatında theremin görmemiş insanlara theremin çaldırdığım yani bir kültür elçisi olduğum için takdir beklerken metrodan kovuluyorum hem de güya yolcuların psikolojisini bozduğum gerekçesiyle ve yolculardan gelmiş şikayet mailleriyle...

    son bir yıldır theremin neredeyse hiç çalmıyorum. beni bünyesine dahil edemeyen istanbul deneysel müzik sosyetesinin işlerini basan yerli bir dijital plak şirketi benim albümümü onayım olmadan bir yıl boyunca parayla sattı ve kazancı iç etti.

    burada yazdıklarım ve lafını etmeye güç bulamadığım daha binlerce haksızlık keşke yazmak ve hatırlamak kadar çabuk gerçekleşip gitseydi. böylece 20 ile 30 yaş aramı dolduran bu saçmalıklar sadece zamanımı çalmış olurdu. karman çorman bu hikayenin ardından illa bir tanım gerekiyorsa, bu vazgeçme eşiği hayallerin tükenmesi ve aptallık arasında kurulu bir denklemin sonucudur. kimi aptal kişinin sonu da bu eşiğe bağlıdır.
  • kaderin götünüze attığı tekmeyle tökezlediğiniz yer.
  • kurduğunuz hayallerin sadece gerçekleşmemekle kalmayıp gerçekleştikleri takdirde veya onları gerçekleştirmeye çalışırken hem kendinize hem başkalarına zarar verme potansiyeline sahip olduklarını fark ettiğiniz zaman aşılan eşiktir ve aşıldıktan sonra "mantıklı olan da bu zaten" cümlesi sık sık söylenmeye başlanır. artık beklentiler bir kenara bırakılır ve hayatın sundukları ile yetinilmeye başlanır.

    iyi tarafı, kurulmayan hayaller kırılamayacağı için hayal kırıklığı yaşanmayacak olması. kötü tarafı ise acı gerçekleri yumuşatarak kabullenmemizi kolaylaştıracak hayallerin olmayacak olması.
    iyi tarafı, olmayacak hayallerin peşinden koşarken gerçek fırsatların elden kaçmayacak olması. kötü tarafı ise o gerçeklerin olmasını istediğimiz kadar havalı olmaması.
    iyi tarafı, ahh, kimi kandırıyoruz, iyi tarafı falan yok. kötü tarafı, ot gibi yaşamanın yolunu açmış olması.
  • cok istediginiz seylerin ne yaparsaniz yapin, olmadiklarini ve hayal kirikliklarinizin sayisinin gittikce arttigini gordukce yaklasilan esiktir. 'yaklasilan' dedim, her daim icte bir umut korumakta fayda var.
  • yıllar önce uyku tutmamış televizyonu açmıştım. babam yine kalkıp 'yatmadın mı daha? hadi yat' demesin diye sesini kısıp cnbc-e'yi açtım. baktım hannibal'daki amca var güzeldir diyip izlemeye başladım filmin yarısında.

    --- instinct filminden spoiler ---

    anthony hopkins hapse girmiş yeni yetme bir psikiyatrist de onu düzeltmeye çalışıyor. hayat dersi veriyor güya. tabi yıllarca sır kapısı izlemiş ben antony amcanın kötürüm olmadan doğru yolu bulacağını ümit ederken ethan powell, teo caulder'ı masaya yatırdı ve eline kağıt kalem tutuşturdu. what i have taken from you? what have you lost?* diye sordu. psikiyatrist control* yazdı. daha sert boğazını sıkan powell bir daha sordu, teo my freedom* yazdı. istediği cevabı alamayan powell 'bu son şansın' diyerek bir daha sordu. bu sefer teo gözlerinden yaşlar süzülürken my illusion*yazdı.

    --- spoiler ---

    gecenin bir yarısı öbür kıtadan bana ders verdi deli dediğim adam. tefekküre daldım. gerçekten de bir insana yapılacak en büyük kötülük ne özgürlüğünü kısıtlamak ne de kontrolünü elinden almak. en büyük kötülük hayallerini, hayal kurma ihtimalini elinden almak.

    ister sevgiliniz olsun, ister gıcık olduğunuz bir arkadaşınız, ister bilgisayar öğrenmek isteyen anne, isterse örümcek adam olmak isteyen yeğen. hayallerini yıkmayın. çünkü o kişiye yapacağınız en büyük kötülüğü yapacaksınız. ve hayallerin bittiği yerde depresyon başlar.

    bahsettiğim sahne
  • ruhun ciddi bir şekilde yorulmasıyla yaklaşılır.
  • hayal kırıklıkları yaşamak, büyümek vb. sebeplerle geçebileceğiniz eşiktir.