1. -evet bu gaziantep güzel oldu katip
    -haklısınız paşam çok ciddi savaştı orda halk hakettiler tabi bu ismi
    -sırada ne var?
    -ağrı var paşam
    -himm bunlar ne yapmış peki?
    -malesef ağrı ilimiz muhaffak olamadı paşam...düşman işgal etti küçük baş hayvanlar dahil herkes öldü
    -yapma yaa çok kötü be ne diyelim biz bunlara şimdi
    -hayalet ağrı desek nasıl olur paşam hani ruhları yaşıyor manasında?
    -kötü bir espri olmaz mı bu katip?
    -siz daha iyi bilirsiniz paşam
    -neyse bi düşünelim bakalım biz bunu...
  2. literaturde "fantom agrı" diye gecen ilginç agrı çeşidi...
  3. kesilen bir uzvun anısını yaşatmak için ortalıkta gezindiği rivayet olunur kendisinin, türlü hayaletler gibi.
  4. sürgün yemiş bir ermeni için türkiye imiş hayalet ağrı. ne desem bilemedim, yutkundum sadece...

    "burada benden çok daha uzun zaman geçirmiş bir arkadaşım var. geçenlerde hepimize memleket hasreti basmışken öyle oturaklı bir laf etti ki neye uğradığımı şaşırdım. “türkiye hayalet kol gibi bir şeydir,” dedi, “kendisi ortada olmasa da ağrımaya devam eder.”
    hayalet (fantom) ağrı diye bir şey var, duymuşsunuzdur. fantom ağrı, kesilen bir uzvun sanki yerinde duruyormuş gibi hissedilmesine deniyor. bu durum, genellikle kol veya bacak kesilmesinden sonra ortaya çıkıyor. uzvunu kaybeden hasta, onun yerinde olduğu hissiyle yaşıyor ve gerçek bir organ ne tür hisler yaşatıyorsa eli kolu varmış gibi bunları birer birer tecrübe ediyor.
    bu benzetme beni çok sarstı. kendi kısacık tecrübemi bir tarafa bırakıp uzun süre memleketten uzak kalmış olanları düşündüm. sürgünde olanlar, değişik sebeplerle ülkeye dönemeyenler ya da türkiye’de olmasına rağmen yabancı muamelesi görenler.
    geçenlerde bir konferans için los angeles’a gittik. orada bizi bir ermeni arkadaşımızın babası karşıladı. aile bir zamanlar maraş’ta yaşıyormuş. 1915’te mezalim başlayınca kudüs’e sığınmışlar. oraya doğru giderken yolda kundaktaki bebeklerini, soğuktan donan parmaklarını ve umutlarının büyük bir kısmını bırakmışlar. ama çileleri bununla bitmemiş, israil kurulduktan sonra oradan da beyrut’a sürülmüşler. beyrut karıştıktan sonra da marsilya’ya göç etmişler. los angeles son durakları gibi görünüyor. yine de bilinmez tabii.
    amcamız bir rahip. almanya’da ilahiyat okumuş. ermenice, arapça, fransızca ve ingilizce biliyor. ama bizimle anlaşmak için türkçe’yi tercih ediyor. babasından duyarak öğrendiği kırık dökük bir maraş şivesiyle konuşuyor. lafları ağzında şeker gibi gibi yuvarlayarak söylüyor. hiç türkiye’de yaşamamış. ama türkiye’den “vatanım” diye bahsediyor. o böyle dedikçe, ne diyeceğimizi bilemiyor başımızı önümüze eğiyoruz.
    utanmamız boşuna değil. bizi uzun süredir görmedikleri akrabaları gibi karşılıyorlar. ne ikram edeceklerini, neleri göstereceklerini bilemiyorlar. bütün gece konuşuyoruz. durup durup los angeles’ın güzel bir yer olduğunu ama insan ilişkilerindeki mesafeye, donukluğa bir türlü alışamadıklarını söylüyorlar. oysa senelerdir orada yaşıyorlar. üç çocuklarından biri amerika’da doğmuş, yaşamlarının büyük bir kısmını bu ülkede geçirmişler.
    yemeklerden, adetlerden, şarkılardan bahsediyoruz. hassas meselelere dokunmamaya çalışıyoruz ama olmuyor. gecenin sonuna doğru soruyorum, istanbul’a bizi görmeye gelecekler mi? amcamız acı acı gülüyor. o gelmiş zaten. sadece istanbul’a mı? maraş’a kadar gitmiş. köylerini görmeye. belki yine gidecek. ama karısını ikna edebileceğimizi sanmıyor.
    karısı ninesinin yanında büyümüş. “ninem ömrü boyunca her gün ağladı,” diyor bana, “gördükleri yakasını hiç bırakmadı çünkü.” konuşmakta zorlansa da, yutkuna yutkuna anlatmaya devam ediyor: “hep eve dönmekten bahsederdi ama bir türlü olmadı. türkiye’den getirdiği çiçekleri otları doldurduğu bir kesesi vardı, onu koklar dururdu. öldüğünde o keseyi de yanına gömdük.”
    bu hikayeyi duyunca gözyaşlarımı tutamıyorum. “benim içinse durum farklı,” diyor teselli etmek ister gibi. “evim olmadı ki özleyeyim!”
    bunun ardından bir süre sessizce oturuyoruz. söylenecek pek bir şey yok gibi.
    aslında ikimiz de biliyoruz ki, insan en çok sahip olamadıklarının ağrısını çeker. koparılmış bir kolu parmak uçlarına kadar hissedenler en fenasıdır. onlar acıların en beterini yaşar. kimse olmayan bir şeyin ağrısını dindiremez çünkü.
    o zaman, arkadaşımın da dediği gibi, türkiye böyle bir hayalet ağrıdır. kayıp bir kolun ağrısı.
    yerinden yurdundan edilmiş tüm ermeniler için.

    meltem gürle"

    http://www.birgun.net/…50&year=2011&month=04&day=24
  5. artık orda olmayan bi başın,omuzunuzda ve göğsünüzde hala duruyormuşcasına bıraktığı histir.bazen de avuçlarınız bomboşken hala sıcaklığını hissettiğiniz,sıkıca tutmaya çalıştığınız bir elin..varlık ve yokluk sahasının birbirine karıştığı,ayırt edilemez olduğu bi durumdur bu..kimseye gösteremezsiniz,göremezler..size kalan,varlık ve yokluğun birbirine eşit olduğu o zaman dilimindeki bu sisli acı hissidir sadece..
  6. ayça şen başkan'ın doğan yayınlarından bugün piyasaya çıkacak kitabının adı.
  7. ayça hanım'ın saatçi bayırı kitabını biraz zorlamıştım ama içim kaldırmamıştı. gene oldukça kötü, okurken utanıyor insan yazan adına.
  8. hayalet ağrı okuduğum ilk ayça şen kitabıdır.
    atomu nasıl parçalayacağınızı anlatmıyor, ama kendini okutuyor.

    "bir yerden başlamam gerekiyordu, ben de boşluktan başladım."

hayalet ağrı hakkında bilgi verin