şükela:  tümü | bugün
  • ben henüz küçük bir çocuk iken, cebren veyahut hiyle yoluyla kuran kurslarına gönderilmiş akranlarımın çoğu gibi allahın varlığını ve birliğini ve dahi her daim ve her yerde hazır ve nazır bulunduğunu haber aldığımda büyük hayretlere düşmüş idim. buna mukabil, hepimizin, önünde veya sonunda ama mutlaka öleceğimizle ilgili ve fazladan ihtar makamında iletilen haberi ise neye yoracağımı tam bilemediğimden midir nedir, ürperecek kadar olsun iplememişimdir. bu bahse dahil sayılabilecekler içinde beni sahici dehşetlere uyandıran asıl bilgi, kıyametin kopacağıyla ilgili olan idi. evet, kıyamet kopacaktı. üstelik ne zaman kopacağı belirsizdi. her an mümkündü ama bilinmeyen bir geleceğe tarihlenmiş olması da öyle... düşünün, ölmekten korkmayı akledemeyen bu cahil sabi, kıyametin kopması ihtimalinden tir tir titremekte...

    gel zaman git zaman, kıyametin filanca tarihte artık kesin kopacağıyla ilgili arada bir fırtlayıveren kehanetler, hem unutmaya meylettiğimiz takdir-i ilahiyi, hem de o mukadderatın ayrılmaz bir parçası olarak davet edilen dehşeti, toprağından yeni derlenmiş ısırgan otu tazeliğinde ruhumuza tattırıyordu. kıyamet ihtimali ışırgan otu kılığında dağlıyordu ruhumuzu dağlamasına ama hikmeti kendinden menkul bir bağışıklık mekanizmasının, icraatlerinden sorumlu tutulamayan cumhurbaşkanı pişkinliğinde ortaya çıkıp kanun hükmünde kararnameler yürüttüğünden mütevellit bu çeşnide kabak lezzetine doğru bir evrilme hissedilmiyor da değildi.

    bugün itibariyle kesin olarak kanaat getirmiş bulunmaktayım ki, dünya üzerindeki en amansız tartışmanın taraflarıymışçasına, günün birinde kıyametin kopacağını iddia etmeye devam edenlerle, ona karşı çıkmak için kehanetlerin tamamının isabetsizliğini şahit göstererek öne geçmeye çabalayanlar arasında madde ve mana, akıl ve izan, mantık ve mıntıka itibarları zaviyesinden bakıldıkta, topluiğne ucu kadar bir fikir ayrılığı bulunmamaktadır. kıyametin, köklerini zamanın nabzına kenetlemiş, onunla kaim bir algıdan ibaret oluşu da, bundan böyle kesin olarak emin bulunduğum bir başka husustur. kıyamet, zaman diye çağırdığımız mevhumun kendisidir. zaman imgesinin yeni bir makyajla, başka bir çehreye büründürülmesi bir ihtiyaç halinde ortaya çıkmış bulunmaktadır. kıyametle ilgili tartışma, o derece zamanın kendisi demektir ki, saf zamanın nasıl tarihi yoksa, onun da yoktur. zira tarih, gerçekleşmeler arar. beklentiler bile, ancak gerçekleşmeye olan nispetiyle tarihin kendisini alakalı saydığı şeyler arasına girebilir. gerçekleşmekle veya gerçekleşmemekle en ufak bir ilgisinin kaydına rastlayamadığımız bir şeyin, birbirinin zıddı iki yönde beklentilere konu oluşturması ona nasıl muamele edeceğimiz meselesini içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir.

    bizatihi zuhur etmemiş de olsa, sadece kıyametin, dağarcığımızın envanterindeki mevcudiyetiyle açıklanabilen, yokluğu halinde sözünü edemeyeceğimiz bazı sonuçlar, iddia konusu edilebilir. yalan değil, öyle gerçekleşmeler tezahür etmiş ve bunlara dair kayıtlar düşülmüştür ki, kıyamet düşüncesinin varlığı dışında bir sebebe dayandırılamamaktadır. öyle mi? peki. cevabım şu: dünyanın yuvarlak değil de düz olduğunun zannedildiği dönemlere yönelik kayıtların tashihi ne kadar gerekliyse, bunlar da aynı muameleye müstehak sayılmalı. dünyanın düz olduğu bir dönemin tarihinden değil, herhalde öyle zannedildiği bir dönemden sözedebiliriz. tarihsellik, objenin subjektif zihnin aciz kavrayışından kurtarılması ölçüsünde elde edilebiliyor. mesela atatürk bey, "hedefimiz muassır medeniyet seviyesine ulaşmaktır" demiş, değil mi? şu anda o hedefe nispetle nerede bulunulduğunu, bir gün gelmiş ve bu hedefe ulaşılmışsa, aradaki zaman diliminde hangi yollardan geçildiğini, ulaşılmamışsa da başlangıçtan bugüne ne kadar mesafe alındığını filan lakırdı kaldırır konular olarak görebilirim. kıyamet ama öyle mi? o hiç bir zaman diliminde hiç bir şeyin ölçümünün nispetinde değildir.

    böylece tartışmanın hapsettiği tutukluları hücrelerinden tahliye edebilmekte, dışarıdan kilitleyerek bu tartışmayı kendi hapishanesine kapatabilmekteyiz. bundan gayrı her telaffuz edilişinde zaman, mevcut hatıra yüküne ilaveten, kıyamete dair bu kadim tartışmayı da çağrıştırmalıdır. kıyamet, "bugün"ün çenesine vurmuş zamandır. filhakika, zamanın başlangıcından itibaren mevcut idi, zaman durdukça payidar kalacak...

    dikkat edilirse kıyamet günüyle ilgili keşfettiğim bu izah tarzı, içimdeki sorumsuz cumhurbaşkanının kanun hükmündeki aymazlıklarını yürürlükten kaldırma kudretinde oluşuna karşılık, bir gün mutlaka kıyametin kopacağını söyleyenlere ağzının payını vermekle uğraşmıyor. uğraşmamalı çünkü o ağızlara verilebilecek herhangi bir pay yok. varsayalım bir gün kıyamet koptu ve onlar haklı çıktı. e, ne olacak şimdi yani? bu zevat hangi iddiayı kazanmış olacak, onu soruyorum. elinde usulüne uygun şekilde hazırlanmış bir deprem çantası, onca yıkıntının, moloz yığının ve inşaat demirinin arasından binbir zahmetle doğrulup, son bir nefes daha alabilmek için ciğerlerine tahsis edilmesi daha isabetli olacak takati, benim yüzüme doğru şöyle ballandıra ballandıra nanik yapabilmek için mi israf edecek?

    "kıyamet kopması filan yok olum, git yat" diyerekten iddialaşmaya taraf olanların iddiayı kazanma ihtimaliyse, tezlerine biraz kulak kabartırlarsa kendilerinin de sarihen işitebilecekleri gibi zaten yüzde sıfırdan fazla değil. öte yandan, sadece kıyametin kopup kopmayacağının veyahut kopacaksa ne zaman kopacağının değil, evvelemirde çoktan kopmuş olması ihtimalinin de tecrübe edilmeye değer tatları vardır ve karşıtlarını en az diğerleri kadar sıkıştırabilir.

    imdi; konuşmasına "o gün, orada..." toplanmalarının nedenini izahla başlamayı unuttuğunu sonlara doğru farkeden kurnaz hatiplerin başvurabileceği bir yol tutturmanın ve bütün bu tangır tungur lafları, kadim teleoloji fikriyatı için pek cebbar bir nazariye namzedini yumurta kılığında kuluçkaya bırakmak ümitlenmesiyle kelimelediğimi ihbar etmenin sırasıdır. kıyamet hakkında yukarıda izahına çalıştığım nazariye, biraz önce, henüz kapağını açmamışken dikkatlice baktığımda gayet arı duru, berrak ve saydam, varlığıyla yokluğu bir görünen 70'lik rakı şişesinden belki evsafı itibariyle ayrılıyor olabilir ama yol açtığı sonuçlar itibariyle ziyade benzerliktedir. heyhat!... artık onu kurdelalı bir ambalaja yerleştirip kendisine başvurmaya ihtiyaç duyacağınız belirsiz bir geleceğe değin uslu uslu beklesin diye rafa kaldırılmaya ikna edemezsiniz. çok geç! içinden çıktığı lamba, cinin serçe parmağının tırnağını bile muhafazaya küçük gelmektedir.

    düşüncenin ilerletilmesine engel oluşturan, zihni kaçınılması imkansız bir kötürümlükle zapteden bu türden tıkanıklıkları lavabo pompasının pratikliğiyle gideriyor olması, bu nazariye dolayısıyla işitmeyi umduğum övgüleri kabul ederken işaret edeceğim hususlardan biridir. varlığını, karşıtını yenilgiye uğratmasına borçlu bulunmayan her çeşit tez, dolayısıyla ihtilaf, bu nazariye sayesinde hayatını tamamlayarak huzur içinde ruhunu teslim edebilecektir. bir "balkon konuşması"na fırsat bulabilirsem şayet, üzerinde duracağım noktalar, hayır, bununla sınırlı kalamaz. her şeyden önce bu tefekkür, sıra tercihte bulunmaya geldiğinde, seçenekler arasından esasla bağı kopmuş olanları elemeyi mümkün kılan bir rasyonellik ölçütü armağanına adanmıştır. oraya isabet ediyor olması hasebiyle, teklif edilenler arasında bulunmamasına rağmen, bambaşka ve en has bir seçeneğin ihdas olunması da, bu çözümlememi değme tezgahtarların akledebileceği abartma becerisinin çok ötesinde bir övgüye muhatap eder. bakınız, (kısaca bkz.) daha bir kaç satır yukarıda hakkını teslim aldığım, hiç hesapta olmayan izah tarzıyla kıyamet tartışmalarını dışarıdan kilitlenmiş boş bir hapishaneye çevirerek sonlandırışımı ne çabuk unuttunuz? parmak kaldırmamış, konuşmama söz almadan başlamış olabilirim ama kabul buyurunuz; kıyamet konusunda, "kopacak-kopmayacak" veya "çoktan koptu bile" tezlerinin dışında ve onların aşılmasını temin eden diyalektik marifeti haiz bir başka seçenekten sayemde haberdar oldunuz.

    bitiriyorum.

    hükümleri dolayısıyla tımarhane kaçkınları kadarcık bile hesaba çekilemeyen ve meşum adını yukarıda bir kaç kez geçirmeye mecbur kaldığım sorumsuz cumhurbaşkanı, takriben başımızla gövdemizin birleştiği coğrafi bölge dahilinde ve omirilik soğanı tabir edilen mıntıkada ikamet etmektedir. iktidarına son vermek için ona karşı girişilecek darbe, ölümcül sonuçlara yol açabilir; buna mukabil, hayati önemdedir. "hayat memat meselesi" diye ben buna derim...
  • memat ölüm demekmiş. (bkz: ölüm kalım meselesi)*
  • bir kahraman deniz şarkısı. link

    sözler biraz acıtıyor;

    yüreğin yeterse, bana dönme;
    seneler unutulur bir günde.
    sevişin yorar, kahrederdi,
    ne güzel üzerdin sen öyle...
    kalbim her sınav da zorlanır mı?
    her masal da mutlu sonlanır mı?
    başka bir zamanda, başka yerde,
    başka kahraman da kurtarır mı?

    ah, bu aşk hayat-memat meselesiyse,
    benim olmasın!
    ve aşk yok olmanın acelesiyse,
    beni bulmasın!

    inadın kırılsa bile dönme,
    kederi bırak bana, sen de ölme.
    tek yükümlü ben gibi bedel ödedim;
    ederi ne varsa verdim mi, söyle?
    terli ellerim de sen kokar mı?
    sence yaz gününde buz tutar mı?
    başka bir bedende, başka tende,
    kurduğum düşü bu deniz yutar mı?

    ah, bu aşk hayat-memat meselesiyse,
    benim olmasın!
    ve aşk yok olmanın acelesiyse,
    beni bulmasın!
  • başka kahraman da kurtarır mı?

    kurduğum bu düşü bu deniz yutar mı?

    kahraman deniz şarkıya kendini yedirmiş, bu açıdan şarkı hoş bir detaya sahip. şarkının yükselme kısmı da hoş, ilk başta beğenir gibi oldum ama sonra maalesef hızlı sıkıldım. öyle dur açayım bir iki kez üst üste dinleyeyim tarzında dinleyeceğim bir şarkı değil ama radyoda çıksa da değiştirmem. şarkıya da şarkıcıya başarılar dilerim. :)