şükela:  tümü | bugün
  • --- spoiler ---

    paranoid park'tan bu yana izlediğim en iyi ses kurgusu bu filmde. ambulans sirenleri, fren sesleri, uçakların inişi-kalkışı, gemi, martı, dalga triosu, "cık cık"lar, mırıldanmalar, orhan gencebay'dan şarkılar söylemeler... işte size istanbul bir nevi. global bir şehrin bütün sesleri, kızlıktan kadınlığa geçen hayat'ın etrafında. istanbul 2010'da avrupa başkenti olacakmış... yetkililer bu filmi bir izlesinler. o evin nerede olduğunu, o evin içindekileri ve etrafındakileri bir görsünler. sonra yeniden başlasınlar çalışmaya...

    reha erdem'i, nuri bilge ceylan-zeki demirkubuz-derviş zaim üçlüsünün hep gerisinde görürdüm. şimdi en önde duruyor bence. bir yandan türkiye sineması geleneğine tutunan, melodramları ve toplumsal gerçekliği bir türlü veremeyen o senaryoları irdeleyen (televizyondan gelen sesleri dikkatli dinleyin!), diğer yandan da yepyeni bir karakterin etrafında "öteki" istanbul'u göze sokmadan, yer yer sert bir yumruk gibi, yer yer sürreal bir atmosferde psikolojik argümanlarla verebilen "hayat var" sanırım türkiye'de çekilmiş en iyi filmlere adını rahatlıkla yazdırıyor.

    daha açılışta, dalgalar üzerinde "dalgalanan" hayat'ın etrafındaki hayatın böylesine özenle anlatılmasına alışkın değiliz esasen. nuri bilge ceylan hep fotoğraflara tutunuyor, derviş zaim yeni tekniklerle yeni sembollerle aktarıyor bu durumu, zeki demirkubuz'sa hep karaktere, nesenelere oynuyor. oysa reha erdem, büsbütün bir film yaratmış. seslerin, görüntülerin, kamera açılarının, oyunculuğun, müzik kullanımının, karakter kurulumunun son raddede olduğu bir film bu. reha erdem'in şu ana kadarki baş yapıtı.

    öyle etkileyici bir arabesk durum anlatılıyor ki, plazalar hep uzakta bir yerlerde filmde. sesleri var sadece o "büyük şehrin". bir yanda marmaray'ı yapan ekibin teknisyenlerine "karı ayarlayan" bir baba, diğer yanda hayatını içki ve sigara ile tüketmiş bir dede, anne ve üvey baba'nın artık varoş eksenine girmiş rutin hayatları, okul demeye bin şahit isteyen bir binada "verilemeyen" eğitim ve bu hastalıklı eğitim ortamının "katı(absürt)" kuralları. bütün bunların arasında bir yerde "hayat var!". bu kadar kara bir filmin içine, vicdanı koyabilmek yürek ister. hem de sırıtmadan. babanın kızına sevgisi, annenin gülümsemesi, komşu "kötü kadın"ın "ilaç sürdüm, önce biraz geçer sonra gene acır" deyişi. bakkal'ın camını indirişi. ama hayat yeterince ironik: o camı yine baba taşıyor bakkal dükkanına.

    güzeldir, hayat. gencecik bir kız. erken yaşta kadın olmakla imtihanı. fakat o da raconuna göre oynuyor oyun'u. o da öğreniyor bir şekilde. susuyor, mırıldanıyor sadece. nefessiz kalıyor kimi zaman. dedenin nefessizliği, toruna da bulaşmış durumda. ve filmdeki zirve sahne: dede ve baba hayat'ın dizine yatmış, zorlukla nefes alıyorlar. hayat da aynı durumda. o esnada orhan baba'dan şarkı giriyor yine. hayatımız, arabesk. nişantaşı'nda vivaldi çalsa kaç yazar? "sanat filmi'nde patlamış mısır yenmezmiş" kaç yazar? üstelik bu kuru kuruya bir burjuva eleştirisi değil!

    reha erdem koskocaman bir iş başarmış efendiler. artık çıta epey yükselmiş. keşke cannes'da yarışsaymış bu film. tekrar diyorum: yetkililer bu filmi izlesin. istanbul için bir kez daha düşünsün. küçük kayığı ile kocaman gemilere kaçakçılık yapan adamı bellesinler.

    çikolatalar, mutluluklar kolay satın alınmıyor bazı yerlerde. ve maalesef yastık altında saklanıyor. kimse görmeden tüketilsin diye. mutlu olmak, rujla suratını boyamakla oluyor bazen.

    --- spoiler ---
  • yönetmeni reha erdem'in 3. yeşilçam ödülleri'nde en iyi yönetmen ödülünü alırken; "2500 kişilik bir seçici kurulun verdiği bu ödülü almak çok mutluluk verici, neredeyse bizim izleyicimiz kadar" lafıyla gecenin en önemli göndermelerinden birisini yapmıştır.
  • --- spoiler ---
    kartpostalvari görüntülerle kendinizden geçtiğiniz, peşinizi bırakmayan rahat etmenize devamlı engel olan cam kırığı, vapur ve astımlı dedenin nefes alamama sesleri; buğulu görüntüler, sisli deniz manzaraları ile görsel ve işitsen bir şölen olmuş hayat var. istanbul gene bir başka entari girmiş reha erdem'in gözünden.

    eşcinsel ve gemilere kadın ve bilumum malzemeyi taşıyan bir başka mazlum baba, alkolik astımlı yatalak kabus dede, babanın gemilere taşıdığı ve ilerde hayat'ın yerini alacağını söyleyen mahallenin orospuları, yanık türküleri ile hayata tutkun otomobil çırağı, açgözlü kötü sınıf arkadaşları, kulağımda tavşanım tavşanım diye koşuşturan sesi ile korkunç teyze, kendini kurtarıp yeni hayat kurmuş ve düzgün bir adamdan yeni bir çocuk - hayat- yapmış anne ve sapık bakkal.

    ve fonda acı, insana rakı düşündüren orhan gencebay melodileri !

    bir film, bu kadar mı türk filmi olur, bu kadar mı müjde ar filmi olur da bu kadar mı müjde ar filmine, yeşilçam filmine benzemez ...... ayrıksı, keyifli, arabesk ve ama güzel, seyredilesi.

    sonunda ise hayat var ! olması gerektiği gibi. bir ruj bu kadar mı yeri bulur 14'lük velet için ! tüm performanslar özellikle elit işcan bir harika.
    --- spoiler ---
  • klasik yeşilçam sinemasının ruhunu alın. üzerine dünya sinemasından edindiklerinizi ekleyin. sonra o ruhu kendi üslubunuzla şekillendirmeye çalışın. filmin dünyası hem bildik tanıdık olsun, hem de kendine özgü ve yepyeni. hem gerçekçi olsun, hem masalsı...incelikli, detaycı bir dil kurun, ama sade olun. yavan olmayın ama yalın olun. cesur olun, yenilikçi olun, deneysel olun, ama anlaşılmaz olmayın. resimleriniz zorlayıcı olsun, kafa karıştırıcı olsun ama yapay olmasın, sahte durmasın...

    ama hayır, bunları yapmak zor. hem de tehlikeli. evinizde denemeyin! reha erdem denemiş, yapmış, zoru başarmış. hayat var, olmuş. çok iyi olmuş.

    reha erdem bu film için tek bir karakter yaratmış ve sanki bütün sinema bilgisini, bütün gücünü o karakteri anlatmaya adamış. filmin dünyası, hayat'ın dünyası olsun istemiş. hayat dışındaki diğer bütün karakterleri bu sebeple yüzeysel geçmiş, hayat'a etkileri dışında hiçbir detayı vermemiş. bu yüzden hayat dışında hiçbir karakterin ismi yok, hiçbir isim yok. aynı şekilde istanbul yok, hayat'ın istanbul'u var sadece. sadece hayat'ın duyduğu sesler, sadece hayat'a göre değişen resimler (deniz, gökyüzü, sokaklar...)var. hayat gerçek dünyadayken film gerçek; hayat, hayal alemindeyken film masal. hayat diğerlerinin ve toplumun içindeyken film sosyal içerikli, kendi iç dünyasındayken absürd, gerçeküstü...haliyle filmin kurgusu, ses tasarımı ve mükemmel görüntü yönetimi de bu amaca hizmet ediyor.

    reha erdem'in başka bir başarısı da, oldukça dar ve sıkışık bir çerçevede ilerleyen, sürekli tekrarlara gereksinim duyan bu hikayeyi işleyişinde saklı. bu tür filmlerin biraz da "sanat filmi izliyorum" havalarında olan ve filmin hikayesine/atmosferine mesafeli duran seyircisi için sakin bir açılış yapıyor reha erdem. yine uzun planlar, yine kartpostalvari görüntüler derken yavaş yavaş izleyiciye bu filmin o bildikleri filmlerden farklı olduğunu hissettirmeye başlıyor. filmin akışı zaman zaman kesiliyor, ansızın mekanlar değişiyor, derken gidişata bir rüya atmosferi hakim oluyor. bu arada küçük oyunlarla merak duygusu uyanıyor izleyicide. sonra tekrar dramatik akışa geri dönülüyor, sonra tekrar hayat okul dönüşünde babasını bekliyor, sonra tekrar kedi, tekrar hindi, tekar oyuncak bebek...( bu arada aynı mekanlardaki bu tekrarların da hayat'ın ruh haline göre hikayeyi ilerlettiği gören gözlerden tabii ki kaçmıyor.)

    son bir nokta filmin bu "acı dolu" hikayesine ve zaman zaman izleyicinin nefes almasını zorlaştıracak sahnelerine rağmen, ucuz melodram havasına girmemesi ya da hayat'ın iç dünyasını anlatırken kopuk ve büsbütün anlamsız bir şekle bürünmemesi. hayat var, kahramanı hayat'ın ruh halinden dolayı dengesiz, tutarsız bir film ama izleyiciye karşı son derece tutarlı. nitekim filmin finali de izleyicinin duygularına oynanmadığını en güzel şekilde ortaya koyuyor. izleyiciler bu finalden sonra hikayeyi kendi hayal perdelerinde sürdürürken, türk sineması sessiz sedasız ve yine seyircisiz bir başyapıt kazanıyor.
  • nasıl anlatacağımı bile bilemediğim bir film olmuş hayat var. bir hiçlik ortasında tek başına bir kız çocuğu, yapacak hiçbir şey yok. zamanın akıp gitmesini ve ölmeyi bekliyor adeta. yere uzanıp parmak emmekten başka hiçbir şey yok hayatında. bir televizyon dışında dünyaya açılacak penceresi yok ve o kadar küçük ki hindi dışında gücünün yettiği bir şey de yok... ve biz her gün onun yanından geçip gidiyoruz.

    --- spoiler ---
    -hayat kadının hayat'a çok güzel olduğunu ve büyüyünce bütün işleri alacağını söylemesi, yüzümüze yürek burkan bir sırıtış yerleşmesi
    -mırıldanmaların film ilerledikçe daha anlaşılır hale gelmesi ve bu ilerlemenin hayat'ın dünya gerçeklerini öğrenmesiyle paralel olması
    -hayat'ın öpüşen insanları görünce muhtemelen anlam veremeyip merakla izlemesi
    -abiyle evlenmek isteyecek kadar hayattan kopuk ve şaşkın olması
    -her daim yere bakarak yürüyemesi
    -silah sesleri, gök gürültüsü, polis sirenleri arasındaki sanal dünyası ...
    -lunaparktaki aşırı derecede sapkın sahne
    -çocuk korosunun sürreelliği
    -kamile karakterinin korkutucu sevecenliği, dedenin hayata öfkesi, abinin zavallılığı, annenin duyarsızlığı, bakkalın iğrençliği, öğretmenin çocuklarla anlaşmaktan zerre anlamaması, üvey babanın öküzlüğü, hayat kadının şaşılası neşesi ...

    ... her kare ve replikle insanı daha da küçülten bir film. oyunculuk, görüntü, ses gibi detayların kusursuzluğunu anlatmaya gerek bile yok
    --- spoiler ---

    bilemiyorum gerçekten, reha erdem nasıl olmuş da bunları hayal etmiş aklım almıyor. bu hayatların gerçekliği ise insanı bunalıma sokacak sertlikte yüzümüze çarpıyor. evet, aklım takıldı, bir türlü kurtulamıyorum hayat'ı düşünmekten. çok sevimli ve güzel olduğu için mi bilmiyorum ama o masum çocuğu evlat edinmek istiyorum. 14 yaşında birinin öyle bir hayatı sürdürmesini kabullenemiyorum, çok üzülüyorum...

    orhan gencebay - seveceksin
    orhan gencebay - aklım takıldı
    mine koşan - dert bende derman sende
    neşe karaböcek - bir öptüm
    belkız özener - artık sevmeyeceğim
  • ''her karesi ayrı bir anlam barındıran film'' lafının ne anlama geldiğini idrak etmemize yardımcı olan reha erdem filmi. yer seçimi bile bunun bir kanıtı. 19. yüzyıl'da istanbul ''asillerinin'' gezinti ve eğlence merkezi olarak kullandığı göksu'nun zamanla varoşlaşıp yedi göbek istanbullu olan hayat'ın yaşam mücadelesi verdiği grotesk çevreye dönüşmesi bile filmin bir ironisi sayılabilir:

    --- dede-hayat diyaloğu ---

    + benim babam istanbulluydu. dedem de, onun babası da istanbulluydu. annem de istanbulluydu!

    + istanbullular zengin olmaz mı?

    +hayır! hepsi dışardan gelenler. hepsinin a... ...m!

    --- dede-hayat diyaloğu ---

    sisli sokaklar, martı sesleri, uçak sesleri, polis sirenleri, arabesk şarkılar, arabesk hayatlar ve hayat’ın mırıltıları... ki o mırıltılar hayat'ın ruhunun duvarlarına söylediği şarkıların yankılarıydı. göksu'da yaşamaya değer bir hayat yoktu belki ancak hayat’ın içinde yaşamaya değer bir hayat vardı. hem de her şeye rağmen:

    --- spoiler ---
    şiddet yanlısı, anlayışsız öğretmenine, ikinci kocasına ve ondan olan bebeğine tapan, ilk reglinde artık kadın oldun diyerek hayat'a tokadı basan, ''kızıma kıyafet alıyorum'' diyerek korkunç desenleri olan, bol bir elbiseyi ''seneye de giyersin'' diyerek alan annesine, varla yok arası pezevenk/torbacı karışımı, insan artığı babasına, doymak bilmez hasta ve hastalıklı dedesine (hatta anasına sulanan dedesine), onu ''tavşanım'' diye seven fakat masumluğunu 3 kuruşa iğrenç pedofil erkeklere pazarlayan altın dişli ''iyiliksever'' teyzeye, istediğinin karşılığında hayat'ı kolaya, bisküviye ve çikolataya boğan bakkal amcaya, ataerkil topluma, çürümüş insanlığa, etrafını saran sevgisizliğe rağmen ''hayat var''dı.

    filmin sonunda hoşlandığı çocukla denize açılmasını ''hem erkek egemen bir dünyaya karşı çık hem de bir erkek sayesinde mutlu sona yelken aç!'' görüşüne reha erdem gibi ben de katılmıyorum. birincisi, hayat yönlendiriyor çocuğu, onun sayesinde açılıyorlar ve o kısa süreli umut yolculuğu başlıyor ''dert bende derman sende'' eşliğinde. ikincisi, kesinlikle mutlu son yok. geride can çekişen bir dede (müstakbel canaze), ilgisiz ana-baba, yine o yaşadıkları kulübeden bozma ev onu bekliyor. son olarak, o futbol holiganlarının suratlarına sürdüğü boyalara, elindeki kırmızı rujla suratını boyayarak kadınca cevap vermesi hayat'ın direnişinin de bir nişanesi idi bence.

    ---spoiler---

    ve gelelim kimi gereksiz ayrıntılara. hayat'ın annesinin adı nuran'dı ve reha erdem'in ilk filmindeki erkek karakterin adı da nuran'dı. nuran'ın sırrını reha'ya bi’ ara sormak lazım.

    ve bakıyoruz hayat'ın idolüne: hülya avşar. odasının duvarlarında bir sürü avşar resmi vardı hayat'ın. daha önce reha erdem'in bir başka filminde hülya avşar'a teklif götürdüğünü biliyoruz. ikinci takıntısı da hülya demek ki kendisinin.

    ve televizyon yine toplumun akciğeri durumunda. nuri bilge ceylan, zeki demirkubuz filmlerinde olduğu gibi tv yine o sıkıcı hayatlara fon, nefes alamayan hayat'a ve ailesine nefes oluyor zaman zaman...

    ek: (bkz: okunmayacağını bile bile entry girmek)
  • --- spoiler ---

    reha erdem tarafından yazılan ve yönetilen 2008 yapımı “hayat var”, 13-14 yaşlarındaki hayat’ın çocukluktan ergenliğe geçiş sürecinde zorlu yaşantılarını konu almaktadır. hayat, istanbul’da boğaz’a yakın bir dere kenarındaki derme çatma kulübede, balıkçılık, kaçakçılık gibi işlerle uğraşan babası ve yatalak astım hastası dedesi ile birlikte yaşamaktadır. babasını yıllar önce askerdeyken terk eden annesi ise bir polis memuru ile evlenmiş ve yakın zamanda bir erkek bebek dünyaya getirmiştir. hayat ve babası tarafından bakılan yatalak dedesi sürekli olarak nefes darlığı çekmekte, öksürüğe boğulmakta, sıklıkla öfkeli bir biçimde her şeye küfretmekte ve her fırsatta hayat’tan kendisine sigara getirmesini istemektedir.

    hayat genel olarak dış dünya ile asgari düzeyde ilgili, gerekmedikçe hiç konuşmayan, donuk yüzünde herhangi bir duygu belirtisi de neredeyse hiç görülmeyen, sıklıkla belli belirsiz melodilerle bazen de sadece “hmm-hm” şeklinde mırıldanan, parmağını emme alışkanlığı olan, özbakımına özen göstermeyen ve okulda arkadaşlarının dalga geçtiği, dışladığı, öğretmenleri ve okul müdürü tarafından da “sorunlu öğrenci” olarak mimlenip sıklıkla kınanan bir öğrencidir. yeşilçam klasiklerini andıran bir biçimde mahalle bakkalı hayat’a her seferinde dozu artan bir biçimde cinsel tacizde bulunmakta, hayat da karşılığında bolca gofreti çantasına doldurmakta; bu gofretleri kimi zaman okulda sınıfına dağıtmakta, kimi zaman onlarcasını tıkınırcasına yemektedir.

    babası tarafından tekneyle okula yakın bir kıyıya bırakılan hayat, her akşam geç saatlere kadar kıyıda babasının kendisini almasını bekler ve bu sırada kendisinden birkaç yaş büyük “serseri” bir tamirci çırağı genç kendisine ilgi duymaya, o beklerken ona arabesk şarkılar söylemeye, okul yolunda yürürken korumacı bir şekilde çevresinde gezmeye başlar. hayat’ın da gence karşı ilgisini, kendisine söylediği şarkıların melodilerini mırıldanmasından anlarız. fenerbahçeli olan genç maç günleri yüzünü sarı-laciverte boyamaktadır.

    hayat zaman zaman annesinin evine gitmekte, ancak annesinden herhangi bir ilgi görememekte, donuk bir biçimde annesinin üvey kardeşiyle ilgilenmesini izlemektedir; bir sahnede hayat’ı üvey kardeşi bebeğin hamağına oturmuş, onun emziğini emerek uyuklarken; başka bir sahnede bir bebeğe, bir üvey babasının masada bıraktığı silaha bakıp dokunurken görürüz. annesi hayat’ı ilk kez adet gördüğünde tokatlar, ona daha uzun bir elbise hediye eder; ayrıca beline kadar uzanan bakımsız dağınık saçlarını hayat istemese de zorla döve döve keser.

    hayat bir gün bakkal tarafından tecavüze uğrar ve kendisine “tavşanım” diye seslenen, her fırsatta sıkıştırıp sevip okşayan, ona ilk ağdasını yapan, zaman zaman yemek getiren komşuları muhtemel eski hayat kadını kamile, hayat’a bu olay sonrası yıkanıp toparlanmasında destek olur ve ağlamamasını söyler; hayat ise her zamanki tepkisizliğiyle “ağlamıyorum ki” der. hayat gerçekten de hiç ağlamaz ve her olumsuz olay sonrası olduğu gibi tek tepkisi, dedesi gibi astım krizini andıran bir biçimde nefes darlığı yaşamak, çalılıklarda gezinen hindiyi tekmelemek ve birkaç küçük çığlık atmak olur. hayat’ın iletişimde olduğu son karakter ise annesinin zorla kestiği saçlarına şekil vererek kendisine kırmızı bir ruj hediye eden ve “ileride elimizden tüm işleri kaparsın” diyen, babasının gemilere ayarladığı genç bir hayat kadınıdır.

    hayat’ın babasının kaçakçılık yaparken deniz polisi tarafından yakalanıp tutuklanmasının ardından hayat daha da zorlaşır; hayat sabahları okul formasını giyip babasının gelip kendisini tekneyle okula bırakmasını, babasının geri dönmesini sessizce bekler birkaç gün. annesi kendilerine bakmaya uğradığında ise bahçede bir köşeye saklanır ve annesi uzaklaşana kadar da çıkmaz. bu süreçte dedesinin oksijen tüpleri biter ve dedesi nefes almakta gittikçe zorlanmaya başlar. hayat, babasından ümidi kesmiş olacak ki okul formasını bir kenara atar, okul kitaplarını yerlere dağıtır, annesinin verdiği elbiseyi giyip, rujunu da cebine koyar, babasının verdiği oyuncağı da alır; can çekişen dedesinin üzerine kapıları iyice kapayarak evden çıkar ve dere yatağı kenarında oturur. ardından tamirci çırağı genç yüzü sarı-lacivert boyalı şekilde hayat’ın yanına gelir, hayat çocuğa istanbullu olup olmadığını sorar, çocuk hayır anlamında başını sallayınca hayat elindeki oyuncağı dereye fırlatır, gülümser ve birlikte koşarlar, kıyıdaki bir botu kaçırıp boğaz’a doğru hızla açılırlar ve son sahnede hayat önce rujunu dudağına ardından tüm yüzüne sürer ve yüzünü kırmızıya boyar; hayat ve genç oldukça mutlu ve heyecanlı bir şekilde birbirlerini dürterek, kahkahalarla gülerek boğaz’da “dert bende derman sende” eşliğinde ilerlerler.

    ergenlik öncesi dönem, preödipal anneye regresif dönüş

    hayat 13-14 yaşlarındadır ve peter blos’un sınıflandırmasına göre (1967) ergenlik öncesi (preadolescence) dönemdedir ve bu dönemde ensestüöz sevgi nesnelerine duygusal yatırımın geri çekilmesiyle serbest gezen nesne libidosunun yeni bir barınak araması, benliğin dürtüler ve dış dünya arası orta yolu bulmakta zorlanması, üstbenliğin etkinliğinin azalması söz konusudur. blos (1967) kız çocuklarında ödipal döneme geçmeden önce pregenitalliğin bastırılmasının normal gelişim için önkoşul olduğunu; kızın kastre edilmiş anneden narsisistik hayal kırıklığı ile uzaklaşırken aynı zamanda annenin bakımı, bedensel bakımla ilgili içgüdüsel dürtülerini ve çocuk cinselliğini bastırması gerektiğini vurgular. deutsch’a göre (1944) kız çocuğun anneyle ilişkisi, erkek çocuğuna göre çok daha yoğun, kalıcı ve tehlikeli olabilmekte, ergenlik öncesi dönemde gerçekliğe dönünce karşılaşılan ketlenme, onu daha abartılı ve çocuksu sevgi taleplerine karşılık verecek anneye dönüş sürecine getirir. püberte, kızlarda çocukluk dönemi cinselliğinden kurtulma özgürlüğüdür ve gerçeklikle bağını kuran kız, anneden ve çocuksu arzudan uzaklaşır. ergenlikte ödipal sorunlar çok daha sesli ve çarpıcı görünür; ancak daha patojenik olan preödipal takılmalardır (blos, 1967).

    ergenlikte ödipal çatışmanın yeniden canlanması ve bu döneme bir regresyon beklenirken; hayat’ın sürekli parmak emiyor oluşu, kendi kendine mırıldanmaları, bebeksi tutumu, üvey kardeşi bebeğin hamağında onun emziğini emerek uyuklaması, beslenme-bakım görme arzusu oral döneme ve preödipal anneye regresif bir dönüşe, pregenitalliğin bastırılamadığına, çocuksu arzudan uzaklaşılıp gerçeklikle bağ kurmada bir güçlüğe işaret etmektedir.

    bu başlık altında ayrıca hayat’ın gofretleri tıkınırcasına yeme davranışına da ele alabiliriz. parman (2010) zorlamalı yeme davranışının açlık kaygısından kaynaklandığını, beslenme işlevinin henüz cinsel dürtülerden ayrılmadığını belirtir. ayrıca annenin bebeğe yeterince eşlik edemediği durumda dış nesnenin tam bulunamadığını, dolayısıyla da tam yitirilemediğini ve iç nesnelerin yetersiz olduğunu, bu durumun ikincil narsisistik yatırımları olumsuz etkilediğini, sonuç olarak ne ödip ne de kastrasyon kompleksinin sağlam biçimde oluşup düzenleyici işlev göremeyeceğini vurgular. yani hayat’ın bu davranışı da aslında preödipal bir takılma ile bağlantılandırılabilir.

    var olduğunu hissetme / kendini gerçek hissetme

    hayat’ın içinde bulunduğu dönem gereği fizyolojik değişimlere ve yoğunluğu artan dürtülere karşın donukluk, tepkisizlik, kendine ve dış dünyaya yatırımsızlık hali; varoluşsal bir sorunu düşündürmektedir. bununla birlikte annenin hayat’ı küçükken terk ettiği ve kendisine yeni bir aile kurduğunu, yenidoğan bebeğine özenle bakım verirken hayat’ın bu durumu donuk bir şekilde izleyip kendini o bebeğin yerine koyma çabası, annenin hayat’a sevgi ve şefkat içeren bir yaklaşım sergilemediği, ona arada bir ilgilenme zorunluluğu olan bir külfet gibi yaklaşması; ödipalite öncesine regresyonu erken dönem anne-bebek ilişkisinde de bir problem olduğunu göstermektedir.

    winnicott’a göre (1971) çevre bebeğe kucaklama ve muamele ile tümgüçlülük deneyimini ihlal etmeyecek şekilde bir nesne sunma işlevi görür ve bebek zamanla ben olan-olmayan ayrımını yapar. bebeğin annenin yüzünü görmesiyle algı, kavrayışın yerini alır ve dünyayla iki yönlü zenginleştirici ve anlam katan bir ilişkinin başlangıcı söz konusudur. bebek normalde annenin ruh haline sürekli duyarlı olmaksızın içinden geldiği gibi davranabilmelidir; ancak annenin yüzü sabitleşir ve ruh halinin hükmüne girerse, kendiliğinin zedelenmemesi adına kendi kişisel ihtiyaçlarını geri çekmek zorunda hisseder; bu nedenle annenin başarısızlığında onun yüz ifadelerini inceleyip tahminde bulunmak durumunda kalır ve patoloji durumunda bu tahmin edilebilirlik, bebeğin olaylara razı olma kapasitesinin sınırlarını zorlar. hayat’ın da bu noktada bir güçlük yaşadığı, başına gelen travmatik ve adaletsiz olaylar karşısında razı olma ve tepki göstermemede adeta sınırları zorladığı görülmektedir.

    winnicott (1971) anne tarafından görülme deneyiminin var olduğunu hissetmeyi sağladığını; ancak “kendini gerçek hissetmenin” (kendisi olarak var olmanın, nesnelerle kendisi olarak ilişki kurma ve gevşemek için geri çekilebileceği bir kendiliğe sahip olmanın) çok daha önemli olduğunu vurgular. hayat’ın dış nesnelere yatırımsızlığı, erken dönemdeki yoksunluklar sonucu varlığını ve kendini gerçek hissedemiyor oluşuyla da bağlantılandırılabilir.

    çocuksu bedenden kadınsı bedene geçiş

    abrevaya (2013) ergenlikte kızlarda kalça ve göğüslerin belirginleşmesi gibi kadınsı bedene işaret eden cinsel niteliklerin hem istenilen hem de ergen açısından kaygı verici değişimler olduğunu, menstrüasyon kanamalarının başlamasıyla çevre ve ailedeki kadınların tavırlarının ergende gurur duyma veya utanmaya yol açabileceğini belirtmektedir. bunun yanı sıra adet dönemleriyle birlikte ergen kızın, erojen açıklığın içe girilmeye ilişkin olduğunu algıladığını, böylece seven ve sevilen babanın daha tehdit edici hale geldiğini; kızın erkeklerin bakışlarını kıyafet, saç, makyaj ile bedeninin yüzeyine çekerek, içine girilme arzusuna karşı korunduğunu vurgulamaktadır. bu bağlamda hayat’ın ilk adet kanamasını yaşadığında annesi tarafından “kadın oldun” denilerek tokatlanmasının ve annesinin kızını daha az dikkat çekici kılmaya çalışırcasına ona uzun bir elbise vermesi ve saçlarını zorla kesmesinin; hayat’ın “kadınsılığı” sakıncalı ve utanılası bir durum olarak algılamasına yol açtığı; ardından tecavüz gibi oldukça acı ve travmatik bir deneyimle bu konudaki kaygılarının gerçeklikte karşılık bulduğunu görmekteyiz. diğer taraftan çevresindeki hayat kadını figürleri ona ilk ağdasını yapıp, ilk rujunu verirler ve hayat’ın zaman zaman tüm özbakımsızlığı ve dağınıklığı içinde kırmızı ruju sürerek bir nebze de olsa kadınsılığa özendiğini görürüz.

    hayat’ın babasının eve yiyecek bir şeyler getirmek haricinde (genelde sadece balık, ekmek ve patates) hayat’a gemide bulduğu bir oyuncak ve bir kere de tatlı verdiğini, film boyunca kızıyla olan iletişiminin, okul müdürünün ısrarla çağırması sonucu okula gidip yaptığı görüşme sonrasında hayat’a “sen şimdi bu okula gitmek istiyor musun?” diye sormaktan ibaret olduğunu; bunun dışında varla yok arası, hiçbir şeye karışmayan bir halde, kural koymayan pasif ve duyarsız bir tutum sergilediğini görüyoruz. abrevaya’ya göre (2013) babanın bakışı, ergen kıza güzel ve çekici olduğunu hissettirerek narsisistik destek sağlamakla birlikte, babanın hayatta olmayışı veya simgesel düzeyde yokluğu, kızı babanın gururlu bakışından yoksunluğa karşılık gelmektedir. doğumdan itibaren anne-babanın, gurur duyan ve sevgi dolu bakışlarının kızın bedenini sardığını belirten abrevaya, kızın kadınlığının değerli oluşunda anne babanın doğumdan itibaren cinsiyetini tanımaları ve yatırım yapmalarının etkisini vurgular. yukarıda da bahsedildiği gibi yetersiz çevre koşulları ve hayatta bir başına oluşunun da etkisiyle henüz varlığını hissetmekte zorlanan hayat’ın babasının simgesel düzeyde yokluğu, hem anne hem babasının ona gururlu ve sarmalayan bir bakışının hiç olmayışı bu narsisistik destekten yoksun kılmaktadır.

    çevresel etmenler, yanlış-sahte çözümlerin reddi

    winnicott, ergenliğin bireysel olarak yaşanması gereken bir arayış ve varoluş deneyimi olduğunu, ergenin erişkinler tarafından anlaşılma ihtiyacı olmadığını, ergenliğinin tek ilacının zamanın geçmesi olduğunu belirtmektedir. winnicott’a göre ergen, yetişkinlerin kendisine sunduğu “yanlış-sahte çözümleri”, kendisine sunulan anne baba imgeleriyle özdeşimi, sportif veya zihinsel etkinliklere yönelme olanaklarını, ötekilerinin deneyimlerinden yararlanmayı reddederek, kültürel birikimi elinin tersiyle iter. kendini gerçek hissetme savaşı ve kişisel kimlik oluşturma hedefinde erişkinler tarafından ona biçilen rolü değil, yaşaması gerekeni yaşayarak seçtiği role ulaşmayı yeğler. meydan okuma/bağımlılık arası en uçlarda geliş gidişlerin de görüldüğü bu süreçte ergenin gereksinimlerini winnicott şu şekilde özetler:
    • yalancı-sahte çözümün reddi (psikotiğin ara yol bulmadaki beceriksizliği benzeri),
    • kendini gerçek hissetme/hiçbir şey hissetmemeyi kabul etme (psikotik depresyona benzer),
    • bağımlılığın doyurulduğu bir durumda başkaldırıda bulunma,
    • toplumu sürekli kışkırtma ve kendisine verilecek yanıtın düşmanca olmasını sağlama (anti-sosyal eğilimlere benzer) (parman, 2011).

    bu bilgiler ışığında filme geri dönecek olursak; hayat’ın gerçekten de çevre tarafından kendisine biçilen iyi ve sorunsuz bir öğrenci olmak, dedesinin isteklerini yapan torun olmak, annesine bebek bakımı ve ev işinde yardım eden bir abla olmak gibi rolleri kabul etmeyerek sahte çözümleri reddettiğini; eylemsiz ve amaçsız bir biçimde otların arasında veya koltukta saatlerce uzanarak, yaşanılan olaylara duygusal tepki vermeyerek hiçbir şey hissetmeme haline kendini bıraktığını; kendisini tuhaf bir ilgiyle beslemeye, süslemeye, sevmeye çalışan hayat kadını komşu teyzenin bu doyurma çabaları karşısında çoğu zaman kaçtığı, okulda uyumsuz tutumlarının yanı sıra haklı olduğu durumlarda dahi kendisini savunmayarak öğretmen ve müdürden olumsuz tepki almasını sağladığını görürüz.

    winnicott (1969) ailenin dağılması, ebeveynin ölümü gibi nedenlerle erişkinlerin yokluğunun (veya erişkinlerin çocuğa fazlaca sorumluluk yüklemesinin) çocukta erken olgunlaşmaya yol açabileceğini, bu durumun çocuğun yaşı ve olgunlaşması arası eşzamanlılığının ve sorumsuz yaratıcı dürtülerinin kaybına ve sadece yetişkinin bir taklidi olacak şekilde yanlış bir olgunlaşmayla sonuçlanabileceğini belirtir. olgunlaşmanın tek çaresinin zaman olduğunu vurgulayan winnicott’a göre olgunluğa ancak belirli bir süreç sonucunda ulaşılması halinde bir zafer duygusunun oluşacağını ifade eder. hayat da küçük yaştan itibaren hem kendisinden hem yatalak dedesinin bakımından sorumludur ve adeta çocukluğunu yaşayamamıştır; ancak hayat’ın bu erken olgunlaşmasının olumlu bir tarafı olmadığını, başıboşluğu içinde hem kendisinin hem de dedesinin gerekli bakımdan yoksun oldukları, ergenlik sürecine girmesiyle birlikte üzerine yüklenen sorumlulukları da umursamaz bir tavırla giderek daha az yerine getirmeye başladığını görülür.

    sonuç olarak: otoerotizmden nesne seçimine; ötekine yatırım yapabilmek

    parman’a göre (2010) çocuksu bir eylem biçimi olan otoerotizmde kısmi dürtü, bir organın işleyişine veya erojen bölgeye bağlı olarak doyurulur; bedenin ve benliğin bütünlüğü söz konusu değildir ve dış nesneye ihtiyaç duyulmaz otoerotizmden cinsel nesne seçimine geçişin koşulu ise kısmi dürtülerin, genital dürtünün etrafında toplanarak, nesne ve narsisistik libidonun yeniden düzenlenmesidir. birraux (2013) yetişkinliğe girişin bir kriterinin ötekine yatırım yapabilmek, yani kendini ve haz nesnesi olan bedenini merkezden uzaklaştırmak olduğunu ifade ederken; ergenin ilk cinsel ilişkide aslında aşka aşık olduğunu, ötekini kullanma yoluyla kendi yatırımlarının tek nesnesi olduğunu vurgular. birraux, “öteki”nin ödipal çocuklukta anne baba imagolarında mevcut olduğunu, sevmenin, ergen için kendini ötekinin bakışlarıyla değerlendirme riskini almak yerine, kastrasyonu inkâr ederek kendine aşırı değer biçmesi anlamına gelebileceğini belirtir. freud (1958), ergenlerde libidonun ebeveynlerden çekilerek, aile dışında bir nesneye yükleme göreviyle karşı karşıya olduklarını; izolasyon duygusundan kaçmak için de hızla bir yabancı nesne arayışına girildiğini, duygusal arkadaşlıklar sosyal-disosyal bir gruba bağlılık gibi çözümlerin gence kendini özgür ve bağımsız hissettireceğini, dış dünyada uygun biri olmadığında ise libidonun belirli bir ölçüde geri çekilerek kendisine dönmesinin önlenemez olduğunu belirtmiştir.

    hayat’ın parmak emme alışkanlığı otoerotik bir eylem olup; bununla tutarlı bir biçimde gerçeklikte de filmin sonuna kadar dış nesnelere yönelmediği görülür. püberte ile birlikte oral döneme ve preödipal anneye regresif bir dönüş yaşaması ve ödipal sorunların henüz görülmemesi dikkat çekiyor olsa da; hayat sonunda tüm olumsuzluklara ve güçlüklere karşın bir dış nesneye yatırım yapabilmiştir. hayat’a sadece hayat olduğu için ilgi duyan, ona yakınlaşma çabası gösteren, onu önemseyip koruyup kollayan, sıklıkla orhan gencebay’dan “seveceksin” şarkısını söyleyen tamirci çırağı genç sayesinde hayat’ın kendisi dışında bir ötekinin varlığını fark ettiğini, belki de kendi varlığını da hissedebildiğini ve yüzünü sarı-laciverte boyamış olan bu gencin yanında önce kırmızı rujunu dudağına sürüp, ardından tüm yüzünü rujla boyadığını; belki de hem aidiyet hem de özgürlük duygusu ile boğaz’a doğru kaçırdıkları botla ilerlediklerini, hayat’ın ilk kez güldüğünü görürüz. bu kaçış öncesi babasının kendisine verdiği oyuncağı atması da anlamlıdır.

    değerlendirme boyunca sıklıkla hayat’ın içinde bulunduğu olumsuz çevre ve patolojik gibi görünen ketlenme, duygu küntlüğü ve regresyonundan bahsedilmiş olsa da; olumsuz yaşantıları sonrası çalılıklarda hindiyi tekmeleme ve çığlık atma davranışıyla agresif dürtülerinin, nefes darlığı yaşamasıyla anksiyetesinin varlığına da tanık oluruz. son olarak gençle kaçış sahnesinde ise libidinal dürtüyü ve heyecanı görürüz. hayat’ın durumundaki bir ergende bu dürtü ve duyguların az da olsa varlığının, onu psikotik bir süreçten koruyor olabileceği düşünülebilir ve sonuçta her şeye rağmen varlığını sürdürme ve kanıtlama çabasında bir hayat ve bir umut vardır karşımızda. filmde sıklıkla duyduğumuz “seveceksin”in sözleri ise tüm yaşananları özetler gibidir:
    “bir kapıdan gireceksin, neler neler göreceksin
    her çileye göğüs gerip, hayat budur diyeceksin

    gün gelecek isyan edip, niye doğdum diyeceksin
    gün gelecek isyanına, kahkahayla güleceksin
    seveceksin seveceksin, çok seveceksin

    ağlamak var gülmek var,
    sevilmek var sevmek var
    ne arasan var bu dünyada
    dertler varsa mutluluk var…”

    kaynakça
    abrevaya, e. (2013) “cinsellik karşısında ergen kız çocuğu ve anne babalar”. ergenlikte değişim ve erişkin yaşama geçiş, ed. t. parman. bağlam yayınları, istanbul, s.57-72.
    birraux, a. (2013) “yetişkin olmak”. ergenlikte değişim ve erişkin yaşama geçiş, ed. t. parman. (çev. l. mete) bağlam yayınları, istanbul, s.156-169.
    blos, p. (1962) on adolescence: a psychoanalytic ınterpretation, the free press, new york.
    freud, a. (1958) “adolescence” adolescence and psychoanalysis: the story and the history, ed. f.ladame, m. catipovic (çev. p. slotkin) karnac books, london, s.43-66.
    parman, t. (2000) ergenlik ya da merhaba hüzün, bağlam yayınları, istanbul.
    parman, t. (2011) “winnicott’un kuramında ergenlik” psikanaliz yazıları, 23: 83-94.
    winnicott, d.w. (1969) “ergenlik süreci ve kişisel yüzleşmeye olan ihtiyacı” (çev. ç. köse) yansıtma: psikopatoloji ve projektif testler dergisi, 5-6: 25-31.
    winnicott, d.w. (1971) oyun ve gerçeklik (çev. t. birkan). metis yayınları, istanbul.

    --- spoiler ---

    © copyright kirliyesilkazak, 2014
  • reha erdem'in üstatlıkta el yükselttiği, ruhu alıp, duvara karşı bodoslama gidip gidip çarptığı film. elit işcan'ın hayat verdiği, istanbul'un ve hayatın hırıltılarını, hayat'ın giderek arızalanan mırıldanmaları eşliğinde işittiğimiz acımasızlık hikâyesi. filmin bir diğer başrol oyuncusu ise ses'in bizzat kendisidir, ki bu haliyle ses ve öfke'yi hatırlatır biraz. büyümek istemekle bundan kaçmak arasında hem sallanıp, sarsılan; hem de âlemi sallayıp sarsan hayat'ın sigarayı alıp paketi yere attığı ve musluğu açıp elini yıkamadan dedesine baktığı iki sahne ise, elit işcanen karizmatik kadın film karakterleri listesinin tepelerine, mathilda'nın yanı başına taşımıştır nezdimde.

    --- spoiler ---

    "istanbullu musun?/ değilim." (hayat gülümser... her manada)

    --- spoiler ---
  • geç de olsa izleyebildiğim ve izlerken çok tuhaf hislere bulandığım film.

    devamında çok açık bir şekilde filmin konusu anlatılıyor. izlemediyseniz okumayın.

    --- spoiler ---

    film 14 yaşındaki hayat'ın etrafında dönüyor. hayattan fazla bir şey beklemeyen ve hayata fazla bir katkısı da olmayan bir kız hayat. kaçakçı babası ve küfürbaz, alkolik ve düzenbaz ama iyi niyetli dedesiyle yaşıyor. babası gemilere kadın ve uyuşturucu götüren kayığıyla hayatı da okula götürüp getiriyor. okulda iletişimsiz bir çocuk olduğu ve kötü koktuğu için arkadaşları tarafından sevilmiyor hayat. o da bunu kendisine zaafı olan bakkala istediklerini vererek sahip olduğu çikolataları onlarla paylaşarak kırmaya çalışıyor. öğretmeni ve okul müdürü ise onu 'sorunlu tip' olduğu için dışlıyorlar. annesi babasını askerdeyken terk etmiş, bir polisle evlenmiş ve ondan bir oğlu olmuş. hayat bu oğlanı delicesine kıskanıyor, onu öldürmeyi bile hayal ediyor. onların bebekle ilgilenirken onu görmezden gelmeleri, hayat'ı kendini gösterme yolları bulmaya itiyor. babası galiba eşcinsel ve önceden sevgilisi olan adam durmadan eve gelip babasını soruyor. hayat bu adama karşı iyi hisler besliyor ve yanında olmasını istiyor, hatta ona evlenme bile teklif ediyor ama kaçıp kaçıp ona gitmeleri sonuçsuz kalıyor. eninde sonunda kendini evde buluyor. bütün bu hengame içinde onunla ilgilenen üç kişiden biri komşuları olan kadın ki hayat onun ilgisinin üzerinde olmasından hiç hoşlanmıyor, ondan kaçıyor. karşılıklı oturup bir şeyler paylaştığı tek kişi babasının gemilere taşıdığı hayat kadınlarından biri. o da ona kırmızı bir ruj hediye ediyor ve çok güzel olduğunu, yakında onların işleri ellerinden alacağını söyleyerek iltifat ediyor.
    onunla ilgilenen bir diğer kişi ise yaşıtı olan işçi bir genç. filmin sonuna kadar hayat'a olan ilgisine hiçbir karşılık alamıyor. sadece filmin bir yerinde hayat dedesinden çaldığı paraları bu gence veriyor ama onda bile onunla konuşmadan çekip gidiyor. filmin sonunda tecavüze uğramış, babası hapse girmiş ve dedesi ölmek üzereyken omzundaki bütün yükleri sıyırıp çocuk olmaya karar veriyor hayat ve bunu kendi yaşıtıyla, yaşına uyan çılgınlıklar yaparak gerçekleştiriyor. orospudan aldığı kırmızı ruju dudağına sürmekten vazgeçip tüm yüzüne sürerek ve yaşıtı olan bir çocukla -artık sandala değil- deniz motoruna binip, itişip kakışarak...
    film durgun bir film, diyaloglar çok az. pek çok şey üstü kapalı anlatılmış. mesela babasının eşcinsel olabileceğine dair hiçbir şey açıkca verilmemiş ancak beyaz gömlekli arkadaşıyla yan yana dururken bebekten gelen 'i love you' lu müzikte ikisinin birbirine bakışları, ilerleyen sahnelerde sandalı takip eden hayatın ormanda bir şey görüp geri kaçması (daha önce de ormanda bir kadınla erkeğin birlikteliğini dikizlemişti), gördüklerinin sonrasında psikolojisinin bozulup yatağında yatıp kalması ve babasının hemen ardından yanına gelip oturması... babanın eşcinsel olduğu izlenimini oluşturuyor. aynı şekilde kızın bakkalda bir kere tacize uğradığını görüyoruz, daha sonrasında kızın elinde poşet dolusu kola, çikolata vb. gezmesinden olayın birkaç defa tekrarlandığını anlıyoruz.
    hayat -belki de bir depresyon belirtisi olarak- hiç yıkanmıyor. annesini kendisine yaptıklarına rağmen koruyor. dedesine kendisi de çaresiz kalana kadar bakıyor. pek fazla konuşmuyor. vaktinin bir kısmını televizyonla geçiriyor, taa ki dedesi televizyonu satana kadar. kendi kendine şarkılar mırıldanıyor, kimi zaman da kendini rahatlatmak için kendi kendine vapur düdüğü sesi yapıyor. öfkesini gösterdiği tek canlı bahçede sık sık peşine takılan hindi, onu tekmelemeden duramıyor.
    dediğim gibi filmde diyaloglar az ancak ses efektleri yoğun olarak kullanılmış. öyle ki hayat'ın bütün iç dünyasını bu efektler sayesinde takip edebiliyoruz. kedi köpek sesleri, uçak, polis sireni, vapur düdüğü, cam kırığı, çığlık üst üste gelip bize onun o an hissettiklerini anlatıyor. bazı sahnelerde öyle sıklıkla kullanılmışlar ki bir rahatsızlık duygusu da oluşturuyor. mesela hayat'ın halı yıkarken annesinin yanına gittiği sahnede, annesinin onunla ilgilenmeyip oğlunu alıp içeri gitmesiyle üst üste duyulan cam kırığı sesleriyle hayat'ın içinin paramparça olduğunu anlayabiliyoruz. aynı şekilde hayat bakkala giderken duyulan kedi köpek sesleri, uçak sesi ve polis sireni bize her şeyi anlatıyor.
    filmin bir ilginç yanı da sadece arabesk müziğin kullanılması. müzikleri hareketli ancak sözleri acıklı olan arabesk şarkılar... film de böyle aslında, son derece acıklı bir hikaye anlatıyor ama ağlak değil asla. hatta tam tersine buz gibi bir film. ve bence ne olursa olsun mutlu bir sonla bitiyor çünkü sonunda hayat iki arada bir derede kalmaktan sıyrılıp kendini buluyor. en azından neyi istemediğini anlıyor. hayatın gerçeklerine boyun eğmiyor. ayrıca filmin başında ve sonunda karşımıza çıkan istanbulluluk kavramıyla da sanırım gerçek istanbulluların şehir hayatının dışına itilişi anlatılıyor. etrafındaki istanbullular hep ona bir yararı olmayan, aykırı tipler. oysa hayat şehrin içindeki herhangi biri gibi olmak istiyor. o nedenle çocuğun istanbullu olmaması onu etkiliyor, çocuğun zengin olabilme olasılığını düşündüğünü zannetmiyorum.
    filmin yönetmeni ve görüntü yönetmenine ise kısaca elleri öpülesi insanlar diyebiliriz.

    --- spoiler ---

    lafın özü filmde ille de aksiyon aramayanların izlemekten keyif alacağı bir film yapmış reha erdem. filmi hiçbir beklenti içine girmeden izlerseniz vardığı yeri seveceksiniz.
  • yıllar yıllar sonra bir filmi izlerken gözümden yaşların akmasına, uzunca bir süre kendime gelememe, sokakta titreyerek yürümeme sebep olan, bünyede adeta sublime bir etki yaratan son reha erdem şahaeseri. reha erdem'in sinema diliyle konuştuğu, konuşurken de aslında hiçbir şey söylemediği sinema sanatının yeri, önemi ve etkisi üzerine de güzel bir ders aynı zamanda.

    hayat var!

    upuzun saçları, güzel mi güzel bir yüzü...

    suskun bir hayat sürüyor hayat. hayat akıp giderken, o ait olduğu hayatın girdabında çırpınıyor. hatta çırpınmıyor bile, teslim etmiş kendini o sulara... suyun üstünde yüzen bir tahta parçası gibi, süzülüyor çaresizce. yeri geliyor sessizce gözyaşlarını akıtıyor, zaman zaman manalı bir tebessüm konduruyor güzel yüzüne. etrafında olup bitenleri anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyor sessizce.

    boğaz'da derme çatma bir evde oturuyor.hayatla bağı küçük bir tekne. tekneyse babasının kontrolünde.

    yalnızlığı kanıksamış hayat. içinde kopan fırtınalara her gün kulaklarına çalınan vapurların sesini andıran bir mırıltıyla göğüs germeye çalışıyor. ya da babasının hediye ettiği kırmızı oyuncakta teselli buluyor. bir tek o hayat'a onu sevdiğini söylüyor zira...hayatın onu anladığı dahi meçhul ama. her dokunduğunda i love you i love you! diyen minik oyuncak suskun, mutsuz ve umutsuz yüzlerle çevrili grinin en koyu tonlarına bulanmış hayatına bir renk katıyor, griyi kırmızıya boyuyor usulca.

    yatalak dedesi, arada ufak tefek hediyelerle hayat'ı sevindirse de, hayatın türlü gaileleriyle uğraşma derdinde olan babası, ara sıra ziyaretine gittiği yeni kocası ve "hayatı sevmediği için peydahladığı " bebeğiyle annesi, tavşanı olduğu, hayatı besleyip, seven, seven seven komşu teyzesi. hayat'a olan sevgisini en derinlerinde hissetmesi için (b)elinden geleni yapan bakkal amcası! onu aralarına almayan okul arkadaşları.. ve bir de hayat'a karşı hislerini adlanlandıramayacak kadar tecrübesiz, duygularını arabesk şarkılarla ifade edecek kadar saf ve çaresiz tamirci çocuk.

    film boyunca hayat hayatın acı gerçekleriyle yüzleşip, büyüyüp olgunlaşırken, kızlıktan kadınlığa geçişin sancılı sürecine göğüs germeye, varlığını sürdürmeye çabalıyor. şarkılar da öyküsüne eşlik edip, öğütleyip duruyor:

    ağlamak var gülmek var, ne dert varsa çaresi var...

    sokakta gördüğünüz onlarca kızdan yalnızca biri hayat. zira, uzak gibi görünse de, aslında çok yakınızda, bir arka mahallede, köşe başında, sokakta yanından geçip giderken farkına bile varmadığınız onlarca hayat var etrafta. benzer hikayeler, farklı farklı adlarla... hayat buluyorlar kendi küçük masallarında. reha erdem ise aşina olduğumuz bu karakterleri, bilegeldiğimiz hikayeleri varoluşcu bir manifesto edasıyla, ilmik ilmik öyle güzel işliyor ki, film bittiğinde kendinizi hayat'ın dünyasından koparıp, kendi gerçekliğinize bir türlü dönemiyorsunuz. filmde çalan şarkılar dolanıyor dilinize. her uçak geçişinde, her vapur düdüğünde bir garip oluyor içiniz. acıyor yüreğiniz.

    hayat var diyorsunuz.

    hayat var. orda bir yerde. yo hayır, tam da burda. yanımda. ben de. benimle.