*

şükela:  tümü | bugün
40 entry daha
  • kutsi bütünleşme, teslim olma ihtiyacını içerdiği de olmuştur "hayata anlam yüklemeye çalışmak" eyleminin.

    örneğin şöyle diyor boethius, philosophiae consolatio’da: "farklı farklı biçimleriyle (bütün canlılar), değişik görünse de sana, yere eğiktir hepsinin başı, körleşmiş duyuları aşağı iteler. sadece insan soyu yukarıya kaldırır mağrur başını, bedenini dik tutar, bakar öylece yeryüzüne. dünyevi varlık olarak aklını yitirmedikçe, bu duruş seni hep uyarır: ‘başını dikip göğü seyreden, alnını açan sen; aklını da yücelere taşı ki dünyevi bedenin yukarı çıkarken, ruhun ezilip altta kalmasın" (5.5m.8-11: "quae variis videas licet omnia discrepare formis, prona tamen facies hebetes valet ingravare sensus. unica gens hominum celsum levat altius cacumen, atque levis recto stat corpore despicitque terras. haec, nisi terrenus male desipis, admonet figura: qui recto caelum vultu petis exserisque frontem, in sublime feras animum quoque, ne gravata pessum inferior sidat mens corpore celsius levato.") "köleliğin en son aşaması, kötü huylara kapılıp kendi akıllarının hakimiyetini yitirdikleri anda ortaya çıkar. gözlerini yüce gerçekliğin ışığından aşağıdaki karanlıklara indirdikleri anda cehaletin bulutuna sarılırlar ve yıkıcı heyecanların saldırısına uğrarlar." (5.2.20: "extrema uero est seruitus cum uitiis deditae rationis propriae possessione ceciderunt. nam ubi oculos a summae luce ueritatis ad inferiora et tenebrosa deiecerint, mox inscitiae nube caligant, perniciosis turbantur affectibus")

    insana yakışan nedir? buradan anlaşılıyor ki, insanda eğilim yukarıya doğru olmalıdır; başını dik tutup göğü seyreden insan daha yüce bir ereğe yönelmediği müddetçe bu dünyada farklı farklı biçimleriyle seyreden diğer canlılardan ayırt edilemez. bu açıkça insanlara bir yücelik makamı biçildiğini gösterir; böyle olması arzulanıyor, zira başka türlü insanı dinsel yasalarla kontrol edebilmenin de yolu yoktur. insana evvela bu evrenin en nadide, en soylu parçasının o olduğu aktarılır, sonra da onun aklıyla yöneteceği alanda tek bir tarafa yönelmesi sağlanır.

    boethius’tan çok sonra francis bacon da "qui deos negant nobilitatem generis humani destruunt" diyordu sermones fideles sive interiora rerum xvi.’da, yani "tanrıları / tanrı’yı reddedenler insanlık soyuna özgü asaleti ayaklar altına almış olurlar." şöyle de ekliyordu: "nam certissimum est hominem brutis cognatum esse, quatenus ad corpus. quod si, quatenus ad animam, non intercedat ei cognatio cum deo, vilis est plane et ignobilis creatura. destruunt quoque magnanimitatem et humanae naturae exaltationem." yani türkçesiyle "şurası kesin ki insan bedence hayvanın akrabasıdır, ruhça da tanrı’yla yakınlık kuramazsa, bu durumda aşağılık ve sıradan bir yaratık olur çıkar. ayrıca tanrıtanımazlık, insanlığın soyluluğunu ve değerliliğini yok eder."

    bu durumda insan için tanrı düşüncesine yaklaşma bir zorunluluk hali olur ve hayatın anlamı; çünkü insana biçilen temel gaye anlam kazanmış olur. insanın tek başına altından kalkamayacağı yüce bir erek (hayatını hiçbir zaman tümüyle anlam veremeyeceği, sadece boyun eğeceği bir kudretin yasalarıyla sınırlamak) ile tanrı’ya varışı onun neden doğar doğmaz ölmediğini, neden doğumla ölüm arasına bu kadar büyük bir mesafe koyduğunu, neden nefes alıp vermeyi sürdürdüğünü de açıklar. çünkü insanda en büyük soyluluğu düşlemek onu aeternitas’ta anlamlı kılmıştır.
  • müthiş bir ironi barındırıyor içerisinde bu eylem: "hiçbir zaman anlamadığım... şey" veyahut "manasız bulduğum şey...", "gereksiz olan şey..." gibi ifadelerle sanki olumsuzu övülüyor, kendisi yeriliyormuşçasına dursa da aslında her tabirde bir nosyon yüklenmesi söz konusu olduğundan; bilinçsiz bir şekilde, farkında olmadan kişiler hayata anlam yükleme eyleminin içinde yer almaktadırlar. öyle ya, anlam denilen şeyin, illa ki tanrısal veyahut yüce bir amaç içermesi gerekmiyor, ki aksi sunulduğunda bunun tanrısal veyahut yüce bir amaç uğruna sunulmuş olmadığını da kimse garanti edemez; bu durumda, örneğin, "hayata anlam yüklemeye çalışmak" olgusunu "gereksiz" görmek de onu anlamlandırmak demektir.

    ancak çağın kaçınılmaz dezenformasyonu gereğince "anlam / mana"nın kendisinin ne olduğunu gözden kaçırmış durumda olamaz mısınız? metin üzerinde inceleyelim; örneğin şöyle deniyor:

    * hayatın anlamı filan yoktur. o yüzden anlam yüklemek için çaba göstermek akıntıya kürek çekmektir.

    çözümleme:
    hayatın anlamının olmadığının tespitinden hareketle ona anlam yükleme çabasının gereksizliği vurgulanıyor; bu durumda causa finalis yani en nihayetinde hedeflenen şey nedir? hayatın bir anlamının olmadığını bulmaktır; masaya yatırmaktır. bu durumda ulaşılacak temel sonuç ne olur? "hayat= anlamı olmayan" bu durumda hayatın ne olduğuna (ya da ne olmadığına) dair bir çıkarımımız olmuş olmuyor mu? gayet de oluyor. zira türkçenin sınırlarında takılı kalmayalım; buradaki anlam'dan kasıt veritas'tır yani "gerçekliğin kendisi"; yani bir şeyin "özde ne olduğu"dur, bu cinsine göre ipse, ipsa veya ipsum olabilir; ama mutlaka bir şeydir. örneğimiz üzerinden gidersek; hayatın "anlamsız, anlamı olmayan" bir şey olduğunu düşünmek, özünde bir ereksellik taşısın veya taşımasın, onu anlamlandırabilmiş olmaktır. sonuç olarak hayat, hiçbir anlamı olmamanın anlamını taşımaktadır; biz onda bir anlamsızlık seziyorsak, bu onu anlamlandırabilmiş olduğumuzu gösterir. bu durumda ona anlam yükleme çabasının gereksizliği de ortadan kalkar, zaten en başta onu anlamlandırma çabası başarıya ulaşmış olmaktadır. örneğin şöyle demiş olsaydım da onu anlamlandırabilmiş olacaktım: "hayat ölmektir" dediğimizde tdk'nın tabirinde de geçtiği gibi ( http://www.tdk.gov.tr/…376734bed947cde&kelime=anlam ) "ölmek" vurgusunun bana "hatırlattığı düşünce" hayatın tanımı olmuş durumdadır.

    ** hayatın insanı zerre kadar salladığı yoktur.

    çözümleme:
    "hayatın insanı zerre kadar salladığı yoktur" görüşü de hayata anlam yükleme çabası kapsamında alakasız bir başka veridir, ki aksini sunabilmek de "anlamlı" değil gibi durmaktadır. şöyle ki hayata anlam yüklemek istediğimizde, ki bunu ters yoldan, onu "anlamsız" kılarak da yapabileceğimizi yukarıda gösterdik, bunu daha çok onun bizde uyandırdığı histen veya bizim ondan çıkardığımız bilgi, veri birikiminden sağlarız, çıkarırız. bir nevi o bizi sallamasa da biz onu pis sallarız, kendine gelemez.

    *** insan kendine olduğundan fazla değer verdiği için hayata da anlam yükleme gibi bir çaba içine girmekte.

    çözümleme:
    tanrı düşüncesinin yahudilikte ve hıristiyanlıkta baskın bir şekilde insana görmek istediği bir statünün gereğidir bu, ki insanın temelde hayatı "anlamsız" kılmasının bile onu anlamlandırma çabası kapsamında değerini düşünürsek, her durumda hayatın tanrı'dan da bağımsız olduğu görülebilir. mesela "hayat, ibrahimi dinlerdeki tanrıdan yoksundur; o halde o dinlerin kabul ettiği gibi 'insan' her şeyin merkezinde değildir, hayat başlı başına bizi sallamaz" denilebilir, ki bu da bir anlamlandırma uğraşısıdır.

    **** oysa hayat dediğimiz şey biz yolun ortasında öylece dururken yanımızdan hızla geçmekte...

    çözümleme:
    biraz excursus yapalım; ben gözlerimi kapadığımda en basitinden odam bile yok oluyorken; benim olmadığım bir dünyada, benden ayrı bir hayatın olduğunu kabul etmem için en güçlü kanıt ne olabilir? "benden önce hayat yoktu ve benden sonra hayat olmayacak; hayat benimle birlikte var oldu, benimle birlikte sona erecek" demiş olsaydım, aksini bana video görüntüleri ya da fotoğraf kareleriyle dahi ispat edemezlerdi, zira söz konusu verilerin de sadece bana özgü olan nefes alıp verişimi delip geçecek ölçüde hayati olduğunu sanmıyorum. o halde hayat algılayabildiğimiz ya da algılamak istediğimiz / istemediğimiz ölçüde vardır, diyebilir miyiz? duran kim, ben mi yoksa dünya mı? kaldı ki dünya = hayat mı? dediğim gibi, ben yoksam hayat yok; hayat ile kast edilen salt dünyamızı gösteren terra, evreni gösteren mundus olmadığına göre (eskiler mundus'u hem dünya hem de evren manasıyla kullanıyorlardı; kuşkusuz evrene dair vizyonları eldeki imkanların kıtlığından ötürü bizimkinden daha dar gibi görünüyor. gerçi böyle diyorum ama; bir hicetas'taki, ptolemaios'taki evren heyecanını biz modernler ay'a ayak bastığımızda bile duymuş olamayız. tek derdimiz vardı: bayrağı dikmek! şuna bakın hele: http://www.hps.cam.ac.uk/…y/ptolemyastrologylrg.jpg ) hayatın yanımızdan hızla geçtiğini kabul edebilmemiz için evvela hayatın da aeternitas'tan yoksun olduğunu kabul etmemiz gerekirdi: yani hayat, sonsuzluk demek midir? burada ikili bakış kendini gösteriyor: ya benimle birlikte hayat da yitiyor (duruyorsak da, hareket ediyorsak da beraber yapıyoruz) ya da hayat denilen şey benim yaşarken bilmediğim başka türlü bir akışın sadece bir parçası (ölüm sonrası mitlerine bakınız itinayla).

    ***** insan orada durur, hızla geçen yaşamın akışını izlerken...

    çözümleme:
    tuhaf olan şu "akışı izleme" unsurunun boethius'ta başka türlü geçiyor oluşudur:

    insanların zihinleri ancak tanrısal zihni seyre daldığında özgürleşir (5.2.15: "humanas uero animas liberiores quidem esse necesse est cum se in mentis diuinae speculatione conseruant"), maddi dünyaya daldığı ölçüde özgürlüğünü yitirir, hele kendisini dünyanın zincirlerine geçirdiğinde tümüyle azalır: (5.2.15: "minus uero cum dilabuntur ad corpora, minusque etiam cum terrenis artubus colligantur").
    aeternitas/@jimi the kewl

    ****** oysa insan hayata anlam yüklemekle uğraşacağına, insan olup kendine anlam katarsa başarı elde etmiş olur...

    çözümleme:
    işte mesele burada düğümleniyor: zaten hayat = ben demek, ben istemediğim vakit bir şey yoktur, değil mi? mesela tiber nehri yoktur benim için, kızılırmak vardır diyelim; ilkindeki hayatı reddederken, ikincisindeki hayatı kabullenmiş olurum. ben gözlerimi kapadığımda hiçbir şey yoktur; tıpkı bir antikçağ gökbilimcisi için bugün bizim detaylarını bildiğimiz birçok yıldızın olmaması gibi. peki insanın kendine anlam katması da ne demek oluyor? insanın zaten hayatı anlamlandırması (isterse yukarıda olduğu gibi onu "anlamsız" bulsun) zaten kendisini anlamlandırması demektir. insan hayata baktığında neyi algılıyorsa, algılamak istiyorsa onu görür. hayatı anlamsız gören zihnin, aslında kendisi anlamsızdır. çünkü boethius'un dediği gibi her hangibir şeyin, özellikle de madde aleminin zincirlerine tutsak olup hayatı anlamlandırmaya çabalamak gerçekten de bizi bir yere taşımaz. aksi de düşünülebilir. #11299043 nolu entiride materia'dan bahsetmiştim: "materia'nın dönüşü, tıpkı proteus'un eli kolu bağlandığında, hakikatini verse de vermese de kendi biçiminden sıyrılarak, değişik veçhelere bürünmesi gibi gerçekleşir; kimi zaman zorlanır, kimi zaman basitçe akar gider (özellikle de akan aziz su olduğunda!) o halde doğaya mı gidiyorsun, ona egemen olmak için kırbacını da yanında taşı, çünkü maddenin kendisi akışkandır, sadece su gibi değil, her türlü kategorilendirmeye göre akışkandır; onu bilmeden egemen olamazsın, ona egemen olmadan bilemezsin; bilgelik buradan geçer o halde, sen bildikçe onun dönüşümünü, düşüşünü, kalkışını, o da seni belleyecek bilge olan diye; o halde bilgi güçtür, güç bilgeliktedir, bilgelik doğayı tanımada, doğayı tanıma ise materia'nın eli kolu bağlandığında gerçekleştirdiği o eşsiz performansta!" bu bir 16. yy. ingiltere'sinde bir ingiliz düşün adamının sayıklamasıdır aslında; çağı ona bunları söylettiriyordu; doğal olarak doğaya, ona egemen olmak için gitme düsturu hayatın anlamı haline gelmişti. bu durumda insan kendisine nasıl bir anlam yüklemeli? önünüzde tonla seçenek var; ve her bir seçenek de kendi içinde tonla bölüme ayrılıyor, seçin birini keyfinize bakın. ama mutlaka seçin; hatta seçimsizliğin (hayat = anlamsızlık vb.) kendisinin bile bir seçim olduğunu düşünürseniz, +1 şansınız daha oluşmuş durumdadır. sizden iyisi yok.
19 entry daha