şükela:  tümü | bugün
  • -1997 isviçre'den türkiye'ye dönüş. dil bilmem, din bilmem, yol bilmem, iz bilmem. çok zor alıştım. çok zor türkçe öğrendim. her gecem ağlayarak geçti 2 sene boyunca. "farklı" olduğum için hiç arkadaş edinemedim. bir tane arkadaşım oldu, adı pelin'di.

    -17 ağustos 1999 depreminde tek arkadaşımı. pelin'i kaybettim. çok zor atlattım ama bir şekilde atlattım. "pelin ölmeseydi zaten robert kolejini burslu kazanmıştı oraya gidecekti" diye avuttum çocuk aklımı. hala gereğinden fazla içtiğimde iç çeke çeke pelin için ağlarım. o yüzden gereğinden fazla alkol almamaya dikkat ederim.

    -18 yaşımda annemin "babanı boşayacağım, öleceğim, seni okuldan alacağım" tehditleri ile o yaşta kendimden bir kaç yaş büyük biriyle evlendim. 3 yılın sonunda boşanmaya karar verdik ama en büyük derdimiz bu kararımızı ailelerimize tebliğ etmek oldu. korktuk. korkmakta haklıydık.

    -annemin gazabı ve öfkesi dinmedi "benim senin gibi bir kızım yok, defol" dedi beni kapının önüne koydu. iyi derecede yabancı dilim vardı ama ancak istanbul'da iş bulabildim, yaşadığım yerden istanbul'a göçtüm. hayatımın en yorucu zamanlarını yaşadım.

    -uludağ üniversitesi arkeoloji bölümünün hocaları tarafından "seni asistan olarak alacağız" dendikten sonra 480 sayfalık kitabın çevirisini aldıktan sonra "akademik çalışmalara uygun değilsin" diyerek kapının önüne konuldum.

    -kültür bakanlığının uzman yardımcılığı sınavlarına girdim ama en yüksek puanlara sahip olduğum halde torpilim yeterli gelmediği için alınmadım.

    -yüksek lisans yapmak için ankara hacettepe sanat tarihi bölümüne başladığımda parasızlıktan ödevlerimi tam yapamadığımdan (bilen bilir sanat tarihi bölümünde yüksek lisans işi azıcık masraflıdır, kitabı, fotokopisi, fotoğraf makinesi vs) hocalar tarafından aşağılandım, sonunda yüksek lisansı bıraktım.

    -"dul kadın" olduğum için sevilmeye değer bulunmadım, aileler tarafından dışlandım, kimse oğluna layık bulmadı. 21 yaşımda dünyanın kaç bucağı olduğunu ezbere öğrendim.

    -aradaki ufak tefek laf atmaları, dokundurmaları ve dokunmaları saymazsak tam anlamıyla 3 kere tacize uğradım. her seferinde son anda kurtuldum.

    yine de değişiyor her şey. güneşin doğacağı var, e işte doğuyor bir şekilde hayatına insanın.

    edit; bir sürü destek mesajı yağdı şu yazdıklarıma. hatta "ağızlarını burunlarını kıralım" diyenler* oldu. bir açıklama yapmak istedim bu nedenle, bütün bu yaşananlar geride kaldı ben 32 oldum, 10 gün önce de çok sevdiğim adamla evlendim. kültür bakanlığı sınavlarına yeniden girdim, yaptıkları ağır yabancı dil sınavı sebebiyle sadece 3 kişi kazandık torpile gerek kalmadan alındım. uzmanlık tezimi yazdım uzman ünvanını aldım. şimdi beni yarı yolda bırakan o hocaların çalışmalarını denetliyorum, komiserliğini yapıyorum. ne yazık ki depreme ve tacize çare yok olan oldu giden gitti ama annem yaptıklarına pişman olup beni ağlaya ağlaya affetti, ben de onu affettim. içimde kimseye karşı bir öfke kalmasın istedim.

    demem o ki güneşin doğacağı vardı doğdu. eminim herkesin güneşi bir yerlerde gizleniyor ve uygun zamanı bekliyordur. pes etmiyoruz gençler.*

    bi de hepiniz iyi ki varsınız yav, valla bak.*
  • taksimde benettonun olduğu sokakta ufak çingene bir kız çocuğu var. bir seferinde arkadaşlarla otururken yanımıza gelip para istemişti. ben de o zamanki aklımla şimdi buna para versem, gidip birisine verir diye düşünmüştüm. gel beraber bakkaldan ne istiyorsan alalım dedim. ben sigara aldım, ona da eti browni aldım birtane. teşekkür edip yanımdan ayrıldı. o günden sonra ne zaman o sokakta bir yere otursam gelir abi nasılsın der, muhabbet etmeye çalışır. bir seferinde tam sigara almaya giderken geldi gene, abi bakkala gidiyorsan ben alayım dedi. iyi dedim 5 milyon verdim bi tane sigara istedim. masadakiler tam gitti 5 milyon derken, elinde sigara ve paranın üstüyle geri geldi. ben de paranın üstünü ona bırakıp senin olsun dedim. neyse aylar geçti, doğumgünümü yanlız kutlamak için taksime 2 bira içmeye gitmiştim. masada yanlız otururken geldi yine bu. abi hayırdır yanlızsın dedi. bugün böyle dedim. sonra canımın sıkkın olduğunu farketti. ben de doğumgünüm olduğunu söyledim. öylece biraz bakıp gitti. ben de vay anasını satayım o da gitti derken bir tane eti browniyle yanıma geldi.
    - abi, doğum günün kutlu olsun!

    (bkz: hokkabaz)
    --- spoiler ---
    - vefa çok önemli birşey oğlum!
    --- spoiler ---

    o sırada dostlarım dediklerim geçti gözümün önünden. (bkz: nefreti ifade edecek kelime bulamamak)
  • cam kenarındaki koltukta oturuyorum öğle vakti. hava çok sıcak. ne içsem içim soğumuyor. ara ara "babaaaa babaaaa" diye bir ses duyuyorum dışarıdan ama sıradan sokak seslerine yoruyorum. nasıl bisiklet sürdüğünü babasına göstermek için balkona çıkmasını isteyen bir kız sesi gibi. ses arttı. sahibini aradım camdan. çocuk çok. oynayanlar koşanlar bisiklete binenler...ama sesin sahibi yok. göremedim bir süre. sonra bir aracın hemen ardındaki kağıt toplama aracını farkettim.
    içinde aynı bu resimdeki gibi ama bu çocuktan 2-3 yaş daha büyükçe tahminimce 5-6 yaşlarında bir kız oturuyordu. evet bağıran oydu. bir süre camdan baktım. gelen giden yok. sokak kendi havasında. kızı bir tek ben duyuyor gibiyim.
    kızımın aldığı çikolataları sakladığı bir çekmece var mutfakta. açtım, ne varsa aldım bir poşete doldurdum. eşim de tost yapmıştı sabah kahvaltı için. biri yenmemiş, onu da aldım. gittim yanına. ağlama baban gelecek seni böyle bırakmaz dedim. poşeti koydum yanına. arabanın arkasında babası belirdi. lan dedim şimdi ya bir hır çıkaracak ya madem vicdanlısın para da ver amk o zaman diyecek diye içimden geçiriyorum. baba kızına şöyle dedi;

    "teşekkür ettin mi amcaya"

    halbu ki benim gibi adama sağlam küfür gerek.
    vicdanı soğutacak bir şey yok. soğumasın da zaten. biz hep yanalım.
  • dogustan isitme engelli cocugun sordugu soru:

    - gunes dogup batarken ses cikariyor mu ?
  • bir yılbaşı gecesi, kızılay meydanında herkes eğleniyormuş gibi yaparken havalara zıplayıp sevinç çığlıkları atarken balon satmaya çalışan orta yaşlı bir adamın -sönük balon kimseye eğlenceli gelmediğinden- o soğukta can hıraş balonları şişirmeye çalışması.. çığlık çığlığa zıplayan insanlara yorgun gözlerle bakması. cebinden parasını çıkarıp bir göz atıp tekrar cebine koyması. yanına yaklaşan birini görünce gülümsemeye çalışması. gidince tekrar acı bir üşüme ifadesi takınması. kimsenin bunun farkında olmaması. adamın haline üzüldüğümüzü belirtince sevgili arkadaşımızın "çok mu koydu içinee" diye dalga geçmesi.**ne yapıyorum ben diye sormayı aklımıza getiren bir detaydı. vakti zamanında.
  • tam 2 saattir iki kadin mermer ovuyoruz. elimizle. bol bol su. sandaletlerim islandi. olsun. bas kismini ov diyor annem. zambaklar kok salmis iyice. cok guzeller diyorum. mermeri ov diyor. ovuyorum iste anne. elimle hem de. simdi arkadaki mezarligin kenarina oturdum. yaktim bir sigara. guzelce ovdugum mermere bakiyorum bir de islak mis gibi kokan topraga.

    cok guzel oldu diyor annem. tertemiz oldu kocam. bayram temizligini de yaptik.

    "ıyi bayramlar baba, keske burada olsaydin."
  • benim gibi taş kalpli bir adamın bile kalbini yorabilen şeylerdir bazen.

    yıkamacı evlenip taşınacağı için, yeni bir yıkamacı aradığımı söylemiştim sağa sola. sabahları 10-12 tane araba yıkayıp veya temizse silip, ondan sonra çaydı, servisti bu işleri yapıcak.
    dün saat 11 gibi işyerine gittiğimde, girişte bir adamın oturuyor olduğunu gördüm, önemsemedim. daha sonra işten çıkıcak olan çocuk, ''abi bir adam geldi, saat 8'den beri bekliyor'' dedi. ''al içeri'' dedim, geldi. buyur ettim, iş için geldiğini söyledi. elinde de bir kağıt, rulo yapmış tutuyor.

    eski bir takım elbise, eski ama tertemiz boyanmış ayakkabılar, kravatını takmış, saçlarını taramış, ellerini kavuşturmuş. kolonya kokuyor. oturuyor.

    ''o elindeki ne?'' dedim, ''cv'' dedi. aldım.
    42 yaşında, yozgatlı, üç çocuğu olduğunu yazmış, daha önce yaptığı işleri sıralamış. belli bir tarih atmış, yanına sadece 'ticaret' yazmış. ''ne ticareti yaptın?'' diye sordum, yeşilköy'de simit satmış bir ara, ama daha sonra belediye simitçi koyunca, bunu kovalamışlar orada, bırakmış. 'bilmemne inşaat - taşıma' yazmış.
    ''bu nedir, şöförlük mü yaptın?'' diye sordum,
    ''yok, inşaatlarda demirdi, kalastı, çimentoydu, bunları taşıyorduk'' dedi.

    ''anlar mısın araba yıkamaktan, çay servisi yapmaktan?'' diye sordum, ''bilmem ama öğrenirim'' dedi.
    ''şimdi sen çık, üzerini değiş, hadi yıka bakalım bir araba, ben buradan görüyorum'' dedim.
    koşa koşa gitti. bu arada müşteri geliyor, telefonla konuşuyorum, ama bir gözüm de onda. uğraşıyor, didiniyor, orayı siliyor, uzaklaşıp bakıyor, tekrar aynı yeri siliyor derken bir yarım saat geçti.
    dışarı çıktığımda ''bitti mi?'' diye sordum, ''evet, nasıl olmuş?'' dedi. gerçekten de bir araba ancak bu kadar kötü yıkanabilirdi, ses etmedim. çünkü 15 dakika içinde 10 araba yıkayabilen, çaydı, servisti, sağa sola koşuşturabilen ateş gibi çocuklar var. giyindi, geldi.
    yalan söylemeyi beceremediğim için ''olmadı'' dedim, yüzü düştü ama belli etmedi.
    ''canın sağolsun abi'' dedi, ama öyle bir dedi ki, benim yüzüm düştü bu sefer.
    ''hayırlı işler olsun abi'' dedi, ''saol'' dedim.
    o gittikten on beş dakika sonra kadar ben de öğle yemeği için çıktım. ışıklarda durduğumda, parkta, elinde bitmeye yakın bir sigara, oturmuş, hüngür hüngür ağlıyordu az önceki naif adam. diğer elindeki bez mendiliyle, gözyaşlarını siliyor. ne yanına, ne de yemeğe gidebildim, dükkana döndüm.
    masada duran cv'de yazan numarayı aradığımda, buruk bir sesle telefonu açtı, kendimi tanıtınca, heyecanlı ve düzgün bir sesle ''buyur abi'' dedi. ''çok uzağa gitmediysen bir uğra bakalım'' dedim.

    şimdi, işi araba yıkamak olan ama araba yıkamayı beceremeyen birisi çalışıyor burada.
    çayı güzel demliyor ama. napıcaz bilmiyorum. en azından güzel bir yıkamacı bulana ve ona da başka bir iş bulana kadar çalışsın bakalım.

    ve vicdan, bundan sen sorulmusun kardeş, hiç kusura bakma!
  • bir teyzenin hasta kocasının canının muz çekmesidir.

    az önce annemle birlikte markete gittim. hasta olduğum için yiyebileceğim bazı şeyler vardı onları aldım. kasada bir teyze kasiyer kızla konuşuyordu. "hasta da, canı çekti çok" diyordu.

    kasiyer kız da "teyzecim o zaman tuvalet kağıdını bırak, ya da muzu bırak" diyordu.

    1 tane muz ve tuvalet kağıdı almış.

    1 muz ve tuvalet kağıdı.

    elinde 25 kuruş kalmış.

    beğenmeyip de yemediğimiz o muzlar var ya. onlardan 1 tane sadece. kocası hastaymış ve canı çekmiş...

    alamayacaktı muzunu. ya da tuvalet kağıdını.

    ama alabildi. çünkü onun duasını almak bana nasip oldu.

    belki senin duan da bana şifa verir teyze? otomatik kapıdan korktun ya teyze, geçemedin ya oradan...

    ben eve gelince ağladım biliyor musun?
  • 3,5 yaşından beri lösemi olan dünyalar güzeli 7 yaşındaki kız çocuğunun operasyona girerken ona hüzünlü bakan bir çift göze "üzülme annecim, ben alıştım artık" demesi...

    sözün aransa bulunamadığı o korkunç kuyulu düğümlü yerden: huzur içinde uyu melek.

    edit: meleğimiz dolayısıyla hala zaman zaman baş sağlığı mesajları alıyorum. bir yakınımızın kızıydı, annesinin yaşadığı acıları inanın ben de tahmin edemem.
  • 4,5 yaşındaki kızımın rahatsızlığından dolayı hiç çikolata ve dondurma yememiş olması gerçeği...
    dahası reklamlarda çıkınca ''bunlar acı dimi anne'' demesi...

    duzeltme; arkadaslar cok fazla mesaj geldi eksik olmayin. kizimin rahatsizligi merak edilmis basta belirtmeliydim sut alerjisi var kizimda.

    edit: müjdemizi verelim: tedavisinin sadece zaman,sabır ve diyet olduğu süt ve çoklu gıda alerjisi hastalığını geride bıraktık.

    bizim için kızımızın bebekliğinden beri süregelen zorlu bir süreçti. darısı tüm alerjik çocukların başına...
    artık kızım süt ürünleri ve dolayısıyla dondurma çikolata vs tüketebiliyor..

    gelen mesajlara bakılırsa şu kocaman dünyada bu ufacık derdimizle hepinizi çok üzmüşüz.. destekleriniz, mesajlarınız ve dualarınız için sonsuz teşekkürler...