şükela:  tümü | bugün
  • 10 dakika önce kapı çalındı. 70'li yaşlarda olan apartman yöneticisi amca.
    ''tabak ver bi tane, tatlı koyayım'' dedi.
    ''hayırdır amca, bir şey mi kutluyoruz?'' dedim.
    ''evlilik yıldönümüz bugün, 51 yıl oldu'' dedi.

    tabağı alıp aşağı indim amcayı yormamak için. apartmanın yarısı, amcaların kapının önünde, herkesin elinde bir tabak. eşi gülümseyerek tatlı dağıtıyor herkese.

    10 dakikadır tatlı yiyorum gülümseyerek.
    inşallah 51 yıl daha birlikte gülümsersiniz be kemal amca ve beyhan teyze.
  • ulus sebze halinin önünde işporta tezgahında ayakkabı satan satıcılar vardır. ayakkabıların en babası 50 tl. oradan geçmekte iken bir ses duydum.
    - anne ne olur alalım .
    +kaç lira abi bu
    --15 lira abla.(sene 2018)
    + kızım o kadar paramız yok. 10'a olmaz mı abi.
    -- abla kurtarmaz vallaha
    - anne ne olur alalım. ne olur çok güzel.

    dinliyorum iki metre öteden. allah'ım nasıl bir şey bu. 15 liraya ayakkabı mı olur. 15 lirayı nasıl veremezler. 5 lira için mi boynu bükülecek bu çocuğun. eşşek kadar adam ağlayacağım oracıkta.çocuk 3-4 dakika yalvardı annesine. dudaklarımı ısırıyorum çocuk anne ne olur dedikçe.

    o anda bir şimşek çaktı kafamda. izleme lan müdahele et dedim içimden. ayakkabıyı ben alıyım desem kabul etmezler. başka bir şey bul dedim kendi kendime. hemen satıcıya bir ayakkabının fiyatını sordum. adamla göz göze geldik. elimde 5 lira var. satıcı zaten benim ayakkabı fiyatı sormadığımı anladı. 5 lirayı uzattım gizlice ve sessizce ayakkabıyı ver dedim. adam da sağolsun hemen anladı durumu. ben çekildim kenara. tekrar döndü anne kıza abla ne kadar var dedi. 10 lira dedi. yav tamam böyle olsun senden de kâr etmeyelim dedi. allah'ım o nasıl bir mutluluk çocuktaki. o nasıl bir sarılma ayakkabıya. ağlamadım tabi lan hayvan herifler. toz kaçtı gözüme.

    niye anlattın peki bunu diyeceksiniz hemen. hayata dair birilerinin umut vermesini beklemeyin. o umut siz olun diye yazdım.
  • bu benimkisi detay değil ama umudumu kaybetmeden hayatıma devam etmem adına çok önemli bir ayrıntı hikaye hatta.

    sene 99 17 yaşındayım, eylül ayı, depremin ardından ikinci defa şehirden çıkıyorum. ilkinde bir arkadaşımla haydarpaşa'ya gelip kayıt olmuştum. bu sefer karşıya geçeceğim, amcamlarda bir gece geçirdikten sonra kalacağım yurda istedikleri belgeleri teslim edip yerleşeceğim.

    daha önce hiç tek başına istanbul'a gelmemiştim. haydarpaşa'dan vapura bindim, karaköy'e geçeceğim oradan amcamları arayacağım beni alacaklar. üzerimde yeni aldığım amerikan işi mavi bir anorak var üniversite'de onu giymeyi planlıyorum, üniversite hayatına dair planlarım var :). vapurun güvertesinde uzun saçlı bir adamın yanına oturdum, o zamanlar şimdiki halimde daha konuşkan daha iletişime açığım. şansıma adam da sıcakkanlı çıktı. deprem, izmit konularını duyunca daha da ilgili davrandı. türk halkı böyle zaten bir konuda ajite oldular mı tüm yelkenlerini suya indiriyorlar.

    sohbet hoşuma gitti, 17 yaşındayım, başka bir şehirdeyim ve kendimden büyük bir adamla olduğunca ciddi sohbet ediyorum. o yaşlarda hep büyük sözler söyleyip önemli şeyler konuşmak ister insan. ben de olabildiğince kendimden büyük sözler söylüyorum. karşımdaki adam sakince ve beni onaylar şekilde konuşuyor. sonra planlarımı anlatıyorum, savaş muhabiri olmak istiyorum, yurtta kalacağım, amcamlar beni iskeleden alacak vs vs. derken iskeleye geliyoruz. adam bavuluna yardım edeyim diyor, teşekkür ediyorum. ankesörün başına geçiyorum amcamları arıyorum ama açan yok. o an korkuyorum işte. akşam üzeri, karaköy'deyim, iletişim kurabileceğim tek kişi amcam ve telefonu açmıyor. adam istersen gel biraz bizde vakit geçir oradan tekrar ararsın diyor. kabul ediyorum. bugün olsa etmem ama o gün ediyorum. evi pangaltı'da, taksiyle geçiyoruz. pangaltı bana çok acaip geliyor, bitişik nizam yapılmış evler, fransız filmlerindeki gibi. daha önce hiç görmediğim bir mimari. sonra eve gidiyoruz. annesi ve abisiyle kalıyorlarmış. ruslarla ilgili bir geçmişleri varmış ama o konuları tam hatırlamıyorum, rusya'dan göçmüşler sanırım. anne evde yok abisi var kibar bir adam. bana kitaplarını gösteriyor, yemek hazırlıyorlar, abisi ressammış bir kaç resim gösteriyor, tabi ben anlamıyorum ama güzelmiş diyorum.

    tekrar amcanları arayalım diyorlar, ev telefonundan arıyoruz yine kimse açmıyor. "istersen burada kalabilirsin" diyorlar, küçük bir odaları var. şişli'deki evlerde olan küçük penceresiz odalardan. olur diyorum, zaten olur demekten başka çarem yok. otelde kalacak kadar param yok, ya da var ama ben bilmiyorum, çünkü otelde nasıl kalınır, ne yapılır bilmiyorum? izmit'te insanlar otelde kalmaz, tanıdığında eşinde dostunda kalır.

    biraz da çekinerek kalıyorum, aslında çekinmem normal, anormal olan o kadar az çekinmem, çünkü o dönem bangır bangır satanist cinayetleri haberi yapılıyor ve ben vapurda tanıştığım uzun saçlı bir adamın evinde kalıyorum.

    sabah olunca çıkıyoruz. yol üzerinden bir poğaça alıp maçka'ya geçiyoruz. zaten yakın olduğundan yürüyoruz. nişantaşı caddesi'ni ilk defa o zaman görüyorum, önce teknik lise'ye, sonra itü yabancı diller fakültesi'nin bulunduğu binalara hayran oluyorum. yurdun kapısına kadar geliyoruz. adam bir kağıda telefonunu yazıp veriyor ihtiyacın olduğunda arayabilirsin emre diyor.

    üniversitenin verdiği heyecanla ben o kağıdı kaybediyorum ama o adamı hiç unutmuyorum. ahmet hakan özcan, pangaltı'da oturan iyi kalpli bir adam. şimdi ne olmuştur evlenmiş midir, ölmüş müdür, aile babası mı olmuştur bilmiyorum. ama ben o adam sayesinde insanlara hep umutla yaklaşıyorum.
  • geçen yıl aralık ayında bir arkadaşım bana, acil kan aranıyor ilanlarından birini attı. hani hepimizin şu bir yerlerde denk geldiği ve çok da önemsemediği ilanlardan birini. iletişim numarası ve hasta adıyla beraber, çok acil yazısı göze çarpıyor. arıyorum, durumu öğreniyorum. sürekli kana ihtiyaçları varmış. kan bağışı için geleceğimi söylüyorum.

    ertesi gün dersten çıkıp gidiyorum. bu arada protokol numarasını, hasta adını tam olarak öğrenmek ve geldiğimi haber vermek için tekrar arıyorum. babası, bilgileri mesaj atıyor. ama şu an hastanede olmadığını söylüyor. isterseniz bekleyin ben gelince yardımcı olayım diyor. gelmesine gerek olmadığını, bir sorun olursa arayacağımı söylüyorum.

    daha önce kan bağışında bulundum fakat ilk kez belli bir kişiye bağışçı oluyorum. formu doldurup muayeneye giriyorum. kan bağışına engel bir durumum olmadığını öğrenip çıkıyorum. kapının önünde 30'lu yaşlarda biri bekliyor. alperen'in babasıymış. beklerken alperen'in durumunu daha yakından öğreniyorum. 3 yaşında henüz diyor. sürekli kana ihtiyacı var ama bulmakta zorlanıyoruz. sabahtan beri o kadar insanla görüştüm ama kan vermeye gelen sadece siz oldunuz diyor. ne diyeceğimi şaşırıyorum. o esnada sıra bana geliyor, kan vermek için içeri giriyorum. 15-20 dakikadan sonra kan verme işlemi bitiyor. çıkıyorum, babası hala kapıda bekliyor. öyle teşekkür ediyor ki, ne söylesem eksik kalır.

    yurda kadar bırakmayı teklif ediyor, kendim gidebileceğimi söylüyorum. tekrar geçmiş olsun deyip ayrılıyorum hastaneden. ondan sonra tanıdığım tanımadığım kim varsa, sınıftan, fakülteden, arkadaşlarımdan o acil kan aranıyor ilanını gösteriyorum. kan bağışında bulunmaları için konuşuyorum, ikna ediyorum. iki hafta sonunda çabalarım sonuç veriyor ve iki haftada sadece alperen için 10 kişi bağışçı oluyor. birçoğuyla hastaneye ben de gidiyorum. bu arada alperen'in annesiyle ve alperen ile de tanışıyorum. o iki hafta boyunca ne hissettiğimi nasıl tarif edeyim bilmiyorum.

    o günden bu zamana kadar sürekli iletişim halindeyiz. dün itibariyle alperen'in tedavisinde sona gelinmiş. alperen iyileşmiş. artık hastaneye sadece kontrol amaçlı gidecekmiş. babası arayıp haber verdi. nasıl sevindim anlatamam.

    ardından bir video attı. alperen; yüzünde maskesi, gözlerinin içi gülüyor ve gogeziplamakistiyorum ablamı çok seviyorum, özledim diyor. dün geceden beri o videoyu kaç kere izledim bilmiyorum. ne denilir ki, umarım yolun bundan sonra hep iyilik ve güzelliklerle kesişir alperen.

    alperen ile tanışma hikayemiz böyle. biraz uzun oldu ama bir kişinin bile okuyup kan bağışında bulunmasına katkı sağlarsa çok mutlu olurum.

    kan bağışı, organ bağışı, kök hücre bağışı bütün bunlar sizin de bir insanın hayatına dokunmanıza vesile olabilir. bir kişiden ne olur demeyin. lütfen bağışçı olun.

    bunu da aylar önce kan bağışında bulunduğumda yazmışım.
    (bkz: #99311532)

    debe editi: her şey insanları sevmekle başlıyor. içimizdeki iyilik böylece kendine yol buluyor. çok iyi tanıdığınız ya da hiç tanımadığınız biri için bir şeyler yapma, onu mutlu etme isteği böylece baş gösteriyor.

    sevdiği kişiye hediye vermek ve sevdasını haykırmak isteyen seycik'in ricası üzerine paylaşıyorum.

    " seycik'ten muhteşem'e "
  • bu yıl anaokuluna başlama heyecanını yaşayan yüz binlerce çocuktan biri de benim oğlum.

    oğlumu, ikamet ettiğim yerdeki bir devlet okulunda bulunan anasınıfına kaydettirdim. okul yönetimi, anaokulu öğrencilerinin birer dönem dönüşümlü olarak sabahçı ve öğlenci olarak devam edeceklerini bildirerek kaydı onayladı. bu uygulama, imkanlardan herkesin eşit ve adil biçimde yararlanmasını sağladığı için çok hoşuma gitti.

    2021-2022 eğitim-öğretim yılı, eylül'ün ilk haftası itibariyle başladı. biz sabahçı olduk bu dönem. sabah 8 gibi oğlumu götürüp okula bırakıyorum. okul açıldığından beri, müdür hoca her sabah o saatte giriş kapısında hazır bekliyor. gelen öğrenciler ve velilerle tek tek merhabalaşıyor, konuşuyor ve ilgileniyor. sabahın o saatinde müdür hoca, hem veliye hem de öğrenciye muazzam bir pozitif enerji veriyor.

    çocuğu teslim aldıktan sonra birkaç kişi olmalarını bekliyor. hepsini nizami biçimde peş peşe diziyor ve birbirlerine tutunup tren olmalarını sağlıyor. tren olan ve cuf cuf nidalarıyla ilerleyen beş yaşındaki çocukların neşe ve sevinçle kapıdan okul bahçesini geçip sınıfa yönelişleri bana tarifi imkansız bir zevk veriyor.

    anasınıfı öğretmeni de titiz, dikkatli, özverili, iyi yürekli ve öğrenci ile iletişimi güçlü olan biri. whatsapp veli grubuna hergün onlarca fotoğraf ve gönderi atıyor. etkinlikleri her gün tek tek yazıyor ve ertesi gün yapılması planlanan etkinlikler hakkında da bilgi veriyor. böylelikle öğrenciyi ve veliyi hazırlayıp ortak bir paydada buluşturuyor. çocukların özel yeteneklerini de gözlemliyor ve erkenden keşfedilmesi için titizlikle çalışıyor. mesela komşumuzun çocuğunun resime çok özel bir yeteneği olduğunu ve bu konuyla ilgili görüşmeler yapmak üzere okula anne-babasını davet ettiğini duydum.

    her gün tekrarlanan bu mutluluk verici olaya, tanıklık etmek, hayata ve geleceğe dair umutlarımı arttırıyor.

    edit: gece entry'i yazdıktan sonra saygıdeğer müdür hocaya, çok naif bulduğum bu uygulamasından dolayı teşekkür ederek incelik göstermek istedim. bu vesile ile sabahleyin kendisine en içten teşekkürlerimi sundum ve biraz konuşma imkanı buldum. müdür hoca, ben bu makama odamda oturmak için gelmedim, benim öncelikli görevim kamusal nitelikte yarar sağlayan hizmet üretmektir dedi. yedi yıldır her sabah yarım saat kapıda beklediğini, bu uygulamanın kendisi için asla bir külfet olmadığını söyledi. yarım saatlik kısa bir süre içerisinde, sorunları dinlediğini, yaşanabilen/yaşanabilecek olası aksaklıklara anında müdahalede bulunma imkanı elde ettiğini, öğrenci ve veli ile doğrudan iletişim kurabildiğini, okula aidiyet hissinin geliştirildiğini, velinin çocuğunu bıraktıktan sonra güven ve huzurla okuldan ayrıldığını anlattı. bunları dinlerken gözlerimin dolduğunu itiraf etmeliyim. neticede bu eğitim kurumu, bir devlet okulu ve kimsenin ekstradan bir kazancı veya çıkarı yok. meslek aşkı, karşılıksız iyilik ve sevginin en saf, yalın hali...

    iş bu entry ve edit, eğitim sektörü emekçileri olan tüm öğretmenlere ve paydaşlara bir numune-i imtisal olması için yazılmıştır. örneklerinin çoğalması dileğiyle...

    debe editi: entrylerin beğenilmesi ve çokça okunması şüphesiz tüm suserleri mutlu eder. bu entry'nin ilgi görmesi, debe vasıtasıyla daha fazla kişiye ulaşması beni çok mutlu etti. şukulayan, debeye girmesini sağlayan yazarlara, yazar adaylarına (çaylaklar) ve tabiki entry'i okuma nezaketi gösterenlere teşekkür ederim.
  • markette kasadayım. önümde bir kişi var. aldığı şeyleri kasadan geçiriyor. çocuk bezleri, gıda maddeleri... 40 yaşlarında bir abi. pejmürde denilebilecek kıyafetler var üzerinde. sonra yan taraftan biri geliyor. kasiyere göz kırpıyor. aralarında işaretleşiyorlar. sonra gelen kişi poşetlemeye başlıyor öndeki abinin aldıklarını. sonra kasiyer fişe bakıyor. ve abiye diyor ki "bugünkü yüzüncü müşterimizsiniz. aldıklarınız marketimizin hediyesidir". adam şaşırıyor, bir yandan seviniyor.diğer abi onaylıyor durumu fişe bakıp. "evet yüzüncü müşterimizsiniz, her x gününde yüzüncü müşterimizin aldığı şeylerden para almıyoruz". alışverişini yapan abi anlam veremiyor olana ama, ciddi şekilde de seviniyor. şaşkın şaşkın poşetleri alıp, gülerek çıkıyor marketten. sonra kasiyerle o içerden gelen adam aralarında konuşuyorlar.

    -anlamamıştır değil mi? utandırmayalım da.
    +yok ya, inandı sanıyorum. abi bunu ben ödemek istiyorum.
    -(fişteki rakama bakıp cebinden parayı uzatarak) yok yok ben halledeceğim bunu. daha önce de söylemiştim, ben halledeceğim.

    durumdan anladığım kadarıyla, kasiyer ve market çalışanı o kişiyi tanıyorlar. ve o kişi ihtiyaç sahibi biri. aralarında anlaşıp, böyle bir oyun oynuyorlar. ve bunu ceplerinden karşılıyorlar...
  • alt komşum, sema abla. abla demişken şunu da belirtmem lazım galiba; komşum ya da iş arkadaşım, kim olduğu fark etmeksizin insanlara ya ismiyle ya da isim+bey/hanım kombinasyonuyla hitap ederim ama sema abla tam bir abla olduğu için bir gün ağzımdan abla kelimesi çıktı ve o gün bugündür kendisi benim için abla.

    birkaç ay oldu herhalde, kendisine çocuğuma koyduğumdan bile daha kalın bir kuruyemiş tabakasıyla aşure götürmüştüm. (konu benim ne kadar da süper olduğum değil; kendisine karşı o kadar mahcup hissediyorum ki, dolabı boşaltıp kendisine paket yapmamı istese bile veririm.) bugün aradı, her ne kadar "kalsın, zahmet etmeyin," desem de, evdeysek kapıdan bizim kaseyi vermek istiyormuş, memleketten pekmez gelmiş, ondan koymuş. pek tabii ki pekmez umurumda değil ama sema abla dünyanın bütün tatlılarından daha tatlı, bu gerçeği değiştirebilecek hiçbir şey yok.

    kızıma diyor ki, "annene bakma, rahat ol sen." bana dönüp yüzünde her zamanki gülümsemesiyle kızıyor, "zaten dışarı çıkamıyor, bir şey söyleme çocuğa. rahatsız değiliz biz, sesini duymak bize neşe veriyor." durmuyor, ekliyor, "bir şeye ihtiyacın olursa sakın çekinme. ip olur, tığ olur, her şey olur." bunu öyle bir diyor ki, her şey gerçek, gözlerim doluyor. geçenlerde aradığında da kitap okumayı sevdiğinden ve istediğim gibi gidip kitaplarından alabileceğimden bahsetmişti. kızıma dönüp "sana elbise dikeyim mi?" diye soruyor, yine öylesine değil. ağzından çıkan hiçbir şey öyle değil gerçi. kızım benim dikiş dikmeyi öğrenmek istediğimi ve anneannesinin de dikiş dikmeyi bildiğini söylediğinde de nasıl olsa annem öğretir diye düşünmüyor, "isterseniz gelin ben size öğretirim," diyor. biliyorum, öğretir.

    kızım kendisine kalp şeklindeki delgecinden çıkarttığı yeşil bir kalp veriyor, verirken de arkasındaki kağıdı kaldırınca yapışkanlı bir yüzey çıkacağını söylüyor. "eve gider gitmez dolabıma asacağım," diyor; şimdiye çoktan asmıştır, zerre şüphem yok.

    bir şeyler pişirince aklıma çok geldiğini ama salgın sebebiyle getiremediğimi söylüyorum, "ben de öyleyim. geçenlerde yan komşum şehir dışından geldi, çorba pişirmiştim, sıcak çorba götürmek istedim ama çekindim," diyor. başkasının içmediği çorbayla benim içim ısınıyor.

    daha önce başka bir başlıkta kendisi hakkında ne yazmışım diye dönüp baktım da, aynı aileden olmayı dilemişim. bugün de tam olarak aynısını diledim. kendisinden epey uzun olduğum halde yanında minicik hissettiğim bu kadın bana kötü şeylerin geçeceğine, iyi şeyler olacağına dair sırf varlığıyla hep bir umut veriyor.

    sema abla sizi çok seviyorum. varlığınızın bana kendimi nasıl varsıl, ne kadar anlaşılmış hissettirdiğini anlatmam mümkün değil. sizin kadar zarif ve nezaket dolu olmak, karşıdakini hiç utandırmamak, böylesine verecen olmak nasıl mümkün olabilir bilmiyorum. ben devamlı "alt kattaki komşumuzu rahatsız etmeyeceğiz!" tavrında olduğumdan olacak, kızım sizi çok kötü biri zannediyormuş ama çok iyi biriymişsiniz, arkanızdan öyle söyledi.

    müsaadenizle, hastanızım. hiç ama hiç unutmayım diye yazdım.
  • maraş kırsalında öğrencilerin çoğunun davara gönderildiği boş zamanlarında okula geldikleri bir köy okulunda (alanım ögretmenlik olmasa da ingilizce eğitim alan birisi olarak) bir eğitim öğretim süreci boyunca geçici ücretli ingilizce öğretmenliği yaptım. daha doğrusu ögretmenlik eksikliğinden ingilizce dersleri uzun bir süre bomboş geçen bir okuldaki çocuklara elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. o okulda bünyamin isminde ram öğrencisi olarak belirtilen sınıfın en arka köşesinde tek başına oturan bir öğrencim vardı. okula ilk geldiğimde öğretmenler odasında arkadaşlar fikir verirken ilk söyledikleri şeylerden birisi; "bünyamin'e hiç bir şey anlatmaya uğraşmayın. o kendi halinde gelir gider" dediler. tabi o sınıfa girer girmez bünyamin'in kim olduğu arkadaşlarının alaycı konuşmaları altında kenara sinen ürkek bakışlarından anlaşılıyordu.

    diğer arkadaşların tavsiyelerinin aksine. o sınıfta herkese ne anlatıyorsam, bünyamin'e de anlatmaktan asla pes etmedim. onlara bir anlatıyorsam ona iki anlatıyordum. 6. sınıf olmalarına rağmen o sınıfta hiç kimsenin doğru düzgün bir temeli yoktu ama nedense en fazla bünyamin'in temelsizliği dikkat çekiyordu. her şeyi 4. sınıflara anlattığım gibi sıfırdan anlatmaya çalışıyordum. bünyamin de artık zamanla ona verdiğim ödevleri iyi kötü yapmaya çalışıyordu. yapamadıklarını da teneffüs arasında öğretmenler odasında yanıma getirip sorduğunda şaşkınlıklarını saklayamayan diğer öğretmen arkadaşların tuhaf bakışları halen aklımda.

    muhtemelen birilerinin eskisi gri yırtık bir paltoyla okula gelen, soğuktan dudakları çatlayan, elleri davar gütmekten nasır tutan ve üstüne itilip kakılan o çakır gözlü bünyamin adını söylerken bile takılırken artık soru sormaya cesaret edebiliyordu. ilk dönem karne sonuçları açıklandı. bünyamin'in karnesinde beden (2) ve ingilizce (3) hariç bütün dersleri 1. bir insana resim ve müzik'ten nasıl zayıf verilebileceği belki ayrı bir tartışma konusu ama beden dersi bile ikiydi. bünyamin'in en yüksek dersinin ingilizce olduğuna şaşıran müdür yardımcımız şiveli konuşarak; "hele şu bünyamin'i çağırın az ingilizce konuşak" diye maytap geçti. bünyamin'in çağırdılar ve korkarak idarenin odasına girdi. rakamları 10'a kadar saydı, oda'da gösterdiğim renklerin hepsinin ingilizcesini söyledi. adını, yaşını ve nereli olduğuna dair sorduğum ingilizce sorulara da cevap verince müdür yardımcımız sustu kaldı.

    ve o an anladım ki; bünyamin aslında kafadan tüm alt standartların doğuştan yüklendiği bir kurbandı. ta ailesinden hazır nur topu gibi hocalarının ellerine doğmuş tüm öğrencilere dip nokta olarak belirlenen "bundan bir cacık olmaz" vakası bir başarısızlık timsaliydi. oysa bünyamini deştikçe öyle doğmadığını, öyle yapılmak için nasıl aileden okula koordine bir şekilde buna itildiğine ve azıcık bir değerin, ilginin bir insanı nasıl diriltebileceğine defalarca kez şahit oldum.

    edit: bünyamin'le ilgili aktardığım bu paylaşımın bugün ekşi şeyler'e yansımasından sonra birçok arkadaştan devamında ne olduğunu öğrenmek istediklerine dair mesajlar geldi. birçok arkadaş da sağolsunlar güzel sözlerle onore etti. fakat aslında bünyamin'in bana öğrettikleri benim ona öğrettiklerimden çok daha fazlaydı.

    öncelikle bu hadise öğrencinin ismi dahil baştan sona gerçek. o sürede geçici ingilizce öğretmenliği yaptığım için sadece 1 yıl bu köy okulunda bulundum. devamında yüksek lisans eğitimim için yurt dışına gittim ve hiç birinden haber alamadım. fakat bir gün bünyamin beni facebook'tan bulup ekledi. onu görünce bir anda içimi tuhaf bir mutluluk sardı. bünyamin artık facebook bile kullanabiliyor ve beni halen hatırlıyordu. hani artık facebook kullanabilecek kadar sosyal medyadan haberdar olması, (bir kenara pusturulmasından ötürü zeka geriliği var sanılan) içine kapalı kendi halindeki bünyaminin dış dünyayla iletişiminin şimdi çok daha iyi boyutlarda olduğunun bir göstergesiydi. ilköğretimi tamamladıktan sonra liseye gitmediğini, babasının yanında ailesine yardımcı olmaya devam ettiğini söyledi.

    bünyamin duygularını ve düşüncülerini sözlerle çok net ifade eden birisi değildi. dolayısıyla o facebook muhabbetimizde klasik hatır sormalar içerisinde kaldı. fakat "kendine iyi bak, bundan sonra bir sıkıntın olursa her zaman yazabilirsin" diye bir kapanış yaptığımda, o da vedalaştıktan sonra onlara söylettiğim ingilizce çocuk şarkılarından birinin youtube linkini bulup yolladı. bünyamin'in ürkekliğinin azaldığını hissettiğiniz mimikleri ve bakışlarıyla size yaklaştığını ve emeğinize karşılık bir çaba içinde olduğunu anlardınız. yani bünyamin'le iletişimimiz uzun cümlelerden veya sohbetlerden ziyade hep onun kendini ifade etme şekillerindeki küçük gelişmelerle ilerlerdi. bu bazen mimik ve bakışlarından, bazen de yanınızda belirip kitabı veya defteri uzatıp sormak istediği şeyi parmağıyla göstermesiyle olurdu. dolayısıyla o gönderdiği şarkının kendince bir teşekkür ve bir vefa göstergesi olduğunun farkındaydım..

    bu arada facebook'taki tek paylaşımı şu profil fotoğrafıydı. aradan 2 yıl geçmesine rağmen hiçbir hareketlilik olmadan aynı resimle pek aktif olmadığı anlaşılan bir facebook hesabı dışında çok fazla iletişimimiz olmadı.
  • ağlayarak bindiğim takside, taksicinin bana erik ikram etmesi.

    edit: entryi gördüm, eklemek istedim. taksici, müşterim verdi bana da çok güzel erikler, yiyin dedi. ben bunun üstüne 3 kat şiddetli olarak ağlamaya başladım, o eriklerden yiyemedim.
  • bütün ofis iş çıkışı rüzgarlı ve soğuk havaya küfrederken, hala içinde bir şeylerin direndiğini gösteren cümleler kurabilmek;

    - bu ne soğuk yaa.
    - dondum olum..
    - nası rüzgar var ya, şaka mı olum bu?
    + tam uçurtma havası.