şükela:  tümü | bugün
  • neresinden tutarsanız tutun, hayatın elinize vermesi demektir.
  • (bkz: siki tutmak)
  • mayıs. bazen sıcak bazen serin. önümüz cehennem.

    ve ben aşağılık bir adamım. sorumluluklarım var, çalışmak para kazanmak daha çok kazanmak, hep kazanmak zorundayım. serin bir akşam. yorucu bir iş gününün ardından metroya doğru yürüyorum. yüksel caddesi her zamanki gibi işportacılarla dolu. parfümler, penyeler, tıraş makineleri, formalar, takılar ve üzerinde aşağılık ifadelerin olduğu boxerlar. mini etekli kızlar kaslı erkeklerin bellerine doladıkları kollarıyla yalpalıyorlar. yavaş adımlarla yürüyorum. ciğeri beş para etmez adamların yanında üç kuruşa çalıştığım için, onların karşısında güldüğüm için, o güzel vücutlu üniversite öğrencisine barış bıçakçı’yı önerdiğim için, patrona çay getirip teşekkürüne minnetle rica ettiğim için, oğuz atay üzerine konuşacak denli cüretkâr olduğum için, iki aydır maaş alamadığım ve sesimi çıkarmadığım için, ülkemin doğusunda insanların paramparça olmasına seyirci kaldığım için, ayakkabısını bağlamak için eğilen kızın açılan göğüslerine baktığım için, en yakın arkadaşlarımı bile yalnız kaldığım zamanlar acımasızca yargıladığım için, nefes aldığım için evet en fazla da nefes aldığım için kendimden nefret ediyorum.

    vagon kalabalık sayılmaz. gazete okuyanlar, kitap okuyanlar, test çözenler, müzik dinleyenler, en fazla da düşünenler. evet düşünenler. şehrimin insanı metroda genellikle hayatını sorgular ve hep yeni biri olarak iner istasyonda. beş dakika süren bu yenilikler hayata bağlar şehrin insanını. hüzün selidir ankara metrosunun vagonları. en dertsizi bile gözünü karşısındakinin ayakkabısına sabitleyip hayallere dalar.
    kitap okuyorum. arka planda istasyonlar geçiyor. vagondan çıkanlar vagona girenlere selam vermiyorlar ve herkes bunun bir oyun olduğunun farkında. herkes esir, mahkûm. alıp başını gitmeli kitaplara duyulan özlemlerimiz ortak. korkaklığımız ortak.

    batıkent istasyonunda iniyorum. polisler şerit çekmişler diğer platformda duran tren boyunca. kafamı uzatıyorum, güvenlik görevlileri, sağlıkçılar iki vagon arasına merakla bakıp söyleniyorlar. merdivenleri hızlıca çıkıp otobüse biniyorum. ambülans bekliyor otobüsün yanında. kalkıp şoföre soruyorum. “hayırdır abi, olay nedir?” “ genç bir çocuk trenin önüne atlamış.” ölmüş mü der gibi bakıyorum yüzünü buruşturup kurtulması mümkün mü der gibi bakıyor. bir süre şoförün yüzüne bakıp yerime geçiyorum. biraz sonra sedyede üzeri örtülmüş birini ambülansa koyup götürüyorlar. tüm bunlar, bunca koşturma, bunca hesap, kavga, hırs, aşk, nefret hepsi ama hepsi gidiyor ambülansın peşinden. cama dayadığım alnım camın soğukluğunu emerken derdi neydi acaba diye düşünüyorum. sonra utanıyorum bunu düşündüğüm için. dert mi yok. derdi olmayan ne kadar insan olabilir? o da şu çıktığım merdivenlerden indi, benim gördüklerimi gördü. biliyordu bir daha gökyüzünü göremeyeceğini, kararını vermişti. acaba tüm bunları hızlıca mı yaptı yoksa yavaş yavaş, ölümü sabırsızlıktan bekletecek kadar yavaş mı yaptı. peki, tren gelirken raylara bakıp korkmadı mı? vazgeçecek cesareti ya da korkaklığı kendinde bulamadı mı?

    otobüsten inip eve yürürken kurtuldu diyorum kendime. o lanet acıdan, her ne ise kurtuldu. peki, ben ne olacağım. birisi itmedikten sonra atlamak zor ölüme. kapıyı açıp eve giriyorum. çilek reçeli kokusu çarpıyor yüzüme. mutfağa giriyorum kavanozlarda henüz soğumamış reçeller gülümsüyorlar. önüne geçemediğim bir gülümseme yayılıyor dudaklarıma. anneme sarılıyorum, babama gülümsüyorum, artık üniversite mezunu olan küçük! kardeşimin saçını okşuyorum.
  • herkes umudunu kesmişken yeniden filizlenmektir hem de kış kıyamet demeden.
    http://i.imgur.com/6v4qonr.jpg
  • çocukken değil gençlikte değil büyüdükçe yapılması zorunlu hale gelen durum. anne babanı hayatta ve yanında tutmak istersin çocuğuna tutunursun. anne baban da sana tutunur... allahım özletmesin...
  • aslında hayatın kendisi sadece bir kaos. teoride de, pratikte de... yapılan ufak tefek oynamalar bile ileri zamanda büyük değişikliklere yol açabiliyorken, her yeni gün, kararımız olmayan onlarca başka insan kararıyla hayatlarımızın kalan kısmı tayin ediliyor.

    bütün bu siyasi zırvalar, kanunlar, koşullar, ahlaki düzenlemeler, sırf daha çok sevişebilmeyi meşru kılmak için kurulan bütün bu ota boka birliktelikler. bütün bu olur lan bununla dediğin anda yenilen tekmeler... sonra şu trendler, kılıklar, kıyafetler...değişen sanat, dönüşen toplum, her gün daha fazla harcanan emek, her gün biraz daha körelen akıl...

    tabi bir de para uğruna acı çeken onca insan var. aynı uğurda yok edilen koca bir dünya. yüzyıllardır bombadan ve uyuşturucudan daha başka bi sik üretmeye yaramamış kimya. ve elbette ki o bitmek bilmeyen tüketim hali. herşeyden sıkılıyoruz, en başta birbirimizden, telefondan, kıyafetten... uzunluktan sıkılıyoruz ve yavaşlıktan. çünkü zaman kaybetmeye tahammülümüz yok. herkesin bir an önce evlere gidip, dizi, yarışma ya da maç izlemesi lazım. insanları yakınlaştırmak adına yapılmış ne kadar iletişim aracı varsa, aslında araları açıyor. artık aynı etkinliğe giden 5 arkadaş, o etkinlikte geçen anları birbirleri yerine hiç tanımadıkları takipçilerle paylaşmayı tercih ediyor.

    bu kadar insanın, bu kadar farklı algı ve aklın, bu kadar az bir araya gelebildiği bir çağda, alınan kararların doğruluğundan nasıl şüphe etmeyiz? bu bilgiler ışığında mutlu olmak ve hayata dört elle tutunmaya çalışmak hayli güç.

    zaten insanı hayatta tutan şey, dünyadan alacağı hazlardan çok, dünyanın ondan alabilecekleri ve elbette çok üzüleceklerini bildiği ailesi. yani yine, tutunmaya çalıştığın şu hayata başlamana karar vermiş başka birileri.

    mecburenyasamak adlı yazar arkadaşımızın bi yorumundan yola çıkarak.
  • kahverengi fetiş deri mont giyip, inanılmaz bir özgüvenin benliği ele geçirmişliğinde, bir barda hatun kişilere istemli ve rahatsız edici fiziksel temaslarda bulunan bir izmir apaçisi, sizi o buhran vaziyetinden çıkarıp, dillenmenize ve hayata yeniden kucak açmanıza sebep olup; cumhuriyet meydanı'nda bir akşamüstü, berrak gökyüzünün altında tertemiz havayı ve insanoğlunun hiç tanıklık etmediği bir tenden yayılan miski koklayarak, narin ve ince bir bedenin etrafında döne döne "daha yaşanacak o kadar güzel şey var ki iskender" demenize sebep olabilir.. işbu cümle seçim sonucu takip etmekten pelteleşmiş zihinlerinize mastürbasyon yaptırabilir.. hayata dönünüz lan insanlar!! hayat fani, ölüm ani!! sokaklar dar her zamanki gibi!! o sokaklara sığmayınız!!
  • breaking bad dizi kahramanı olan kanser hastası walter white karakterinin ameliyata giderken yaşadıklarını anlattığı umut ile umutsuzluk arasında ki etmenlerdir.

    her gün trafik ışıklarında kırmızı ışığa yakalanan walter white gireceği ameliyata giderken, bir daha sedyeden kalkmama ihtimalinin yüksek olduğunu bildiği için umutsuzdur. umudu ise hep kırmızı yanan trafik ışıklarının onu hastaneye geç ulaştırarak zaman kazandırması ve ailesi ile fazladan zaman geçirebilmesidir. fakat yaklaştığı her ışık yeşil olur ve hiç beklemeden hastaneye ulaşır. ailesi ile arabada fazladan bir dakika geçirmek için her zaman yanan kırmızı ışığın ona bu sefer yeşil olarak insafsızlık ettiğini söyler.

    her ne olursa olsun hayat insana istediğini vermek konusunda cömerttir. hesap edilemeyen diğer denklemleri belki bize göstermediği ya da yaşatmadığı için belki suçlu gözükmektedir. lakin işte insanın görevi bu aşamada devreye girer. sen ne kadar hayatın verdiklerine tutunacak ve vermediklerini kabul edip çözüm nasıl bulacaksın? bu çabadır insanın hayata tutunması. duygusallıktan sıyrılıp aslında basit bir matematik olduğunu kabul etmektir. elimde ne var? elimdekiler ile en iyi ne yapabilirim. insan için tuzak olan duygusallık ise "ama onun elinde x var..."

    durumunu kabul et ve en iyisini yap, hayata tutunursun. ama tutunduğun etkenleri iyi tahlil et. sonucu senin adına kötü gerçekleşen her olayda bu çabanı bırakırsan hayat sana kolundan tutunur ve kuvvetlice toprağın altına çeker. silkelen.