şükela:  tümü | bugün
  • telaşına düşülecek bir anlam değil. ille bir şey söylemek zorunda kalırsam hayatın anlamı dümdüz bu andır derim, şu an, dokun bak kendine, kafanı kaldırıp bulutları takip et, koluna konan sineğin kolunu ısırmasını izle, nefesi çek karın çeperinin genişlemesini fark et, göğüs kafesin genişlediyse nefesi yanlış aldın, bir daha al ve karın çeperinin inip kalktığından emin ol. burnundan alıp ağzından ver, ara sıra burundan al yine burundan ver. tek burnunu kapatıp diğer burnundan nefes alma tekniklerini dene birkaç set.

    birkaç sene önce tanıdığım bir kız vardı. o kadar çok evlenmek istiyordu ki, o dönemki sevgilisinin ailesi kendisini istemiyor diye insanlara börekler açıp yolluyordu, kendisini istesinler, oğluşlarına layık görsünler diye. olmadı. başkasıyla evlenmeyi denedi, bu sefer muradına erer mi dedik ama o da olmamıştı. hep mutlu bir evlilik diliyordu.
    sonunda bir askerle tanıştı, çok istediği evliliği yaptı. dileğine kavuştu.

    yollar ayrıldı, kızdan haber alamadık. geçen arkadaşım sosyal medyadan bakmış kıza ne yapıyor acaba diye. evlendiği asker eşi, evlendikten kısa bir süre sonra şehit olmuş. afrin'de.
    alyuvarlar akyuvarlar ne kadar kanım varsa çekildi. haberleri, tabuta sarılmış ağlayan kızı görmüş arkadaşım. mal gibi kaldım. ben bakamadım. o kadar çok yuva kurmak istiyordu ki "şükür " dediği anda, hiçbir şeye doyamadan eşini kaybetmiş. hayatın kendisine vermekte geciktiği o mutlu sonu dilerken bunun olacağını hayal bile edemezdi. çok istediğimiz iş, aşk, para, fırsatlarının ardında bizi neler bekliyor en ufak fikrimiz yok. ne bedel ödeyeceğimizi kestiremiyoruz. ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz ulan. belki 1 saat sonra "sen git" diyip parmak fiskesiyle sıpıtacak dünya bizi yer kabuktan. bu neyin tatavası.

    neleri büyütüyoruz, bomboş telaşlar, sevgiyi yaşamamızı engelleyen gururlar, ulan ne saçma işler peşindeyiz be. kız çok beklediği eşinin türk bayraklı tabutuna sarılıp ağlıyor. bu kız salonunda bize çay kahve eşliğinde hayalindeki evliliği anlatıyordu. şimdi eşinin adına hayratlar yaptırıyor.
    güzel anılar biriktirmişlerdir umarım sayılı anlarda. an önemli.
  • şimdi doğruya doğru, bankada parası, sağlığı yerinde olanın- hele bir de yaşı da gençse - pek aklına gelmez bu soruyu sormak...

    ancak zamanın birinde, kapkaranlık bir gecede, alt üst olmuş tek odalı bir evin içinde, kendisini kainatta yapayalnız hisseden ve tuhaf acılar çekenlerin kendilerine sormaya cüret edebilecekleri bir sorudur hayatın anlamının ne olduğu...

    yani bir ihtiyaç meselesidir.

    şu an pek çok insan seyahat etmeyi, ne bileyim daha çok alış veriş yapmayı, belki kendisini ailesine adamayı ve daha bir çok şeyi hayatının anlamı olarak görebilir, bir şey diyemeyiz, dedim ya ihtiyaç meselesidir bu iş biraz...

    peki ya uğruna kaygılanabileceğiniz türden hiçbir şeye sahip değilseniz?

    bu tuhaf acıların nereden ve neden geldikleri kafanızı kurcalar durur, çözümü geçtim bir sebebini öğrenmek bile imkansızdır.

    çaresizsinizdir....

    sonra birden ilk anlayacağınız şey şu olur;

    hayat beni evirdi çevirdi... insanlarla, olaylarla, pek çok karmaşık kurgunun içinden geçirdi, defalarca hayal kırıklığına uğrattı, artık dünyada en ufak bir haz bulamayacağıma inandırdı, belki defalarca kendimi yok etmemi bile düşündürttü ama sonunda bu noktaya getirdi. evet, her şey bu an içindi, kalpten gelen bir çığlık gibi sorduğum bu soruyu sorabileyim diye yaşamıştım hayatımın ilk yarısını;

    "hayatımın anlamı nedir? ben kimim? neden varım? nereden geldim ve nereye gidiyorum? tüm bunları bilebilir miyim?"

    sonra hayatınızın ikinci yarısı başlar, çünkü bu soruların hepsine, anında cevap bulursunuz. bu bir mucize gibi görünebilir dışarıdan bakanlara, fakat doğanın kanunları öyle bir işler ki çok da şaşırmaya zamanınız kalmadan ikinci perdeye geçmek zorunda kalırsınız.

    hayatınızın amacını gerçekleştirme kısmına...

    ki asıl sorun da burada başlar...

    ilk kısımda hissedilen ızdırapların şiddeti biraz da nedeninin bilinmemesinden kaynaklanırken şimdi her şey ayan beyan ortadadır ve sizi beklemektedir...

    ayrıca hayatın anlamını bilen kaç kişi vardır ki yeryüzünde? artık çok daha yalnızsınızdır ve omuzlarınızda ciddi bir yük vardır.

    mucizeler arasıra devam eder...

    ızdırabın da mutluluğun da dibini ifşa edersiniz.

    her şey bir ihtiyaç meselesi dahilinde gelişir...
  • ‘nobody exists on purpose, nobody belongs anywhere, everybody's gonna die. come watch tv. ‘
  • 1 evlat, 2 gerçek sevgidir.
  • bana kalırsa olabildiğince zevk almak, beyindeki nöronların dentritlerindeki reseptörlerden dopamin ve serotonin'i eksik etmemektir bu anlam. eğer ki eroin uzun vadede zararlı olmasaydı, hayatımın içine sıçacağını bilmesem, benim için eroin kutsal bir madde olabilirdi. belki gelecekte, bir uyuşturucuya benzer özellikleri sayesinde, sanal gerçeklik ve insanların sanal dünyadaki sonsuz mutlulukları ve bitmeyen hazları yaşamın anlamı olarak görülecek. düşünsenize savaş yok, milliyet ve din yok, beyinde susuzluk ve açlığın eşiği minimum seviyeye indirilmiş, herkesin istediğini olduğu sanal bir dünya.
  • hayatın anlamını arayacak kadar gelişmiş bir doğal ya da yapay zeka, tekil bir anlam bulamadığında albert camusgibi saçma da olsa yaşamaya seçip, hayatı anlamlandırmak ister. viktor e. frankl gibi hayatın bir sorumluluk ve amaç olduğu takdirde anlamı olduğunu düşünür...

    carl sagan tüm hikayemiz tarihimiz şu küçücük mavi bilyede sıkışmış halbuki amaç daha büyük hele bir uzaktan bakın, keşfetmeyi bekleyen koca bir evren(ler) var der.
    öyleyse milyarlarca yılda maddeden akla (ruha) dönüşmüş, gelişmiş bir bilincin amacı kainatı(ları) aydınlatmaktan ve anlamlandırmaktan başka ne olabilir ki....
  • mekanla alakası yoktur. çevrenizde çok kültürlü bir toplumun olması bir nebze anlam katar ama hep eksik kalırsınız, hayatın anlamı, ailedir. ananız, babanızdır. tam anlamıyla anlaşamıyor olabilirsiniz. ama şu dünyada sizi, o tüm varlığınızı kabullenerek yadsımadan sevenini bulamazsınız. kimse mükemmel değil ya geçmişten kalan, hala aklınıza en çok gelen,belki küstüğünüz arkadaşınızdır. size en çok benzeyen odur aslında. kızdıklarınız kendinize kızdıklarınız bile olabilir.
    kazanmak için çabalamadığınız taraftır, hayatın anlamı. tam olarak anlamlandırmaya özen göstermediğiniz kısımdır. sizi belli bir yola çıkaracak kısımdır belki de. zaten hayat zor, neden devamlı bir üst levelde savaşma çabamız. takdir görmek mi amaç, daha çok sevilebilme ihtimali mi? ben size ihtimali değil de mevcut gerçeği öneriyorum.
  • şu sıralar anlamsız gelen..

    40 yıl geçmiş, ne yapmışım? 40 yıl daha yaşasam, ne yapıcam?

    - ye, iç, eğlen, mutlu ol, durul, tekrar yap
    - başar, kazan, risk al, kaybet, tekrar yap
    - uyan, günü bitir, uyu, tekrar yap
    - arkadaş sahibi ol, sevgili sahibi ol, aile sahibi ol, teker teker kaybet
    - üzül, sevin, yorul, sıkıl, kız, unut.. binlerce hissi yaşamaya devam et

    tüm bunlar için beyin ve kalbimi kullanıp duruyorum. olayın özü bu, biri maddi biri manevi iki organ, bunları kullan dur.

    aynı şeyi sürekli yapmak neden anlamlı olsun ki..
  • “eğer bitmiş bir şey sana acı veriyorsa duyduğun acı, o şeyin kendisinden değil; verdiğin değerin ona değmemesindendir.”

    william golding
  • nasıl ki belli bir aşk tanımı yapılamıyorsa hayatın anlamı da bir ve nesnel değildir. koca bir ömrü piç ediyoruz anlamak uğruna, son nefeste öğrenilecekse şayet, değer.
    üniversitedeyken evimiz cebeci'de tavernaların olduğu bir sokakta yüksek bir binadaydı. bana o zamanlar ürkütücü gelen insanlar arasından korka korka yürürdüm o sokakları. ön cephe tavernaları, arka cephe ise kocatepe camii'ni uzaktan görürdü.
    gecelerimize iki türlü renk katardık, ya pavyon kavgalarını izlerdik, ya da kocatepe' ye döner mini bir oyun oynardık. ışığı yanan yüzlerce evden birini seçer, hayal dünyamızdan hikayesini anlatırdık.
    o hesap. şimdi tam da bu saatlerde, evinde, misafirlikte, otelde,çadırda, sokakta, hastanede uyuyanlar var. bir de benim gibi uyuyamayanlar...

    içimizde sayısız çeşitlikteki duyguları sakladığımız değişik kıyafetlerle aynı zaman içindeyiz. aynı sokakta yanımızdan geçen öylesine geçiyor. belki ihtiyacımız olan o gizemli anlam onda saklı ve biz bilmiyoruz. hayallerimizi başkaları yaşıyor, uzaktan izlemekle yetiniyoruz. tuhaf.