şükela:  tümü | bugün
  • bir kız arkadaşın sevgilisiyle arasında sorunlar vardır. adam, kızı konuşmak için eve çağırır. kız, barışma umuduyla güle oynaya gider, giderken yolda beni arar ''ay barışıcaz galiba'' diye... saatler sonra kız tekrar arar, ağlamaktan zor konuşuyordur. adam kızı eve kapatıp saaatlerce dövmüş, hakaret etmiştir. kızın tüm vücudu çürük içinde, boğazının sıkılmasından sesi kısık çıkmakta, kulağından kan gelmektedir... ailesi çok kapalı olduğundan, erkek arkadaşı olma ihtimalini bile kaldıramayacağından (öyle söylüyor) ailesine hiçbir şey anlatamamaktadır... hastaneye gidip darp raporu almaktan da korkmaktadır çünkü adam sürekli arayıp ''evden dışarı adım atmak yok. ağrıyorsa bir yerlerin buz koy. beni oraya getirme'' diye tehdit etmektedir. adamın asker olması, kızın savcılığa yapacağı şikayetin çocuğun tutuklanmasını sağlamayacağını bilmesi ve yardım isteyecek bir ailesinin olmaması işleri daha da zor hale getirmektedir... tarih 25 mart 2013 ve ülkede kadınları psikopat erkeklerden koruyabilecek bir merci hala yok... tarih 25 mart 2013 ve ülkede muhafazakar aile adı altında kızlarını böylelerinin vicdanlarına terk eden aileler var... bugün tarih 25 mart 2013 ve daha söyleyecek hiçbir şey yok!

    edit: bir çözüm bulundu gibi. iyi insanlar sağolsunlar. her karanlıkta bir aydınlık nokta varmış...
    bu sözlük her derde deva.
    edit 2: çözümü merak edenler olmuş. yazmak lazım. olur da benzer durumlar yaşanır falan... memurun amiri, müdürü, özel sektör çalışanının patronu varsa, askerin de üst rütbelisi var. çözüm o.
  • çok sevdiğim ve deli gibi geyik yaptığım bir arkadaşımla dışardayız bi gün, yürüyoruz. her şeye gülüyoruz, o bişey söylüyo ben kahkaha atıyorum, ben bişey söylüyorum o kahkaha atıyo, baya eğleniyoruz, saçmalıyoruz. bi otel gördük, otelin adı komik geldi, ona gülüyoduk üzerinden şaka yaparak. baya liseli mode on.

    birbirimize oteli gösterip gülerken bir ses duyduk. "gülün gülün hiç umrumda değil, istediğim gibi yaşıyorum" dedi yanımızdan geçerken. son anda gördük, travestiydi. otelle aynı hizada olduğu için kendisine alınmış meğer. kısa devre yaptık. hı? aa bize dedi? ama ona gülmedik ki. niye gülelim lan? off yanlış anladı bizi kahretsin ya, gerçekten kahretsin.

    nasıl soğudum o an her şeyden anlatamam. onun öyle düşünmesini normalleştirdiler insanlar. daha önce eminim ki ona bakıp gülenler olmuştur, laf atan olmuştur. döven de olmuştur. onun yanımızdan geçtiğini farketmemiştik bile o bize o cümleleri söyleyene kadar. göz göze bile gelmedik. kendimizle eğleniyorduk. ama nasıl üzüldüm. ya gidip söylesek mi, açıklasak mi, yalnış anladı. kalbi kırıldı lan. napsak. daha kötü tepki verir mi diyene kadar gözden kayboldu zaten.

    umarım istediğin gibi yaşıyorsundur, umarım hep istediğin gibi yaşarsın, kimse ağzını açıp bir laf diyemez sana. hayatın çok zor, ne kadar empati yapsam az kalır. seni tanımasam da seviyorum. sana gülenlerden de tiksiniyorum. yerin dibine girsin toplumsal baskılarınız, ayrımcılığınız.
  • "öğretmenim seni çok seviyorum" diye sarılıyor belime, boyu en fazla belime geliyor. ben de hemen hamle yapıyorum tabi "ben de seni çok seviyorum canım" diye, başını okşayarak eğiliyorum ona doğru. 5 yaşının masum bebek kokusu gelecek burnuma sanıyorum, ama sabahın 7:30'unda başlayan dersimde, saçı, başı, kıyafeti inanmak istemesem de leş gibi sigara kokuyor. gözlerinin içi parlayarak bana sevgiyle bakıyor. ben kokusunu hayal ediyorum sadece.

    sınıfta istisnasız 3 öğrencim var bu şekilde. her sabah ama her sabah saçları, kıyafetleri sigara kokan. evde bana yapıp getirdikleri resimleri bile sigara kokan.

    bense bunları, bu vicdansız anne-babalara nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum bir süredir, beyninin içi bok kokan velilerime.
  • az önce bir firmanın hediye olarak getirdiği baklavanın fotoğrafını çekip bu hafta izinli olan iş arkadaşıma yolladım. amacım baklava hastası olan arkadaşıma nazire yapmaktı. arkadaşım yarım saat sonra cevap olarak iki tepsi baklavayla çekilmiş fotoğrafını yolladı, altında şöyle yazıyordu: "antep'teyim hafız :)"

    senin yolunu otobüsünü sikiyim lan ne ara gittin antep'e amk. zaten burda da payıma iki dilim baklava düştü. hani rejim yapıyodu bu kadınlar olm ya :(
  • türkiye'de yaşamak mesela, her gün beni hayattan ve her şeyden soğutuyor, her gün intiharın eşiğinden dönüyorum, kafamı duvara vura vura patlatmak istiyorum. öyle siyasetinden başbakanından da değil artık, onlara alıştık. bir ülkede hiçbir şey mi düzgün olmaz arkadaş?!

    15 gündür taşınmaya çalışıyoruz. 15 lan, 15 ne?! ben ki her yıl taşınan, ev toplama konusunda yüksek lisans, ev yerleştirme üzerine ise de doktora yapmış bir okb hastasıyım. evi toplarken halıları yıkamaya verir, kolilemeye başladığım dakikadan itibaren üçüncü günde yeni eve perdeleri yıkayıp asmış, salondaki tabloları çakıyor, bir yandan fırında yaptığım balığı yiyor olurum. ve bunları sürekli kaybolan, kolileri ve poşetleri parçalayan, yine taşındığımız için trip atan en az iki kediyle yaparım. bu sefer kediler annemde ve yanımda benimle birlikte aynı eve taşınan ve elinden süper iş gelen, tepesinde dikilmeme gerek kalmayan bir sevgili var. ama 15 gün oldu oğlum! niye? çünkü "ustalık" olarak adlandırılan bir meslek grubu var!

    bizim eve gelen her ustanın arkasından yaptığı işi düzeltmeye çalışmamız 2 gün sürüyor amk! duvar kağıdı yaptırdık, eve bir geldik tüm kağıtlar kalkmış. ustayı aradık geldi, diyor ki "kağıdın modası geçti, saten boyayacaktınız, bak ne güzel olacaktı!" lan yarram, baştan söylesene ben beceremiyorum diye, biz de başka usta bulalım! sonra adamdan 200 tl kestik. onu da zar zor yaptık. verdiği zarar en az 500 tl. sonra sevgiliyle gece uyuyamadık adama bayram öncesi az para verdik diye. hay o üzülen beynime sıçayım ben! lan adam 2 günde benim maaşımın yarısını aldı, evi de sike çevirdi, ben 200 tl kağıt parası kesince vicdan azabından uyuyamıyorum gece. adam beni hem sikiyor, hem de tüy dikiyor!

    cumartesi sabahı su tesisatçısı geldi, duşakabin takacak. bütün gün evdeydi! sabah geldi akşam gitti! evi sike çevirdi! en son hep beraber koridordaki çamurun içinde ayakkabıyla geziyorduk. neyse, bitirdi işini, bi' baktım adam tekneyle zemin arasına kırık fayans parçaları koymuş! ben gitmişim estetik olsun diye özene bezene cam duşakabin almışım, bu gitmiş fayans parçaları koymuş! "bu ne?" dedim, "abla yere mi bakcan? görünmez o!" dedi. ertesi gün suyu açtım, musluktan akan su miktarı kadar kabinin altından su çıktı. aradım ustayı dedi ki "e ben ne yapayım?" ölür müsün öldürür müsün! başka usta buldum pazar günü sokak sokak gezerek. ha bu arada sevgilin ne yapıyor dersen merdiven tepesinde bir gün önce elektrik tesisatçısının sikip attığı avizeleri düzeltmeye çalışıyor. neyse, buldum bir usta getirdim, önceki orospu çocuğu gideri kırmış. baştan takıldı.

    tam ayaklarımızı uzattık tepemizdeki lamba patladı!

    bunlar sadece 2 örnek bu 15 günde yaşadığımız. ben her gün kafamı duvarlara vurmak istedim. bu 15 gün içerisinde 9 ay önce aldığım, bozuk çıktığı için değiştirilen vestel marka bulaşık makinam ve yine vestel marka çamaşır makinam bozuldu. bir gün boyunca elektrik 2 gün boyunca su yoktu. apartmanın çatısı uçtu, yağmur yağınca su bastı. duvara çakmaya çalıştığımız rafın arkası alçı çıktı, duvar çöktü. ölçü verip yaptırdığımız perdeler 40 cm uzun geldi. duvar kağıtlarımızın her gün farklı yeri açılıyor. benden önce evde oturan orospu çocuğu 200 lira su 900 lira elektrik borcu yapmış, suyu ödedim açtırabilmek için, elektriğe "yuh artık" dedim, icra bilmem nesini bekliyorum açtırabilmek için. telefon bağlandı 10 gün sonra, ben telekom'u 5 kere aradıktan sonra açıldı, internet hala açılmadı, nakil yapmayı unutmuşlar.

    sabah ev ile iş yerim arasındaki en mantıklı otobüsü buldum, tam 1,5 saat bekledim gelmedi. duraktaki panoya göre bu zaman aralığında 3 kere geldi. iett'yi aradım, "zaten hatta 3 otobüs var, onlar da dönüş yolunda" dedi.

    bu hafta güzel başlamadı, sinirliyim. pazartesi sendromunu da ayrıca sikeyim!
  • bir ay kadar önce, sabah arkadaşlarla işe gidiyoruz, şoförümüz de acemi biraz. ege üniversitesi hastanesinin ordan geçerken bizimki ortaladı yolu biraz, solumuzdaki aracı sıkıştırdı fark etmeden ama trafik zaten yavaş aktığından sürtmeden, çarpmadan yırttık ordan. sonra bu sıkıştırdığımız araç coştu, kornalar yaparak, işaret çekerek geçtiler yanımızdan. az ilerde de sağa çektiler, durun falan diye işaret ediyorlar bize, siklemedik, yürüdük biz. bakıyorum, iki kişiler, biri de epey yaşlı zaten, ellili yaşlarında falan. dört kişiyiz biz arabada, lan insek zaten krikoyu götüne sokup bırakıcaz orda amcam ya, ne sikime bağırıp çağırıp duruyosun ki sen? bu ne öfke, ne sinir sabahın köründe amına koyiim, siktiret sıkıştırmayı, çarpsak, sürtsek ne olacak ki? geçmiş olsun dersin, neyse halledilir, tokalaşırsın biter. sabahın kör sikinde ne bu kavga aşkı, öldürelim mi birbirimizi şimdi? ağızlarımızı yüzlerimizi mi dağıtalım? katil mi olalım? taşradan geldim ben izmir'e, sevgi dolu sokaklarda geçmedi benim de ergenliğim, ama amına koduğumun memleketinde kötü şoförlük ne zamandır cinayet sebebi sayılıyor bilmiyorum. aslında biliyorum ve zaten can sıkıcı olan kısmı bu galiba. harbiden de çok sıkıldım ben halkımın bu kavgalı cinnetli yaşam tarzından.
  • yakın bir kız arkadaşımın mükemmele yakın bir ilişkisi vardı. sevgilisiyle birbirlerini çok seviyorlardı, çok iyi anlaşıyorlardı, ortak noktaları çok çok fazlaydı, aileleri anlaşabiliyordu ve hatta sevgilisi, kızın evinde misafir olup babasıyla içki sofrasına kadar oturabiliyordu.

    bir akşam, arkadaşımın, arkası dönük bir erkekle öpüştüğünü gördüm. akşam karanlığında çok benzetemesem de o kişinin sevgilisi olduğunu düşündüm. gülümseyerek geçtim gittim. ertesi gün, arkadaşım yine sevgilisiyle mutluluk pozları veriyordu. onların adına seviniyordum. sanırım, aşk böyle bir uyum ve mutluluktu.

    her şey olağanüstü güzel ilerliyor derken, bir şekilde arkadaşım; sevgilisinin eski kız arkadaşıyla ortak arkadaşlarının doğum gününde oturup konuştuğunu ve o günden sonra birkaç kez daha konuştuklarını öğrendi. tek kelimeyle kıyamet koptu, arkadaşım onu çok sevdiği halde affetmeyeceğini söyleyerek, en ağır sözleri sarfediyordu.

    ama karşı taraf da çok üzgündü. çocuğun ricasıyla, arkadaşımla kendisini ortak bir yerde buluşturup, aralarını bulmaya çalışıyorduk. çocuk, yanlış bir şey yapmadığını sadece birkaç kez konuştuğunu yeminlerle, kanıtlarla anlatmaya çalışıyordu. biz de, bu ilişkinin böyle bir sonu haketmediğini, birbirini bu kadar seven insanın ayrılmaması gerektiğini düşünerek, iki tarafı bir araya getiriyorduk.

    yine bir yerde buluştuğumuz bir gün, bizden daha uzak bir masaya oturup, konuşmaya başladılar. bir süre sonra konuşma, tartışmaya döndü ve sonunda arkadaşım, sevgilisine tokat attı ve şu tarz bir şey söyledi:

    "biliyor musun, penguenler tek eşli canlılarmış... yani eşleri ölse bile, tek eşli kalıyorlarmış... yazık, sen bir penguen bile olamadın!!!"

    çocuk, tek kelime etmeden, kalkıp gitti. bu sırada, arkadaşım da ağlayarak yanımıza geldi teselli ettik, rahatlamaya çalıştık. sonra, arkadaşım mesaj atmak için telefonumu istedi. binlerce bedava mesaj hakkım vardı. arasıra telefonumu kullandığı için garipsemedim, arkadaşım da telefonu kullandı ve iade ettikten sonra oradan ayrıldım. aradan çok geçmeden telefonuma mesaj geldi ve doğal olarak bana geldiğini düşündüğüm için mesajı açtım. mesaj, arkadaşıma gelmişti ve aşırı özel içerikliydi. arkadaşımın geri adım atıp, sevgilisiyle barıştığını düşündüm. ardından, neden cevap alamadığını soran mesajlar da gelince, arayıp, arkadaşımın yanımda olmadığını söyleyecektim.

    numarayı aradım, karşı tarafın sesini duymadan, başladım konuşmaya. meğerse telefondaki başka birisiymiş. daha bir saat önce, aldatıldığını düşünerek ağlayan, sadakatle ilgili büyük büyük sözler sarfeden arkadaşımın diğer sevgilisiymiş...

    şimdi, ne zaman belgesellerde penguen görsem, bu olay aklıma geliyor ve her şeyden soğuyorum.

    aslında, penguenler ne güzel canlılar değil mi, böyle paytak paytak yürüyorlar falan...
  • iki ay kadar önce arkadaşla rockkas'ın bahçesinde içiyoruz, benim birkaç masa ilerimde bir kız var yanında bir çocukla oturuyor, herif boylu poslu bir adam, kızı da alsancak günlerimden tanırım simaen. neyse efenim bunların yan masada da üç kişi oturuyor, bir kız iki oğlan. ben fark ediyorum arkadan, hatun o üç kişilik masadaki heriflerden birine iş atmaya başladı, bunlar kırıtıp sırıtıyorlar birbirlerine kızın masasındaki herife çaktırmadan. kızın masasındaki herif tuvalete gitti bir ara, kız kalktı yan masadaki çocuğun telefonunu aldı, numarasını kaydedip telaşla koydu masaya tekrar, işeyen saf oğlan döndü masaya, kıza şirinlikler yapıyor falan ama kızın sikinde değil, başladı bunlar mesajlaşmaya herifin gözünün içine baka baka, mesajlar, kaçak kesişmeler, kikirdemeler. lan ben böyle orospuluk görmedim arkadaş ya, aldın numarayı ara görüş yarın ne bok yiyeceksen ye, bütün mekan uyandı mevzuya, adamı 150 kişinin önünde boynuzluyor hatun, hatta arkadaşım ısrarla bana tuvalete gidince git söyle durumu çocuğa falan dedi ama yapmadım, daha da çirkinleşecekti muhabbet. adamın yerine koydum kendimi, sonra düşündüm de "allah bilir ben de kaç kere düştüm aynı duruma, haberim yok" dedim, içki keyfimi piç etti o kevaşeyle yan masasındaki yavşak herif o gece, içmekten bile soğudum lan bırak hayatı, her şeyi.
  • sükuneti enayilik, nezaketi pısırıklık, sakinliği ve dinginliği monotonluk sanan insanlar. evet "şey"ler onlar...
  • bir anda oldu diyemem ama kısa bir yolculuk sırasında tanıştığım bir genç çok sarstı beni. soğudum, uzaklaştım hayattan. eve vardım, içtiğim çorba boğazıma takıldı. buraya yazmak hiçbir şeyi değiştirmeyecek biliyorum, bahsedeceğim genç yine aynı yalnızlığında, çaresizliğinde yaşamaya devam edecek, belki de yaşamıyor artık..

    elimde yılbaşı paketim, işten dönüyorum. tandoğan'dan beşevler istikametine doğru yürümekteyim. sık yürüdüğüm bir yoldur. severim de. bir hareketlilik vardır hep çevre kampüslerden dolayı, yardım isteyen, para isteyen, "abi bir bakar mısın?" la başlayıp hikayesini hızlıca anlatıp duygularımı sömürmeye çalışanlarla çok karşılaşırım bu yolda. yine öyle olacak sandım. değilmiş.

    bir genç yaklaştı arkamdan: "abi otogara daha çok var mı dedi?" ben de "biraz daha var" diyerek kabaca tarif ettim. "iki tane küpeli zibidi yüzünden yarım saattir boşuna yürüyorum, devletin polisine soruyorum yüzüme bakarak gülüyor bana" dedi. belli ki yorulmuş, sinirlenmiş. ben durumundan habersiz "istersen şuradan metroya binebilirsin, aşti'nin içine kadar götürür seni" dedim. "yok abi dedi, etlik'ten buraya kadar yürüdüm, burdan sonra da yürürüm". anlamadım önce. etlik nerede hiçbir fikrim yoktu ama görünen o ki çok da yakın sayılmazdı. "daha ne kadar yürürüm, yarım saat yürür müyüm" dedi, "yürürsün" dedim. "saol abi" diyerek aynı yolda, aynı istikamete yürümemize rağmen yavaşlayarak müsaade istedi benden. gerimde kalmıştı. daha fazla rahatsız etmek istemedi.

    cebimde ego kartım ve kredi kartımdan başka işe yaracak pek bir şey yok. dayanamadım, döndüm arkama ve "istersen, seni şu istasyondan metroya bindireyim, hava soğuk daha fazla yürüme" dedim. mahçup oldu ama o kadar yorulmuş olmalı ki kabul etti. artık aynı yolda aynı hedefe gidiyorduk ve muhabbet edebilirdik. tipi, saç tıraşı, temiz sakalı asker gibiydi; "asker misin?" dedim. "yok abi, abimin yanına geldim çalışmaya şimdi köye dönüyorum" dedi. "işler yolunda gitmedi mi?" dedim. "bugün eve geldiğimde abimle yengemi benim yüzümden kavga ederlerken duydum, abimden müsaade istedim, daha fazla yük olmayayım sana dedim ve çıktım evden" dedi. baktım elinde ne bir çanta, ne bir poşet hiçbir şey yoktu. "abim zaten engelli, yengemin eline bakıyor, daha fazla kalamazdım" dedi. sarsıldım. böyle bir neden duymayı beklemiyordum. sessizlik oldu. ben öğrendiklerimi ve yol arkadaşımın gerçeğini sindirmekle meşgulken, sahip olduklarımın anlamını kaybetmeye başlamışken, bu sefer o sordu: "abi sen ne iş yapıyorsun". "mühendisim ben". "ne güzel mesleğin var" dedi. ben artık adalet duygumu yitirmek ve geri kazanmakla cebelleştiğimden ne gülebiliyor, ne şükredebiliyor, ne de cümle kurabiliyordum. "senin yok mu bi meziyetin, işin?" dedim "çobanlık yaparım ama o da ankara'da pek bir işe yaramıyor" dedi. "bir de fotokopi makinası tamir etmiştim yıllar önce belki köye dönünce ustama giderim" dedi. ben artık ne soracağımı, ne diyeceğimi bilemez bir haldeydim. böyle zamanlarda hep büyüklerimiz "var böyle hayatlar, şükretmek gerek kendi halimize" derler. bu yaklaşım fazla bencilce geldi bana o saniye, şükredemedim. "var böyle hayatlar"daki uzaklık, yabancılık yoktu o an, yanımda, bir metre yanımda yürüyordu "böyle hayat". "otogar'da sabaha kadar bekleyebilir miyim?" dedi. ben de "beklersin, güvenlidir orası" dedim. "çok korkarım tinerciden, hırsızdan" dedi. "güvenlik var orda, uyuyanlar bile görürüm, ama sen yine de dikkatli ol" dedim. dayanamadım. haddimi aştım belki de ama dayanamadım ve sordum: "yanlış anlamazsan bir şey sormak istiyorum, aç mısın?" "yok abi çok sağol" dedi. "yedim de çıktım evden". doğru söylemiyordu büyük ihtimalle. ama uzatmadım. zaten yeterince sarsılmış bir gence bir de muhtaç muamelesi yapmak istemedim. belki de istemezken bile yaptım.

    artık konuşamazdım sanki. mühürlendi ağzım. o beni rahatlatmak için bir iki cümle daha konuştu. metroya geldik. "bindin mi daha önce" dedim. "yok" dedi, "tren mi bu?", "evet" dedim, "sadece yer altından gidiyor. otogarın içine kadar götürecek seni." çok teşekkür etti, elimi sıkmadı, ne kadar ileri gideceğini, nerede durması gerektiğini kestiremedi. bindi. gitti. ben elimde içinde çikolataların, keklerin, zeytin ezmelerinin, çerezlerin olduğu yılbaşı paketimle eve kadar yürüdüm. paket daha da ağır geldi. omuzlarım daha da ağır geldi. yetkim olsun istedim, kendi hayatım dışındaki hayatları değiştirebileceğim gücüm olsun istedim. ülkemden soğudum. bu genç dün gece şırnak'ta geçinebilmek için kaçakçılık yaparken başına bomba düşen gençlerden biri bile olabilir. * işi olmayan, eline geçirdiği fırsatlarda hayatın kendisine cömert davranmadığı 18 yaşında bir can. empati çığırtkanlığı değildi bu yazı, mümkün değil de zaten senin olmayan bir hayatla empati kurmak. ama bazen de bakmak lazım, görmek lazım, en azından kendi insanlığını hissetmek lazım.