şükela:  tümü | bugün
  • dersimli bir yazar. dersim 1938'i anlattığı ilk romanı "perperık-a söe/gece kelebeği" iletişim'den çıkmış. okunacaklara ekledik. bakalım.

    (bkz: perperık-a söe)
    (bkz: gece kelebeği)
  • bana öyle geliyor ki... iki romanını da okumadan dersim'e dair kurulacak her cümle eksik kalacak.

    bu gün birgün pazar ekindeki söyleşisinde ülkenin durumu, kürt meselesi ve akp'nin gittikçe sünnileşen/şovenleşen çizgisine dair söylediklerinde bir cümlesi var ki: -bence, son zamanlarda chp ve kemalistlerin hal-i pürmelalini çok iyi özetleyen bir cümle-

    "... kemalistler ise bunu okumaktan uzaklar. ülkelerini kurtarmak yerine, kemalizmi kurtarmanın peşindeler."
  • ne içten demiş uzak bir ülkede özlemi nefes gibi çektiğini bildiğim arkadaşım:

    "ne garip, bazı hayatlar özleyerek geçer."
  • 'konuşması iyidir, diyordu pir kasım, konuşan insan her kapıyı aralar. konuşmayan insanın akli muhakemesi aynı gökyüzü gibidr,sustukça kara kara bulutlar gelip akıl dünyasnın önünü kapatır,düşündüğü her şeyi içine atar,öyle içine atar ki yılanın susup yerin altında kendini haps etmesi gibi hayal ettiği her şey ağu gibi içinde birikir. susmuş insanın zehri, bu dersim'in zehirli polat yılanından daha keskindir,zehrini kusacak yer bulamazsa kendini ağular.'

    (bkz: on iki dağın sırrı)
  • birgün pazar'da muazzam bir yazı yazmış yazar.

    birgün
  • dersim komünizmi yazısıyla sağlam eleştiriler alacağa benzer.
  • dersim'in homeros'u.
  • bize sadece romanlarını değil, siyaset üzerine yazılarını da sunuyor. oysa sözünü romanlarında söylemekle yetinebilir, kendi internet sitesinde uygun gördüğü ifade ile 'makaleler' yazmayabilirdi. ama anlaşılıyor ki, güncel ve roman sınırlarından bağımsız olarak da söylemek istedikleri var siyasete dair. gerçi diğer yandan, 'dersim komünizmi 2' yazısında, aytmatov'a hitapla, "senin gibi bu acıları yazacak, onları eleştirecek romancılarımız olmadı. dersim’in sanatçısı politikanın kürsüsünden slogan attı. bir toplumun sanatçısı ve aydını siyaset kürsüne çıkmışsa, o halkın acıları dilsizdir(...)" de demektedir. demek ki kendi siyasi içerikli makalelerini, politika kürsüsünden konuşmak olarak görmüyor. öyleyse diyecek lafımız olmamalı demek isterdim ama haydar karataş politikaya dair açıktan, direkt bir şeyler söylüyor. bize çok net siyasi mesajlar veriyor. siyasi örgütleri muhatap kılacak şekilde makaleler yazıyor. yani, politika kürsüsüne kendisi çıkıyor.
    neler diyor mesela?

    "tarih öncesi köpeklerin havladığı bu diyar, kente ve şehre indikçe susmuştur. ilk 1970’lerde devrimci hareket içinde konuşmuştur, ancak acının dermanı olan anlatıyı, ağıtı bir tarafa bırakmıştır. öfke ve intikamı tercih etmiştir. bu öfke türkiye sosyalist hareketini zehirledi, onu teslim aldı. bir gazete yazısına sığmayacak bu konuya dair sadece şu kadarını düşünmek yeterlidir: 1975 yılına kadar türkiyeli hiç bir illegal sol örgütün sekreteri dersimli değildi, 1980 yılına gelindiğinde 11 örgütün sekreteri dersimli oldu. örgütleri bir bir ele geçirdiler, onların düşünce hareketlerine dönüşmesini sürekli engellediler. bugün etkili olmasalar da hâlâ yedi illegal örgütün sekreteri dersimlidir ve bunların tamamı şiddet eksenlidir."

    hala araştırma gereği duymadığım bu bilgiyi ne doğrulayabilir ne yanlışlayabilirim. yan yana yıllarca mücadele edip de nereli olduğunu dahi sormadığım insan çoktur. bu kısmı çok da önemli değil zaten. fakat, 1975 öncesinde illegal olan (ve illegaliteye sebeplerden biri de olduğu üzere, aslında o zaman da devrimci şiddeti temel mücadele biçimi sayan) bu örgütlerin sanki 'öfkeyle zehirlenmiş' dersimlilerin hakimiyetine girmesiyle şiddete yöneldiği gibi bir yanılsamaya sebep oluyor haydar karataş. illegal sol örgütlerin şiddet eylemlerine başvurma gerekçesini, dersim'in, acılarını anlatamayıp, öfke krizine giren gençlerine bağlıyor. oysa, bu örgütlerin pek çoğunun yıllar öncesinden başlayan tarihlerinin hem kuramında hem de eyleminde silah olduğunu kim, nasıl unutur, nasıl bilmez, nasıl inkar eder? tüm bir anadolu tarihinin direniş birikimini devralmış, köklü birer tarihçesi olan devrimci hareketleri, öfkelerinin esiri olmuş dersimli gençlerin teslim aldığını söylerken hiç mi tuhaflık hissetmiyor, haydar karataş?
    burada bir çelişkiyi de ayrıca vurgulamak gerek: "eğer 1980 öncesinin devrimcileri olsaydı dersim’de yıkılmış o köyleri bir bir ayağa kaldırırlardı. kazma kürek alıp kanal açarlardı, su getirirlerdi. ey zulüm sen yıktın biz kuruyoruz derlerdi." diyerek övdüğü, 80 döneminin dersimli devrimcilerini, başka bir yerde örgütleri ele geçirip şiddet eksenine sürüklemekle itham etmişti. bahsedilen aynı dönem devrimcileridir.

    başka ne diyor karataş?

    "(...) öyleyse mesele acıdır. dersim acısı türk ve kürt devriminin ateşi mi oldu bilemem, ama anadolu’da acı çeken insanlar için süre gelen güzel bir gelenek vardır. halk acı çeken, haksızlığa uğramış birini gördü mü yanına oturtur “yavrum anlat rahatlarsın,” der.
    acıyla öfke arasında da garip bir bağ kurarım, acı başını koyacağı merhametli bir omuz arar, oysa öfke öyle midir, öfkeye taraftar lazımdır. biri derdini anlatırken, diğeri öldürür, öldürdükçe nefreti büyür, öyle bir noktaya gelir ki öfke kendini dahi boğar."

    her ne kadar bir başka söyleşisinde, duygunun ürünü olan öfkeye karşı akıl yolunu önermekteyse de, burada öfke yerine aslında daha da fazlasıyla yine bir duygu ürünü olarak acının anlatılmasını, ağıtlara, masallara dökülmesini ve merhametli bir omuz benzetmesinde olduğu gibi dindirilmesini savunmakta. bu çelişkiden gayrı, buna da diyecek sözümüz olmazdı, eğer buradan da bir sol örgütler eleştirisi daha başlatmasaydı.

    daha fazla alıntıya gerek yok. haydar karataş'ın bu konuda ne dediği, ne demek istediği anlaşılmış olsa gerek.

    özetlersek, türkiye'deki illegal sol örgütleri, öfkeye mahkum olmuş, halkın acılarının (özellikle dersim figürü burada devreye girmekte) intikamını alma duygusuyla şiddetin çıkmaz sarmalına kapılmış ve böylece kendi düşünsel gelişiminin önünü kapattığı gibi, böylesi bir birikimi oluşturamadığı için, ülkeye nefes aldıracak bir gerçek sosyal demokrat partinin dahi kurulamama müsebbibi saymakta. şayet bu 'entry'yi okursa, sanırım kendisinin de bu kaba özete çok da itirazı olmayacaktır diye düşünüyorum.

    örgütler tarafından gerçekleştirilen cezalandırmalar, gerçekten de bu örgütlerin hem devlet ve basın, hem de örgütlerin bizzat kendileri tarafından öne çıkarılan, en bilindik şiddet eylemleridir. halkın adaleti terimi bunlar için kullanılır. kendisinin diğer bir yazısında belirttiğinin aksine, kalabalıkların anlık öfke patlamaları ile yapılan linçler, halkın adaleti değildir. çoğumuz bu örgütleri bu cezalandırma eylemlerinden duyar ve bunlardan ibaret sanırız.

    ancak, elbet haydar karataş da bilmektedir ki, devrimci hareketler, intikam için kurulmuş örgütler olmadığı gibi, faaliyetlerinin ne temelini ne çoğunluğunu bu tip eylemler oluşturur. ülkenin, ileri aşamalarından biri de elbet komünizm olan, devrimci süreçler yaşayarak, bugünkü akıl dışı, insanlık ve gezegen düşmanı, saçma sistemler zincirinden kurtulmasını amaçlamaktadırlar. en başta emeğe ve bugünkü sınıf mücadelesine sahip çıkarak, ona yön vererek, tüm insanlığın insan olmaktan kaynaklanan haklarını talep etmek, gasp edilen hayatını geri istemekten başkaca bir şey değildir yapılan. şiddet bunun neresinde derseniz, halkın ve devrimcilerin bu talebine karşılık, sistemden gelen ilk yanıttadır, deriz. yani, elbet "önce siz ateş edin mösyö burjuvazi" diyenlerdir devrimciler. ama sonrasında, "ikinciyi de lütfen şuraya, üçüncü için de elinizi korkak alıştırmayın" demezler. devrimci şiddet, varlığı ve yaşam hakkı gasp edilmeye çalışılanın, bir de üstüne uğradığı şiddet karşısındaki meşru müdafaasından başka bir şey değildir tarihsel olarak.

    insanlık tarihinde, ezilenlerin tüm acıları ve uğradığı katliamlar böyle başlar, sebebi özde budur. yahudi soykırımı da dersim soykırımı da bundan azade değildir. günümüz egemenlerinin devlet aygıtları aracılığı ile halka, yani hak talep eden ezilenlere yanıtıdır katliamlar. sömürü çarklarını genişletme ve çıkarlarına uygun hareket etme reflekslerinin direkt ve dolaylı sonuçlarıdır. bunlar elbet ağıtlara dökülür, elbet dilden dile yayılır. ve elbet sağaltıcıdır türküler. haksızlığa uğrayan birine, elbet, "anlat rahatlarsın" da denir.
    denir ama, bunun dinleyicilerinin omzuna bu katliamların tekrarının olmaması için hiç mi yük düşmez? nerede ve nasıl durur bu şiddet, bu katliamlar? ağıtlarımız yeterince içli olursa ve yeterince dilden dile yayılırsa, değişir mi yani devran? tüm kurumlarıyla bu azgın uluslararası sermaye, gezegeni ve insanlığı rahat bırakır mı?

    en temel konuları konuşmaya başlamak zorunda kaldığımız fark edilmeli burada.

    bu acıları, yeniden yaşanmasın diye, birer "yeter" çığlığına dönüştürme görevidir devrimci örgütlere düşen; biriken bunca öfkeyi, kontrolsüz bırakmayıp, intikam duygusundan arındırarak, birer somut hak talebine, dünyayı güzele dönüştürme eylemine çevirmektir. dünyanın en güzel düşüne sahip çıkmaktır.

    adına ne derseniz, illegal sol örgüt mü, devrimci hareket mi, marksist leninist örgüt mü, terör örgütü mü, işte her ne diyorsanız, aslı, özü böyledir, böyle olmalıdır bu yapıların. haydar karataş'ın bir yazısında anlattığı, 'yahudi katliamı sonrası kurulan intikam örgütü' gibi filmlerde tasarlanmış yapılar üzerinden bu örgütlerin eleştirilmesi akılcı düşünceye aykırıdır. sınıfsal temeli olmayan, sol olmayan, iktidar hedefi olmayan bir hayali intikam örgütü ile marksist leninist örgütlerin bu kıyaslamada eş tutulmasını ve aslında halkı arındırmaya çalıştıkları boş intikam duygusunda bir ortaklıkları varmış gibi sunulmasını, üstüne üstlük bir de, tam da buradan eleştirilmesini, bilinçli bir tahrifat için yapılmıyorsa şayet, neye sığdırabiliriz?

    devletin bugün için, henüz fatsa gibi yayılma riski bulunmayan şartlarda göz yumabildiği 'ovacık komünizmi' gibi örnekler, belki yazara biricik devrimci yol gibi gelmekte. ama benzeri faaliyetleri ve hatta daha fazlasını, mahalle mahalle, sokak sokak on yıllardır yapıp da soluğu en iyi ihtimalle cezaevinde alan devrimcileri salt şiddet peşine düşmüş, öfkesine teslim olmuş kişiler olarak eleştirmek açık bir haksızlık değil midir?

    şiddeti, içeriğine, nedenine, sınıfsal kökenine ve hedefine bakmadan bir bütün olarak reddetmek değildir tartıştığımız. bununla sınırlı kalınmış olsa idi belki tek satır bir eleştiri bile gerekmezdi. bunu hedeflermiş, temel niyeti buymuş gibi yaparak, sol örgütleri hedef tahtası haline getirecek pek çok şey söylüyor haydar karataş. kendisi, bu tip eleştirilerinin ucunun, nereden başlayarak tüm bir marksist geleneğe yöneldiğinin farkında olacak birikime sahip biri gibi görünüyor. buna rağmen ve böylesi temel bir noktadan eleştirdiği halde, faturayı şiddet uygulayan 'yasadışı sol örgütlerin akılsız öfkesi'ne çıkartmak, çok daha kolay bir yol olduğu için seçilmiş olsa gerek. yoksa niyet, temel noktalarda bir eleştiri getirmek ve buralarda içten ve dürüst bir tartışma yürütmek olsa, niye iş şu satırlara kalsın: "sol örgütlerden ayrılan devrimcilerin ceset gibi dolanmasının nedeni budur, zihni göçertilmiştir, düşünme sistematiği tapınma ile yer değiştirmiştir. örgütün dışındadır, ama kendini yeniden var edemez, aydın olamaz, düşünür olamaz, olmaya kalksa, söylemin dışına çıkanı tetikte bekleyen eski örgütü vardır, hemen yaftalarlar."

    küfretmemiş olmasına sevinmemiz gerek sanırım.

    kendisine, devrimci örgütlere olan öfkesinin tutsağı haline gelmemesini, geçmişte şahit olduğunu söylediği olaylardan kaynaklanan acılarını ise ağıtlar, masallar üzerinden sağaltmasını öneririm. zira bu derece açıktan ve eleştiri sınırını aşarak siyasi hakaretlere varan söylemlerde bulunduğu yazılarında, "acının başını koyacağı merhametli bir omuz araması" gibi başlangıçlar yapması ne inandırıcı oluyor ne de hoş.