şükela:  tümü | bugün
  • sevgili hayriye,

    “günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni
    kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğini”
    turgut uyar

    yılları birbirine ekleyen hikayeni tamamlayan üçüncü kitabı bitirdiğimde düşündüm, senin hakkında,figen şakacı ’nın sana eşlik eden cümlelerine dair, neyi nasıl anlatabilirim diye.

    yazdım, sildim.

    masanın üzerine düzgünce yerleştirdiğim bitirgen ’i, pala hayriye ’yi ve hayriye hanım’ı kim çaldı ’yı sayfalarca karıştırdım.

    kafamın içindekilerini karıştırır gibi. kişisel tarihlere çentik atan hikayen o kadar kolay, bir anda dile gelmiyor bilesin. evin içinde dolaştım. pencereden bakarken “eskiden” oluverenleri hatırladım. gelip görsünler o perişan hallerimizi, kızarmayan yüzlerine çarpalım sitemlerimizi, diye iç geçiriverdim, seninkileri, yaşadıklarını unutmadan.

    gerçi hatırlamak istemezdim ama olsun. kaçmanın korkmakla anımsanacağını, diklenmenin daha endamlı bir tavır olduğunu sen öğrettiğine göre yılmak yakışmazdı.

    yılmadım. baştan başladım. biraz da yoruldum açıkçası.

    o ağaçların hürmetineydi ya her şey, olan oldu, geçen geçti hepimizin yaşadıklarının arasından. ne diyelim, küçük ve şeker gibi tatlı kayısının, bitirgen’in isminin yakıştığı kadınlardık neticede. bu yolculuğun, senin hikayenin bize öğrettikleriyle başkalaştırdığı hayatlarımızın birleştiği yerleri anlatmanın biteviye heyecanını mektupla karşılamanın daha güzel olacağını hissettim birden. okuyanların ne düşüneceğini bilmiyorum.

    “bir kitaptan böyle mi bahsedilir” diye homurdananlar olacaktır. sanki her şeyin kaidesi sarsılmazmış gibi. sen olsan kesin “aman önemi var mı başkalarının ne düşündüğünün” derdin. bunu söylediğini varsayıp, okuyacak insanların affına sığınarak başlamış olayım. senin huzuruna çıkayım, demek daha doğru tabii. durumumuza uygun düşen iki dizeyi senin sevdiğin şairlerin arasından seçtim. umarım “seçe seçe bunu mu seçtin” diye söylenmezsin.

    sudan çıkmış balıkların, onları yaşadıkları uçsuz bucaksızlıktan zorla çıkartan hissiz ellerin arasından, betona konduruldukları yerdeki çırpınışları insanı bir garip hüzne davet eder.

    “e bunda hüzünlenecek ne var” deme hemen.

    zaten bu davet ki denizin karayla birleştiği ince çizginin üzerine sıralanmış balık tutucularının çok umursadığı bir şey değildir. belli etmezsin lakin sen umursarsın, bilirim. kimisi elinde oltası iki ayağının üzerinden dikleştirdiği gövdesini eğip bükmeden durur, kimisi kurulduğu sandalyesinde, iktidarının esrikliğinde, bir bacağını diğerinin üzerine koyup bekler, gözleri ufukta, sanırsın film karesi, diğerleri ise ipe sıralanmış balonlar gibi aynı hizada rüzgârda salınıp dururlar.

    esasen “ne gemiler yandı” cümlesi buraya uygun düşer. balığın ne hissettiği hiç kimsenin umurunda değildir. ölecek ya, varsın olsun. kim anlar betonun üzerinde canhıraş çırpınmanın esasen yaşamak istemekle eşdeğer olduğunu. ama sen anlarsın. herhangi bir akşamın mutlu mu, mutsuz mu bilinmez sofrasına eşlikçi kıvırcık yeşilliğin arasından çatalın ucuna iliştirilip, dur durak bilmeyen, doymak nedir anlamayan insanın, kursağında kalmadan, yaşadıklarından, gördüklerinden, bildiklerinden hiç utanmayan, arlanmayan, bulanmayan midesine doğru yollanan balığın yaşama isteği, her sabah içimize doldurup taşırdığımızın esamisi.

    hayat biraz böyle değil mi? “dünya beni sırtından silkeliyor, ben inatla tırnaklarımı ensesine geçiriyordum” demiştin ya pala hayriye’de, gayretkeşliğimizin meseli tam bu cümleydi, unutmayasın sakın.

    yaşadıklarımızın, yılların, ülkenin hikayesini anlattın sen bize; aynı zamanda “kadın” olarak yaşadıklarımızın, aslında kadınlara yaşatılanların kırgınlığını hiç kimsenin kafasına vurmadan sadece görsünler isteyerek dillendirdin. kadının varoluşunu taçlandırdın, sağolasın. yeri geldi kendi yaşadıklarını, “bakın görün yalnız değilsiniz” diye duraksamadan saçıverdin ortalık yere; yeri geldi anlayamadığın insanların, tanımlayamadığın hoyratlıkların tarifsizliğinden usandın. tarihsel-toplumsal bağlam insanın hayatına nasıl bu denli eklemlenebilir, duyguları nasıl değiştirebilir, üç kitapta yalın ve fakat etkileyici bir üslupla yineleyip durdun, bazen söylendin bazen tatsız tuzsuz günlerin yavanlığına bakarak sustun. anlayalım istedin. farkına varmamızı arzuladıkların çoktu. tahakküme diren, erilliğe karşı dur, doğduğun andan itibaren olmanı istedikleri “makul kadını” reddet.

    ülkede olan bitenleri, unutulanları hatırlatırken kendini gözden kaçırışların fazlaydı. yaş alırken içe kapanışın bundan mıydı? hamurundaki incelik ne yaşarsan yaşa kulak memesi yumuşaklığına varmadı hiç. bu yüzden sıradan olmadın. inceliğini sayfalara, yazdıklarına sakladın. bir çukur kap içinde, farklı parmakların dokunuşuyla yoğrulup kalıplara dökülmek istemeyişinden sebepti tedirginliklerin. herkesin bilmemesi daha iyi, boşver. içimizin pencerelerini sonuna kadar açtıklarımızdan ne hayır gördük ki? üç kitaba toplanan hikayenin hakikati, verdiğin her kararın ardına gizlenen hayat nankörlüğüne eşsiz bir inat ve kafa tutuşta harelendi. “her şeyin bir hayal, hayalin her şey olduğunu…” dünyanın kudretinden bildik. yanıldıklarımız, zannettiklerimize hep galip geldi.

    herkes yaralandı hayriye. pala hayriye ’de anlattığın acılara yenileri, yenileri eklendi durdu. cumartesileri, aynı meydanda aynı acılarla hemhal. beşikte öldürdüler bebekleri, şehirleri yıktılar, kadınları katlettiler, anneleri mezarlarından çıkarttılar, hayatlarından ihraç ettikleri insanların bir kısmı ölmeyi tercih etti, tutamadık ellerinden, kalanlar ise kalın kalın betonların ardında şimdi. gün sayıp duruyoruz. gözkapaklarımız her gece böyle böyle kapandı. kimilerinin boynu hep kıldan ince, incele incele tutsan kopuverecek pespayelikleri. kimileri ne ise o, hiç değişmediler, ellerini kavuşturmadılar göğüslerinin hizasında. bazılarının yası, çoğunluğun sevinci oldu. hayata nöbet tutmaktan yorgun düştük ama bir yandan da vurdumduymaz, garip, tanımsız şeyler büyüdü içimizde. pişman oluşlarımızdan mütevellit serpilen utancımızdan başımız dik yürüyemez olduk. sen büyürken tuttuğun ellerimizin teri, mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklardan değil inan, içimizdeki sesle, dışımızdaki gürültünün aynı tonda olmayışının verdiği sıkıntıdan.

    “tesadüfler yoktur aslında, güzel rastlantılar vardır” demek istemiştin ya yiğit’e bir zamanlar, bu cümlenin gizli öznesi bizdik galiba. zira erkekler zaten bu denli karmaşık cümleyi ögelerine ayıramazlar. hikayelerimizi hep başkaları yazarken elimiz ayağımıza dolandı, anlayamadık yanlış yerlere kuş gibi konan noktaları. senin hikayene dalları kâh neşeyle kâh hüzünle salınan bir ağacın gölgesi gibi serinlik olan figen şakacı’nın pala hayriye’den sonra koyduğu virgülün ardına soru işaretlerini ekledik. bekledik. bekledik. artık büyümüş hayriye’nin son zamanlarına denk düşeceklerin vay haline deyip meraklandık.

    güzel rastlantıların ansızın gidişlerle meselesi var lakin henüz çözemedik, nedendir? bu sorunun yanıtı için hayriye hanım’ı kim çaldı ’yı açıp, ilk cümleyle gidişine tanık olmak varmış kaderde. heyhat hayat ne hain planlar yapıveriyor birden. beri yandan sevindik; senin bir insan, kadın, arkadaş olarak rüya için vazgeçilmez olduğunu görünce. bazılarımız, kimsenin vazgeçilmezi olamadı çünkü. rüya’nın, en yakın arkadaşının seni merak edip kıtaları aşıp gelişi, gidişinin altındaki anlamın derinliğini kazarken yüzleştikleri, sayfalar boyu devam etti. şaşırdık açıkçası. okudukça imrendiğimiz yerler, rüya’nın seni merak edişleriyle kesişti. sevilay’ın hayriş’i, sakine’nin sarsılmaz bir vefayla sarıldığı hayriye hanım’ı, lütfu’nun yenişemediği komşusu… demek ki her zaman “manadan muaf tutulmuş” gibi doğmuyormuş güneş. sebep denen, anılarla, anımsananlarla, unutulmayanlarla, yorgunluklarla mana kazananmış.

    şu merak dedikleri pek açıklanamayan, ne tuhaf duygu değil mi? eşeledikçe topak topak kalan…

    sen de kendi hayatını öyle merak etmedin mi hayriye? insanın kendisine duyduğu merak olmasaydı hayata serzenişlerin, o tumturaklı lafların, inadın, türker’e olan takıntın, sarsılmaz gururun, eyvallahsız tavrın kök salar mıydı hiç dünyaya?

    figen şakacı, senin için bu sefer zamanı ve mekanı ucundan tutup ülkelere, şehirlere, insanlara eğdirip büktürürken, yaşlılığının tecessüm ettiği yerleri bu kadar fark edebilir miydik? böylece işte, seninle birlikte büyümemiz, senin yaşlanman, yaşlanırken biriktirdiklerin, herkesten sakladığın dosyalar, bedenin ruhla olan karmaşık ilişkisi pencere kenarındaki saksıda yapraklarını avcumuza değdirmek için telaşlanan fesleğenin kokusu gibi sayfalara yayıldı. koku gariptir. insanın peşini bırakmaz. bitirgen’deki küçük kızdan çıkar, pala hayriye’deki büyüme sancısının fark ettirdiklerine ve reddettirdiklerine yayılır ve “seni kim çalmış” diye sordurtan sayfalara siner. dil ve anlam, ülke ve şehir, aşk, dostluk, sokak olan baba, ev olan anne değişir, evi terk edişi hiç anlamayan abi dönüşür. bedenini gövde, ruhunu uzandığı yatak gibi gören bir adama vakfettiğin duygularına tanıklık zor olur sonra.

    “…orada öylece öksüz duran bir çocuğu sevindirme dürtüsü, belki hiçbiri değil, sadece birini bir kez sevmenin bütün bir ömre bedel olduğunu…” türker ne anlasın? sorduğun soruyu biz de kendimize soralım yeri gelmişken: “hayat yaşarken değil, seyrederken güzeldir belki, ne biliyorsun?” çocukluğu örseleyen, ergenliğe ve ilk gençliğe taş koyan, yetişkinliği ve yaşlılığı tozlandıran her şey, hayriye hanım’ı kim çaldı’da hissettiklerini temize çekme yavaşlığına ekleniverdi. bu yavaşlık rehavet değil; olmak istediğinle, oluşana kuşku duyduğun yerlere imlediklerin. neden bunu tercih ettiğini tam sormaya yeltenecekken rüya’nın senin evinde bulduğu, buldukça aradığı, aradıkça şaşırdığı, şaşırdıkça sana ulaşmaya çalıştığı anların -sanırsın hafızadan kocaman evren- karmaşık duyguları arasında buluverdik kendimizi. allah seni inandırsın “aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor” anonsuçok sinir bozucu. insanın içiyle dışı, ruhuyla bedeni nedense birliği ve beraberliği için huzuru sağlayamıyor. varlığını, varlığına armağan edemeyen garip yemin insan dedikleri. öylesi bir karmaşıklık. hayat boyu çektiğimiz vicdan azabından bu dörtlü sorumlu senin anlattığın gibi. anlatışına yine ironiyi ustaca serpiştirmişsin. böylesi daha mı dayanıklı kılıyor insanı? seni yaşıtlarına benzemediğin için yadırgayanlara şöyle elinin tersiyle vurduğun okkalı tokat gibi bu. sizin istediğiniz o kadın olmadım, olmayacağım cevabı. gidişinin çoktan seçmeli sorularının tek yanıtı da bu galiba. sınav sistemi değişmeden biz yine beş seçenekli devam edelim ki tercihimizi arttıranlar bol olsun. velhasıl seçenekler arasında dönerken yanıt arayanlar eminim hayriye hanım’ı kim çaldı’yı okurken yazgı ile hayat, arzu ile aşk, arkadaşlık ile dostluk, yavaşlık ile rehavet, boğuntu ile iç döküş, kırgınlık ile inat, vicdan ile acımasızlık, merhamet ile kayıtsızlık arasında tereddütte kalacaklar. inan kendi kişisel tarihlerini kazıdıkça her okuyan, hayatla arasındaki mutabakata şerh koyacak.

    bütün bunları nereden çıkardın dersen:

    “yeniden uzun bir suskunluğa kesmişler, dışarının çığlığına kuş sesleri karışmış. çok uzaklardan gelen bir ışık kırıla kırıla içeri girmiş, diplerinde göllenmiş suya akislerini düşürmüş. ömrüm oldukça bu suya bakıp seni de göreceğim demiş dile ilk gelen. buradan sağ çıkar da ayrılırsak birbirimizden, nerede olursam olayım güven veren bu dizlerini, saçımda gezinen ellerini, bana sevmeyi sil baştan öğrettiğini unutmayacağım. sen de unutma e mi?”

    sen de unutma e mi hayriye?
  • figen şakacı'dan; bitirgen ve pala hayriye'den sonra üçlemenin son kitabı hayriye hanımı kim çaldı . merakla beklediğimiz bir solukta okuduğumuz kalbe dokunan güzel roman. uzunca yazmak yerine içimde kalan tortusunu yazmayı deneyeceğim. bitirgen büyümenin romanı; büyürken bağrıma basmak istemiştim o delimsirek kız çocuğunu, aklı cevval kalbi harlı , lüzumundan fazla hüzünlü ve hüznünün kardeşi ironisiyle kucağımda buluvermiştim onu. insanlar yaralarından yapışırlarmış birbirlerine, bazı kitaplar da öyle usulca yaranıza gelip yapışırlar. sonra pala hayriye geldi, bıyığını almayı akıl edemeyecek ve akıl edeni de bulunmayan hayriye o. 90 larda genç olup kendini arayan ,hayatı , kadın olmayı arayan pala hayriye'de ben en çok cesareti sevdim, olma cesareti , kendini var etme cesaretini sevdim , içinde topu topu üç beş yıl geçirip imzalı kağıtlar ve belki de bir ünvan karşılığında okuduğumuz o ruhkıyma makinesi gibi okullarda şimdi şu anda canı yananların hiç değilse bir tanecik pala hayriye gibi arkadaşı olsun dilerim. hayriye hanımı kim çaldı 'da kendine , hayatına, geçmişine , ülkesine, sevdiklerine , sevemediklerine, yitirdiklerine bakarken rüyayı aracı kılıyor hayriye, rüya nın , o çok sevdiğinin ve çok sevildiğinin gözünden görünmek istiyor bize. üstelik hayriyenin olduğu kadar rüyanın da romanı bu; dostluğun en güzel en sahici tanımlarını yapmış figen şakacı satırlara serpiştirmiş, bulun okuyun rüya ile hayriyenin birbirini oluşturan dönüştüren güzel arkadaşlıklarını. haset kötü bir kelime, bilirim, haset etmeyelim ama rüya bizi de sevsin olmaz mı figen şakacı? rüya tarafından sevilince belki şehrimize bir film gelmiş gibi olurdu, anlıyor musun? cumhuriyet kitap ekinde bugün yayınlanan söyleşisinde şöyle diyor figen şakacı "içinden geçtiğimiz bu linç çağında her birimizden ne çalındıysa, neleri kaybettiysek, hayriye hanımı çalanları orada aramak gerekir". insan durup bakınca geçmişe , kendisinden ve içinde var olduğumuz bu kederli toprakların kederli insanlarından nelerin çalındığını düşününce söz konusu eylemin bir çalma değil (öyle ya , bizde olana bizden daha çok , çalacak kadar arzu duymuş olamazlar) düpedüz bir yutma ile karşı karşıya olduğumuzu da şuraya not düşeyim. çalmadılar yuttular. biz de boğazlarına takılacağız bundan öyle. büyümek matah bir şey değilmiş, evet , büyümeden yaşlanmak matah ama :) hayriyenin güzelliği bundan. çünkü "gökyüzü gibi şu çocukluk, hiç bir yere gitmiyor", yaşlanınca da. kısacası okuyun .