şükela:  tümü | bugün
  • ögle yemegi sonrasi en cok duydugum fiil
  • sindirmek, duyumsamak.

    ayrica (bkz: haz etmek)
  • türkiyemizde, üç büyüklerden herhangi birinin başarısından (lig ya da kupa şampiyonluğu) sonra başarıya ulaşan takım taraftarlarının diğer iki takımın taraftarlarıyla atışırken cümle içinde en çok kullandığı fiildir aynı zamanda.
  • hazzetmekle karıştırılmaması gereken.

    ama sadece aradaki yedi farkı bulmanın gücüne odaklananlar, tek bir fark bile bulamıyor ikisi arasında. hazza giden yolun, hazımsızlık kaldırmayacağı düşüncesine sıkı sıkıya tutundukları için; koskoca "m" harfini çiğneyip, hazmedip, sonra da yer(in)e "z" harfini çıkararak hazmettiklerinden hazzetmeye çalışıyorlar.
  • son zamanlarda en çok kullandığım fiillerden olabilir kendisi. yani hazımlı olmak şekliyle. orda burda gazel okuyorum "insan, hazımlı olmalı" diye.
    bir ara da sıkıntı kelimesini kullanıyordum.
    ondan önce de enteresan kelimesini.

    öyle deme bir önemi var bunların. önce şaşırdım, sonra işin içinden çıkamadım, sonra barışmaya çalışma evresi. hazmetmek yani. olanı biteni hazmetmek. yanlış anlaşılma olmasın her güzeli de hazmetmeli insan. çılgınlar gibi sürekli kolbastı oynar şekilde yaşanmıyor.

    rilke* yıllardan yollardan yüzlerden geçerek belki yıllar sonra ancak bir mısra yazılabileceğini söylüyordu. onun gibi, ince ince, zarifçe, güzellerden ve kötülerden geçmek, inanılmaz.
  • yolun yarısına ışık hızıyla yaklaştığım şu günlerde daha iyi anlıyorum galiba. benim imtihanım hazmetmek üzerine. kaderin kurulu çarkı benden bağımsız dönmesine dönüyor, eyvallah, amenna, itirazım yok, nasıl olsun? fakat ben o çarkın tam ortasında olduğumdan dişlilerin gıcırtısını duymak fena. en sevmediğim şeyi yapıyorum, yazarken düşünüyorum (bunun hikmetine pek inanmıyorum, önce düşünmeli sonra söylemeli insan, nerede bende o irfan...), o gıcırtılar bir ferahfeza, bir karcığar efendime söyleyeyim hiç değilse bir mahur semai olarak duyulsa ne âlâ...

    ama benim bir türlü esasen işitmesi gereken seslere dikkat kesilmeyen kulaklarım, dünyanın gacur gucur dönüşü de dahil olmak üzere, kurulu kaderin iniltisine talip. be hey insafsız kepçe, daha sen senliğini bırakıp da sesleri semadan toplayıp zihnime ok gibi fırlatan tabiatından kurtulamamışsın, sen senlikten çıkamamışsın, ben benlikten nasıl çıkayım?!

    kanımızın deli gibi coştuğu şu nisan gününde, hatta "gündüz koya sen gel / gece kalsın aya nevbet" deki sevgiliyi kıskandıran dolunayın gecesinde, âlemin sesini derleyip toparlayıp, gümrah ırmaklar gibi içime akıtacağım yerde, bir fani sesi veyahut faninin elinden çıkan batasıca aletin sesi sığ suya atılan lök taş gibi çakılıyor hafızama. çakılsa da oraya gömülse yine iyi. içeride ne var ne yok yerinden edip, her söküğün ağzını genişletip, o en içteki siyah noktaya tünel kazmaya çalışıyor. bana sorsa derim ki, boşa uğraşma dünya, benim kalbim serâpâ siyaha kesmiş, nefti bile değil... ama yok, o ses, o varlığını göremediğimiz ama bal gibi bildiğimiz, şekilsiz, tekinsiz dalga fırtınayı başlatıyor bir de üstüne seyrana çıkıyor.

    bir büyüğüm yıllar evvel "dikkatli ol, senin kalbine giden yol kulağından geçiyor" demişti. doğru söylemiş. meğer utanıp işittiklerimin boğazımda yumru, içimde ukte, kursakta heves, midemde de sancı bıraktığını edebinden söyleyememiş.

    ey kerem kani, hazmetmek imtihanlarından koşa koşa geçir beni. içimi dışımı, sade görklü nazarlara aç, kulaklarıma gelen ses hikmetten gayrıya çıkmasın, mideme şifalı sularından gayrısı dolmasın. vehmi gümanlarım olmasın, hiç olmasın.

    safâyab et aman ya râb, dahılek...
  • yaşananlar, yaşanmaları gerektiği için yaşandı ve biz büyüdük. acı oldu ama hazmedemediklerimizi hazmetmeyi öğrendik.