şükela:  tümü | bugün
  • bir nazi olarak martin heidegger'i yalnızca duygusal bir milliyetçi -dahi ırkçı- olarak değil de heidegger'in ontolojisi temelinde anlamaktır. burada martin heidegger felsefesini nazizm ile ilişkilendirebileceğimiz veya felsefesinden nazizme çıkış bulabileceğimiz iki mühim husus vardır:

    1. tarihsellik

    2. insanı kutsayan epistemoloji karşıtlığı

    bu iki husustan ilkinin ontolojik temelleri, tarihsel bir varolan olan dasein'ın bulunduğu kültür ile bağlılığının zorunluluğuna dayanır. fakat benim üzerinde durmak istediğim tarihsellik değil, zira bu, duygusal bir duruş olmaya çok açık. ancak insanı kutsayan epistemoloji meselesi salt ontolojik değerlendirmeye oldukça müsait -ki bu, heidegger'in nazizm ile ilişkisini felsefi bağlamda ele almaya da müsait.

    batı metafiziği -gerek sözmerkezciliği gerekse epistemolojik ön kabulleri ile- insana, insanın varlık imkanlarından çok daha fazlasını yük olarak yüklemekteydi. düşünen özne, tasarımlayan özne, rasyonal-varlık vb. betimlemeler ile -betimle diyorum, zira bir belirtme değil- insan, adeta varlık sahasının merkezinde, kompleks bilgi ve kültür ortamında bırakılmıştır. öyle ki batının epistemeye verdiği kutsallık, dasein'ın varlıkla ilişkisini ihmal etmesine ve felsefenin de varlığın anlamını tahrif etmesine neden olmuştur.

    düşünün ki var olmanın geçiştirilip bilmenin var olmak ile eşitlendiği ve bu yüzden de insanın bir var olandan çok daha başka olarak bir "bilinç" olarak tasarlandığı bir dünya. bu dünya yabancı değil; batı metafiziğinin inşa ettiği ve bu yapılar içerisinde gezinerek sağlamlaştırdığı ve dahi natüralist ve pozitivist felsefenin içinde yaşadığı bir dünya...

    işte martin heidegger bu felsefi-ontolojik tahrip ve tahrifatın izini ontik olarak da izler ve insanın böyle bir dünyada fazlaca ağır yüklü, kendi "tarihselliğinden" ve "dünya-içinde-olmaklığından" uzak, salt bir bilme öznesi ve kendisinden (burada kendisinden kasıt zamansallığı- tarihselliği, dünyası ve varlık minvalleridir) başka her şeyde her şey olduğuna ulaşır. hal böyle olunca nazizmin, -heidegger açısından- bir "almancı faşizm"den daha çok, heidegger'in ontolojisine ve dasein'ına yer açacak bir hareket olarak görülmesi gerekir. burada bu hareketin duygusal ve etik bağlamı saf dışıdır. çünkü heidegger'e göre, modernizm ve insan-merkezci anlayış (hümanizm dahil) insanın varlığını unutmasına ve her şeyi dışarıdan temin eden bir alıcı-özne olmasına neden olacak. böyle bir dünyada dasein, varoluş olarak özünden ayrılıp kendi zamansallığı ve dünyasına uzak kalacaktır.

    nihayetinde heidegger'in nazizm anlayışı bu ontolojik temellerden yükselmektedir. zaten bir filozof, çok sıkı -duygusal nedenlerle- milliyetçi, ırkçı olamaz. bu, filozof olmayla özsel olarak çelişiktir. yine burada heidegger'i tasvip edici veya yanlışlayıcı bir tutum sergilemek de aynı düzeyde felsefesi-olmayan bir tutum olacaktır.
  • entry ve nicki okuyup ikisinden de hiç bir şey anlamadığım ontolojidir.

    bir sürü fanfinfon olay olmuş ama anladığım kadarıyla.
  • heideggerin nazizmle ilişkisi felsefi olmaktan ziyade politik bir hatta ilerlemektedir. safranski'nin deyişiyle o, özde olmasa da, biçimde nazizme yakındır; ama bir nazinin eylemlerine ve ideolojisine mesafe koymaya çalışarak. heidegger ve nazizim ilişkisini ontolojik olarak anlamak için ilk olarak yapılması gereken ayrım bu içerik-biçim ayrımıdır.

    bununla birlikte yazarın fikirlerinin hegelci ontolojiye, yani mutlak tin tanımlanırken başvurulan toplumsal atfa uzak bir tablo sunması, "neden x veya y yazarının değil de heidegger'in ontolojisi nazizime yakın durmuştur?" sorusunu önümüze koyuyor. hegel'de olduğu gibi heidegger'de de ontoloji, bir "şey"in felsefesidir. ama bu "şey", heidegger'de nesneden değil, yalnız (saf anlamında değil, baya einsam/lonely anlamındaki) özneden yola çıkar ( heidegger bu çelişkiyi alman halkının dasein'ına, yani kulağa yabancı gelmeyecek "almanın almandan başka dostu yoktur" saçmalığına evriltmiştir).

    yazarın hegel eleştirisi, kant'ın leibniz eleştirisi ile parallelik taşır. bununla birlikte kantçı eleştiriye oranla heideggerci düşüncenin kendi içinde taşıdığı (biri epistemolojik diğeri tarihsel olmak üzere) iki "tuzak" bulunmaktadır: bunlardan birisi yalnız öznenin oluşumu için maksimlere gerek olmadığı tezidir ve kant'ın yaşadığı dönemden farklı olarak toplumsal hareketin fransız devrimine oranla daha anti-elitist veya "kaybeden" görüntüsü sunmasıydı. buna rağmen heidegger, hegelci "ussal olan gerçektir" tezine sanıldığından daha yakındır.

    heidegger kitleler ile felsefesi arasında bulunan çelişkiyi (başka bir ifadeyle bireysel dasein felsefesi ile kitlelere ilişkin politik felsefe arasındaki çelişkiyi) sonuna kadar yaşamıştır ve bunu "ontolojik" olarak açıklamak mümkün değildir. nihayetinde (kişiye kendi görüşü hakkında "ne alaka lann?" dedirtecek) epistemolojik tercih/dönüş noktası her zaman ve her koşulda, herkes için söz konusu olabilir (ama olmak zorunda değildir). inanç söylemi her konuda olduğu gibi burada da devreye girmektedir ve heidegger, karl kraus'un aktarımını biraz abartırsak "vallahi hitlere inandım, inanmaz olaydım ama inandım bir kere" demiştir.

    fenomenoloji, adorno'nun negatif diyalektikte yazdığı gibi başlangıçta "içerik arayışı" adına yola çıksa da içerikten soyutlanmış ve nihilist bir tablo çizmiştir. bunda hegelci diyalektikte düşünümsellik olarak adlandırabileceğimiz epistemolojik mesafenin olmamasının payı vardır. olması gereken, "içerik" ve "arayış"a ilişkin iki farklı yol olduğunu görmek ve ikisi arasında dengeli yürümektir.

    okuma önerisi:
    rüdiger safranski: ein meister aus deutschland, heidegger und seine zeit.
  • böyle başlıklar görmek istiyoruz. ayrıca heidegger’in tekniğe ilişkin soruşturma’sını anlayan varsa beri gelsin. beyin yakan kitaplar listesinde ilk beşe girer. bir de bu başlıktaki olguyu komplike bir hale getirmeye, akademik zeminle kılıfına uydurmaya gerek yok. zamanın ruhuna göre hareket etmiştir heidegger, şartlar ve kendi vicdanı buna mecbur kılmıştır kendisini doğrudan ya da dolaylı olarak. sonuçta insanlık kitabında yanlış yapmıştır ama, bu da bir gerçek.