şükela:  tümü | bugün
  • arkaik donem'de sparta'da yasayan kole sinifi. kotu yasam kosullarinda yasayan, sahipleri tarafinda istenirse serbest birakilabilen* yetistirdikleri urunlerden pay alan sinif.
  • antik yunan dünyasında sparta polisinde yaşayan, topraktan ayrılması yasak olan, üretim kararlarını kendi veren (demek ki köle değil) ürün üzerinden yüzde altmşı oranında vergi verme zorunluluğu bulunan "sınıf".
  • <<yillar sonra gelen edit. oncelikle, (bkz: #20841730). ne yazdigimi simdi tekrar okumadim. fakat bir vesileyle burada yazilanlari hatirlayinca bu notu dusme ihtiyaci hissettim. burada yazdiklarimin kelimesine katilmiyorum. ged hoca'nin dedikleri dogru, benim dediklerim yanlistir. onun gosterdigi istikametten gidiniz. benim de cehaletime veriniz. selam ederim.>>

    <<simdi okudum da.. resmen ibretlik yahu. iyi ki silmemisim. bu kadar mi zirvalanir. ahali okusun da feyz alsin. >>

    şimdi efendim bu helotlar mühimdir. ne'çün? bir kere her şeyden evvel, toplumun iki katışıksız, mutlak zümreye tasnif edilerek çözümlenemeyeceğine eskil yunan ve roma dünyası bağlamında delalet eden en çarpıcı iki kurumsal yapıdan ilkinin konusu olduklarından. [diğeri için lütfen (bkz: peculium)]

    bu helotlar kesinlikle "özgür" adamlar değildi fakat "özgürlük" dışında her türlü hakka da sahiplerdi: alınıp satılamazlardı, mülk sahibi olabilirlerdi (üretim unsurları dahil), nesillerini idame ettirebiliyorlardı*, orduda ağır silahlı olarak istihdam edilebiliyorlardı falan filan. sadece bulundukları toprakları terk etmelerine müsaade edilmiyordu, bu kadar.

    kesinlikle bir "sınıf" falan teşkil etmiyorlardı, köle-efendi diyalektiğinde anlaşılıp çözümlenmeleri mümkün değildir, marksist arkadaşlar kusura bakmasınlar,, zaten bütün bir eskil yunan ve roma dünyası bu diyalektiğin epey uzağında işlerlik sergilemekteydi, sıkmasınlar canlarını..
  • sabaha karşı uykum kaçtı, yürümeye çıktım. yoğurtçu parki'nin yanından geçiyordum ki bir martı asfaltın ortasına konmuş, şaşkın şaşkın etrafa bakınıyor. bu aralar çatıda kıyameti koparan martı yavrusunun akrabasıdır diyerek el ettim, ama umursamadı. düşündüm kendi kendime, şaşkınlığın çeşitli türleri var. kiminni dünya umurunda olmuyor, kendi haline bakmadan yoldan geçen arabalara dikleniyor, kimi gözüne mertek kaçtığında üfleyince geçecek sanıyor, kimi de gözüne konan toz zerresine bakıp ağıtlar yakıyor. her kuşu becerdik bir leylek'ler bir de helot'larlar kaldı diye de düşünmeyin. gerçekten şaşkınlığın türleri çok. misal, antikiteden kanıt getirip marksistlere laf sokmak ve kendi "şeytanını" taşlamaya çalışmak nasıl bir şaşkınlık türüdür bilmiyorum. özel olarak incelenmesi gerekiyor. ona çok vaktimiz yok ama sınıf analizini dünyayı sarsan on gün nam eserdeki 20 yasindaki asker sovyeti üyesinin "iki sınıf vardır, ya burjuvasındir ya proleter" seviyesinde bir düşünce biçiminden ibaret zannediyorsanız dilediğiniz gibi esip gürleyip, üçüncü sinif dansöz kivaminda eğlenmekte özgür olabilirsiniz. ama kör gözüm parmağına "helot'ların bir sınıf olmadığını" iddia edip marksist tarih anlayışını iki kalemde harcayiverdiğini zannetmek, dansetmekten başı dönen bir akademisyenin şaşkınlığından başka bir sey olamaz saniyorum.
    hayir kirk delinin ipini birbirine bağlayıp arada sözlüge bakiyoruz, helotlar sinif değildi o halde marksistler ibnedir, canınızı da sıkmayın böyle yaşamaya alışın mealinde sinan çetin kivaminda teorik analizlen görmek hoş olmuyor. efendi köle diyalektiğini, hatta bizzat diyalektigi marksistlerin buluşu falan mi zannediyoruz onu da bilmiyorum, o da ayri mesele.. hayir öyle zannediyorsak o şaşkınlığı da bir yol kenarinda birakmak gerekecek.. ama olmasın sonumuz böyle, aylaklığın da şaşkınlığın da bir haddi hududu olsun, antik yunan ve roma'daki, 2500 yil oncesinin sparta'sındaki kölelik ilişkilerini uygun olmayan yerlerimizden anlayıp ortalığa dökülmeler hiç olmasın. feodalizmin ve kapitalizmin mülkiyet-sinif ilişkilerini, köleliğin klasik biçimlerini sparta'da arayıp bulamayinca helot'ların köle olmadığını ve dolayısıyla marksistlerin ne kadar da gerzek olduğunu iddia etmek de hoş bir spor olmasın artık. ki geçmişte yapılmışları var bunların hepsinin.. helotlar ne mi? bakmayın böyle üzerlerine kıyametler koptuğuna, saniyorum yaşadıkları dönemde nüfuslari 20 bin civarındaydi. şimdi kulağa uzaylı yaratıklar gibi geliyor. ama onlar antik sparta toplumunda toprağa bağlı, zaman zaman da topraktan da zor yoluyla askerlik vb. amaçlar için koparilan, siteye özgün bir köle sınıfıdır. zaman zaman askere alındıkları da olurdu ve sık sık isyan ederler ve yine sık sık kitlesel katliamlara uğrarlardı. en büyük isyanları da millattan önce 450 sularında olmuştu yanılmıyorsam. ve tabi köle efendi diyalektiğine kıçlarıyla güldüklerine emin olduğum kadar, bu vesileyle polemik malzemesi yapılmaktan hoşlanacaklarını da hiç zannetmiyorum.
  • <<yillar sonra gelen edit. oncelikle, (bkz: #20841730). bir vesileyle burada yazilanlari hatirlayinca bu notu dusme ihtiyaci hissettim. burada yazdiklarimin kelimesine katilmiyorum. ged hoca'nin dedikleri dogru, benim dediklerim yanlistir. onun gosterdigi istikametten gidiniz. benim de cehaletime veriniz. selam ederim.>>

    eğer siz kölelik üzerine kurulmuş üretim tarzını* toplumların evrim şemasının esaslarından biri kabul edip kapitalizmin kaçınılmaz sonunu bu tarihsel süreçle izah etmeye kalkıyorsanız ve bununla beraber "sınıf çatışması"nı toplumsal ilerlemenin (gizli bakınız falan vermeyeceğim, gayet liberal bir tasarıdır bu, "progress"e yani "ilerleme"ye duyulan mutlak marksist inanç) önkabulu olarak belleyip tarihin itici gücü olarak kabul ediyorsanız birileri kalkıp size

    "kardeşim, toplum senin varsaydığın üzere basit değil, bilakis karmaşıktır, ve dahi senin tarihdışı (gene gizli bakınız değil, aleni bakınız: ahistoric) kavramsallaştırmalarınla izah edilemez,, ne kapitalist toplum, ne eskil yunan ve roma dünyası böyle anlaşılabilir" diye cevap verir.

    ha siz feodalizmin ve kapitalizmin mülkiyet-sınıf ilişkilerini bir on dokuzuncu yüzyıl insanının gözüyle değerlendirmeye devam edip helot'ların bir "sınıf" teşkil ettiğini de iddia edebilirsiniz.

    buna karşı çıkanlar ne marksın yahut onun öğretilerine biat edenlerin gerizekalı olduğunu düşünmekte, ne de helotların on dokuzuncu yüzyıl liberal tarih anlayışı uğruna harcanmasına / kullanılmalarına müsaade etmektedirler.

    işte burada, m.ö. 5. yüzyılın isyan ve başkaldırmalarının (ne kadar, ne düzeyde ve boyutta olduğunu hakikaten bilmiyorum) "yüce amaçlar uğruna, sosyalizm(?) adına" örgütlendiklerini ve hele bir de bunu örgütleyenlerin bunu "sınıf" bilinci ile yapmış olduklarını düşünüyorsanız size ancak "ahistoricism nedir ne değildir?" bunun üzerine düşünmenizi salık verebilirim..

    helotlar, marksist (liberal, ilerlemeci) tarih anlayışını sıkıntıya sokan, hiçbir zaman marksistlerin iddia ettiği gibi bir sınıf teşkil etmemiş bir zümrenin üyeleridir.

    bunu iddia etmek gerdan kırmaksa, bu da ancak, marksizmin yoksun olduğu kurumsal esneklikle mukayyet addedilebilir. ki yöntembilimsel çoğulculuk, bu satırların yazarına toplumsal ve iktisadi süreçleri kavrayabilmenin yegane aracı görünmektedir.
  • tesadüf bu ya dün gece de iyi uyumuşum. sabah kalktım, işe giderken bir de ne göreyim, bizim marti yine ayni yerde dolaniyor. yine el ettim, "git bu asfalta konma araba altinda kalacaksin" dedim, yine dinlemedi beni. peki, dedim sen bilirsin. şaşkınlık karşısında yapacak bir seyimiz yok ki. bazi seylerin çaresi de yok. yürümeye devam ettim yanindan geçip. çünkü şaşkınlığa da, şaşkınlara da takıılıp kalmamak, yürümeye devam etmek gerekir çoğu zaman. ayni yerde, ayni seyleri düşünüp durdukça, hep ayni asfalta kondukça, ayni tezleri ayni kaliplarla tekrar etmeyi sürdürdükçe ve önümüze çikan her olguyu sözkonusu tezlerin kaniti gibi görme heyecanina kapıldıkça, şaşkınlaşma dereceniz artar. savunduğunuz tezler de, o tezleri uyguladiğiniz olgular da ve bizzat hayat da genellikle can sikici hale gelmeye baslar. o zaman en kötü kabuslarimiza giren gulyabanileri aynada gördüğünüzün resmidir. ortodoks dediğiniz gulyabaniyi çok uzakta aramaniza gerek yoktur, aynaya bakmaniz yeterlidir, kuramlara tapan dogmatik de ayni aynanin kenarindan size siritir...
    bazen kendimizi, savunduğumuz kuramları ve özgün duşuncelerimizi yikilmaz bir esneklik ve kivrakliga sahip, yanilmaz zannederken, ve o özgüvenle derinlemesine bilmedigimiz bir konuda bile yorum yapmaya cüret ederken aynaya bakmayi unuturuz. işte o zaman hemen her konuda kendimize saldiracak yeldeğirmeni olarak seçtiğimiz, herhangi bir kampüsten tedarik edilerek rusya'da kapitalizmin gelişmesi'ndeki feodalizm yorumunun ve uluslararası sürekli devrim teorisinin yilmaz savunucusu 20 yasindaki bir troçkistin dogmatizmiyle ya da sbkp bilimler akademisi'nden 30 yil kadar geç mezun olmuş bir "marksizm bilgini"nin ortodoksisiyle kavga etmeye çalisiriz. her ikisi de neredeyse soyu tükenen canlilar olduğu için kavgamizin pek bir kiymeti harbiyesi yoktur. nihayetinde eleştirilerinizin az buçuk değdiği türkiye'de 60'lardan kalma masaya yumrugunu vuran işçi afişini duvara asarak devrim yapmaya çalisanlarla, dördüncü enternasyonalcilik oynamaya devam eden troçkist entellektüellerin de sizi pek kaale aldiklari yoktur.
    ama her gördüğünüz kuşu bir takim karikatürlere benzetmeniz en fazla can sıkar. nihayetinde yalnizca kendinizi rahatlatiyorsunuzdur. el kitaplarinin, er okuma işçileri eğitmek için hazirlanmiş broşürlerin öne sürdüğü tezlerle başa çikmak ve tabii o kitaplardan firlamiş kolayca altedebileceğiniz hayali "ortodoks" düsmanlari görünmez kiliçlarla kesip biçmek de kolaydir. ama dedik ya, sevdiğimiz ve ezberlediğimiz, her madeni sürttüğümüz, "avrupa merkezcilik", "oryantalizm", "ortodoksi"gibi mihenk taşlarıyla sahte olduğunu ispatlayacağımız kalıplarla konuşmaya gerçekten gerek yoktur. o zaman "söylenene" değil, "söyleyene" bakan, her sözü kafamizdaki şablonlarla etiketlediğimiz kendi subjektivizm çukurumuzda oyun oynamaya başlariz. o zaman hep uçup uçup ayni asfalta konan martinin şaşkınlığıyla yaşar gideriz..

    nihayetinde ortodoks kimin kuşu, helot'larin "köleci" sinif bilinciyle devrim yaptiğini kim iddia ediyor, tarihin motoru kaç silindirli, bujiler ne zaman çakiyor, ilerlemeci tarih anlayişini kim savunmuş, kim marksa tartismasiz biat etmiş, kim 19. yüzyil gözüyle 2.500 yil öncesini anlamaya çalişmiş bilmiyorum. bu baslik alitnda bu tür eleştirileri hakeden var mi onu da bilmiyorum. ilkel ve köleci toplumlarda siniflar ve iktidar ilişkileri gibi meseleleri tartismanin yeri de pek burasi gibi görünmüyor. ama bir kaç şeyi en azindan marksizm konusundaki yanliş algilari değiştirmesini umarak söylemek lazim.
    marksizm bize kaçinilmaz bir "evrim şemasi", bir "tarih şeması", kaçınılmaz bir tarihsel ilerleme şeması vermez. verdiği sadece bir tarihsel perspektiftir. tarihsel'dir çünkü tarihteki olgularin onlari yaratan tarihsel koşullar ve dinamikler göze alinmadan anlaşilamayacağını savunur. yani helot'lari sparta toplumunun özgün toplumsal ilişkilerinden, iktisadi, sosyal, kültürel, dinsel koşullarindan koparilarak basitçe "kölecilik" kavrami aracilyiğiyla yapilan bir indirgemeciliğe tabi tutulmasina karşi çikar. insanlik tarihinin oldukça uzun sürmüş bir döneminde, farkli kitalarda, farkli biçimlerde ve kronolojik kesitlerde yaşanmiş bir ilişkiler düzenini bir kaç kavramla açiklamaya çalişan bir tarihsel metafiziğe karşi çikar. her toplumun kendi özgün dinamikleri olduğuna, çeşitli diş etkenleri de göze alarak incelenmesini öneren bir düşünce yöntemi olarak, kölecilik gibi kavramların da sadece düşünmeyi kolaylaştırıcı birer soyutlama olduğunu savunur. ilkel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum şeklindeki kaba siniflandirma ve tarihsel süreç, ancak toplumsal gelişim sürecinin ana hatlarini ve genel doğrultusunu verir. kesin, değişmez, her yerde, her toplumda, her devlette, her tarihsel döneme uygulanabilir bir genel şablon ve formül değildir olamaz... tarihte böyle bir şablon yoktur ve böyle bir sablonu tarihsel analiz yöntemi haline getiren ciddi bir marksist tarihçi ya da iktisatçı da bulamazsiniz.. bunlar ancak mkarksizmin bir devlet ideolojisi haline getirilmeye çalışıldığı dönemlerin ilkokul ders kitaplarının teorileridir. tarih atlaslarındaki türklerin ortaasya'dan dünyaya yayılışını simgeleyen haritalar seviyesinde bir analizdir ve bu analizi temel alarak marksistlere küfür etmek ya cehaletten ya da artniyetten ileri gelen bir durumdur.
    ikinci olarak marksizm esas olarak kapitalizmin tarihsel eğilimlerini, iktisadi süreçleri merkeze alan bir analiz boyunca göstermekle yetinir. kapitalizmin "kaçinilmaz" sonunu değil, üretimin toplumsal niteliğiyle, üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkiden doğan kapitast toplumun uzlaşmaz çelişkilerini ve ekonomik gelişmenin sinirlarini göstermekle yetinir. kapitalizmin ekonomik ve sosyal krizlerle yaşayan, yeniden üretim krizlerinin kaçinilmaz olduğu, krizlerin sömürgecilik, yeni-sömürgecilik gibi siyasal-ekonomik yöntemlerle ertelendiği bir toplumsal örgütlenme olduğunu gösteren marksistler, ancak tüm bunlarin birer doğal-ekonomik-toplumsal siniri olduğunu iddia eder. yaşanan krizlerin ve krizi erteleme yöntemlerinin insanlığı büyük bir çöküntünün eşiğine birakan eğilimlere sahip olduğunu gösterir. bu çelişkilerin ve krizlerin hemen her zaman siyasal toplumsal bir devrim sürecinin önünü açağını ve bu krizlerin insanlığın özgürleşmesi için çalışan siniflarin önderliğinde bir toplumsal devrim için birer imkan olduğunu gösterir ve tartisir. bunlarin her biri üzerine sayfalarca yazilacak tartişma konulari.. ama bu tür "kapitalizmin kaçinilmaz çöküşü", "marksizmin öngörüleri yanlişlandi" türü bilindik eleştiriler ya marksizmden vazgeçip liberalizme kapağı atmaya çalışan akademisyenlerin, ya da her firsatta marksistlere posta koymaya çalişan hayalet avcilarinin basit çabalaridir ve ne marksitlerin de ne helot'larin ilgisini çeker. ama helot'lar sparta'nin köleci toplumsal örgütlenmesi içinde özgün yanlari olmakla birlikte hala sinif niteliği taşiyan bir toplumsal kategoridir ve o şahane "eleştirel kavramlarimiz" bu gerçekleri pek değiştiremez. helot'lari bir "sinif" ya da "zümre" olarak görmek sizin sinif tanimizla, yani toplumsal kesimlerin üretim araçlari karsisindaki konumuyla ve üretim ilişkileri içindeki durumlariyla ilgili bir meseledir. helotlari "üretim araçlarının sahibi kismen özgür" bir zümre olarak tanimlamak niyetinndeyseniz ve sparta'nin da köleciliğin damgasini vurduğu bir toplumsal örgütlenme olmadiğini düşünüyorsaniz ilgili döneme ve helot'lara iliskin bilgilerinizi biraz daha genişletmeniz gerekmektedir. hemen her köleci toplumda helot'lara benzer toplumsal siniflarin bulunduğunu da hatirlatmakla yetinelim ve son olarak yöntembilimsel çoğulculuğu da bugünün cübbeli kölelerinin üniversitesinde, "liberal" üniversite düzeni içinde ya da mevcut ideolojik hegamonyanın damgasini vurduğu günümüzün yaygin entellektüel hayati içinde değil baska yerlerde aramakta sonsuz yarar olduğunu söyleyerek bitirelim..
    nihayetinde helot'lar da özgürlüğü "demokratik" sparta'nin senato'sunda değil başka yerlerde aramışlardı.. bugün hala helotlarin unutulmamasi ve hala onlardan sözedilmesi de bundandir...
  • <<yillar sonra gelen edit. oncelikle, (bkz: #20841730). bir vesileyle burada yazilanlari hatirlayinca bu notu dusme ihtiyaci hissettim. burada yazdiklarimin kelimesine katilmiyorum. ged hoca'nin dedikleri dogru, benim dediklerim yanlistir. onun gosterdigi istikametten gidiniz. benim de cehaletime veriniz. selam ederim.>>

    <<ged hoca'nin buna cevaben yazdiklarinda simdi havada kalan yerler olabilir. bu entry'nin yaklasik yarisini hakikaten muazzam derecede terbiyesiz bir uslupla kaleme alinmasindan dolayi silmis olmamdan kaynaklanan bir durumdur, panik yapmayiniz.>>

    helotlar spartalılar'ın "laconia" ve "messenia"da hizmetinde bulunan ve birtakım başka işler gören bir grup insanlardı. yunanlılar kendilerinden ekseriya "köle" olarak bahsetse de köle değillerdi çünkü:

    1- spartalılar'ın malı, mülkü değillerdi: alınıp satılamazlar ve ayrıca "azat" edilemezlerdi. bir helot'u azat etme yetkisi yalnız "devlet"e aitti.
    2- nesillerini idame etme hakkına (self-prepetuating) haizlerdi, bu, köle olmadıklarının en açık göstergesidir çünkü köleler yalnızca efendilerin kadın köleleri döllemeleri ya da başka memleketlerden ihraç edilmeleri suretiyle "devşirildi". bir kölenin başka bir köleyi döllemesi ve bu döl vasıtasıyla yeni nesillerin hasıl olması mümkün değildir.
    3- ailleleri ile birlikte yaşıyorlardı,, "üretim unsurları dahil" mal sahibi olabilirlerdi ve bu malları kendilerinden sonra gelen nesillere bırakabilirlerdi.
    4- kendi inançları gereğince ibadet edebilirlerdi, inançlarını kendilerinden sonra gelen nesillerine aktarabilirlerdi..
    vs. yani, bütün insani kurumlara haizdiler, yalnızca topraklarından ayrılmalarına müsaade edilmezdi.
    bunlardan başka,
    5- eski yunan'da, roma-öncesi dönemde gerçek(?) köleler hiçbir zaman ayaklanmamışken helotlar kesinlikle sıklıkla değil ama, nadiren ayaklanırlardı, ve bu da köle olmadıklarının bir göstergesidir
    (zaten "gerçek" köleler, nihayet ayaklandıklarında, yani m.ö. 170-140 arasında kitlesel olarak üç kez başkaldırdıklarında da dertleri bir kurum olarak kölelik değildi; bu adamlar ayaklandıklarında yalnız kendileriyle ve toplumsal konumlarıyla ilgili olarak ayaklanmışlardır, "köleliğin kaldırılması" için falan değil. ayrıca, yeri gelmişken belirtelim, spartaküs'ün dahi niyeti trakya'nın ötesindeki memleketine dönmektir, kölelik müessesini tarihten silmek falan değil)
    6- ve son olarak,, çağrıldıkları vakit orduya ağır-silahlı olarak iştirak ederlerdi,, köleler gibi emir eri ya da yazıcı olarak değil.*

    * finley, m. i., "the ancient economy", ss. 63-4, 8.

    peki sorun nedir? finley amca çok güzel bir şekilde izah ediyor:

    "we are the heirs of the roman law, filtered through the middle ages, and we are mesmerized by the notion that at the lower end of the social scale, in the work force, there are three and only three possible categories, slaves, serfs and free wage-earners."*

    * a.g.e., s. 65

    türkçe söyleyelim: orta çağ'ın imbiğinden süzülmüş roma hukuku'nun varisi olduğumuzdandır ki toplumsal tayfın en dibinde, iş gücünde, olanaklı üç, yalnızca üç zümreden bahsedilebileceği yanılgısıyla kör olmuş gözlerimiz: köleler, serfler ve ücretli işçiler.

    yunanlar'ın bile helotlar'ı tanımlamakta zorlandıklarını, ve bulabildikleri en iyi tanımın şu olduğunu ekleyelim: "between the free men and the slaves" (pollux, onomasticon 3.83) ("özgür adamla köle arasında")

    tarih dışı (üzerine basa basa söylüyorum, "tarihdışı", "ahistoric") kavramları bir yana bırakalım da bir bakalım,, eskil yunan'da toplumsal tayfın iki olanaksız kutbu arasında kimler eğleşikti?

    ama önce bu olanaksız iki kutbun ne olduğunu anlatmak gerekiyor.

    bu olanaksız iki kutbun birinde efendi, diğerinde köle vardır. biraz daha açalım. efendi dediğimiz adam mutlak, safî "özgür" adamdır. robinsondur, kruzodur. bu adam avusturya iktisadının yöntembilimsel bireyselcilik (methodological individualism) bağlamında savladığı, her türlü kurumsal tahakkümden azade, bireysel iradesinin hükmü katî olan bir ademoğludur. bunun olanaksızlığı açıktır, değilse bile gerekçelendirilebilir, ki gerekçelendirmemiş de değilim ama burada söylememe gerek yok.

    ikinci olanaksız kutupta neoklasik iktisatın katı belirlenimciliği (rigid determinism) yer almaktadır. buna göre bireysel irade bütünüyle hükümsüzdür, kişiler içinde bulundukları kurumsal çevrenin gereklerini tümüyle yerine getirirler. fakat işte bu da olanaksızdır ve gene bu da açıktır, değilse bile gerekçelendirilebilir, ki gerekçelendirmemiş de değilim fakat gene bunun da yeri burası değildir.

    işte, bu iki olanaksız kutbun arasında yer alan bir toplumsal tayfın üzerinde konumlanmaktadır insanlar. eskil yunan'da da öyle. buna göre, çeşit çeşit zümre vardır:

    evlerde hizmet edenler vardır (household servants- bunu ev değil de, "oikos" olarak okumak gerekir, özgür yurttaşın malikanesi gibi bir anlama gelir, zaten bizim bu "ekonomi" sözcüğü de buradan türemiştir, "oikos" + "nomos" hanehalkının geçimliğini idame edecek kurallar bütünü anlamına gelir), helotlar vardır, zincire vurulmuş şekilde tarlada ya da maden ocaklarında çalıştırılan "gerçek" köleler vardır (chattel slaves) (marksistlerin "köle" dendiğinde anladıkları da budur zaten), azat edilmiş köleler vardır (freedman), azatlıklarını "peculium" satın alarak temin etmiş olanlar vardır ("peculium" marksist açıdan sorunlu bir diğer kurumdur, sevgili ged nam sözlük kullanıcısı üslûpsuz arkadaştan -hakaret etmiyorum, üslûp bilmiyor adam, uyarmama rağmen üslûbuna çeki düzen vermedi, kusura bakmasın- rica ettim, "peculium" başlığına yazma sözü verdi bana fakat henüz sözünü yerine getirmiş değil), azatlıklıklarını "peculium" ile temin etmiş eski kölelerin ya da başka toplumsal zümrelere mensup bireylerin "peculium"dan sonra doğma "özgür" çocukları vardır, ücretli işçiler vardır (wage-labours)(bunlara kimi zaman "ptochoi" der eskil yunanlılar, bu adamlar geçimlik ücretle yaşamaya mahkum zavallılardır ve yunanların nazarında "dilenci"(beggar) olarak görülüp çalışkan yoksullardan (hard-working poor) beter durumdadır, köle olmalarına müsaade edilmez, "özgür" kalmaları istenir çünkü kimi zaman orduda ve donanmada bunlara ihtiyaç duyulur), "özgür yurttaşlar" vardır (free man)(hah işte bizim "efendiler" çıktı meydane, marksistlerin anladığı efendiler tabi), “thes” ya da “thetes”ler vardır, bunlar yersiz yurtsuz “özgür” adamlardır, ama bakın odysseus’un hades’te karşılaştığı achilles, halinin sorulması üzerine ne demiş?: “ölülerin kralı olmaktansa yurtsuz bir adamın yanı başında, bir diğeri için çalışan “thes” olarak doğmayı tercih ederdim.” achilles’in düşünüp bulabileceği en aşağılık insan bir “thes”tir, bir “köle” değil! son olarak da metic’ler vardır, bunlar bok gibi para kazanırlar çünkü uzun mesafeli ticaretle iştigal ederler fakat gene de toplumsal basamağın en aşağılarında yer alırlar ve kesinlikle muteber addedilmezler. genelde yabancılardır bu metic’ler ve devletin kirli işlerini (köle alım-satımı ve başka her türlü ticari faaliyet) üstlenmişlerdir. peculium satın almak suretiyle “özgürlük”lerini temin etmek isterler.. falan filan. daha da vardır muhakkak benim aklıma gelmeyen. mesela kendi işini kendi gören, yani geçimlik ekonomilerini muhafaza etmek isteyen küçük esnaf ve zanaatkar takımı..

    bu kadar çok farklı zümre tanımlandığında “sınıf” çözümlemesi sekteye uğruyor yazık ki. hangi sınıfın saiki nedir? kim hangi sınıf’a denk düşmektedir, kim ne zaman “sınıf” atlamakta, hangi “sınıf”la neden ve nasıl mücadele etmektedir falan, hele bir de tarihin itici gücü olarak "sınıf çatışmasını" koyacaksanız, gerçekten can sıkıcı mevzular bunlar..
  • marksistlerin en can sıkıcı dertlerinden biri hemen her zaman kimin marksist olup olmadigina dair marksizm gardiyanliği yapmaya çalişan garip kuş türleridir. bu yöndeki eleştiriler marksizm içindeki kimi otoriter eğilimlerden geldiği kadar, enteresan bir sekilde marksizm dışından da gelir. marksist olmadiklari halde “eeee sen tarihin temel dinamiği sinif mücadelesidir demiyorsun o zaman”, “ee sen o zaman siniflar mücadelesine inanmiyorsun, kapitalizmin kaçinilmaz olarak yikilacağını da düşünmüyorsun” demeyi marifet sayan bu türlere “bunu da nerden çikardin kuzum, birak bu mantiksal gereklilik mavallarini, biz burada baksa sey tartisiyoruz” demek de kar etmez. kimin ne olup olmadiğina dair kendince testler uydurup o testlerin sonuçlarina göre sağı solu kendi imputed etiketleriyle süslemeyi marifet saymalarina ragmen, bu tarz dogmatiklerin en özgürlükçü ve çoğulcu havalarda gezinmeleri de ayri bir meseledir. genellikle geniş bir kültüre sahip olduklari zanninin verdiği kibirle, ya da bilmem hangi teorik, politik ya da kişisel nedenlerle, her türlü “total teoriden” ölecek gibi nefret ettikleri için, bir gardiyanla ya da polisle tartişmak ne kadar imkansizsa, küstahliği ve saçmalamayi bir analiz yöntemi haline getirmiş bu kuşlarla tartışmak da ayni ölçüde imkansızdır. nefrete ve kibire karşı yapılacak bir şey yoktur ve maaselef her anlamda “ayri dünyalarin insanisizdir”.. hadi meseleyi bir alaturka bir türk filmine çevirmeyelim ama bu gibi durumlarda ya boşverip hiç umursamamaniz ya da “hayir jan piyer yaniliyorsun” diyerek uzun bir tirada başlamaniz gerekir… umursamamak iyi bir seçim gibi görünüyor aslina bakarsaniz, ama bu gece yapacak işimiz yok, biz simdilik ikincisini tercih edelim.

    sözlüge bakmiyorduk bir süredir ve fakat baktığımızda da gördük ki etrafa küfreden ve küçümsemeyle sağa sola laf yetiştiren, gezindiği büyük pasajlardaki tezgahlara ugrayip zor beğenir bir edayla caka satan flaneur martimiz yine buralarda uçmuş.
    marti olmadan adam didiklemeye kalkan marti imitasyonlarinin insafina kalan marksizm, dediğimiz gibi bu tür toplumsal pratikle ilişkisi müphem durumlarda karşisindakini genellikle hiç umursamaz ve yukarda söylediğimiz gibi “çekil git basimdan jan piyer, mantikli bir şey söyle allahaşkina,” demeyi tercih eder.. ama gelin biz sözlüğe hürmeten öyle yapmayalim. bilgi kaynağımizin bir köşesine kaynak edelim bu meseleyi. (sözlükte makale yazmak gibi bir gariplik olacak, ama yapalim peki, bu seferlik böyle olsun. fakat bu “tirad” biraz uzun sürecek sanirim. o yüzden kusura bakmayin, yol yakinken sol frameden “lenin’i ölü olarak görmek çok güzel” falan gibi eğlenceli bir şeyler seçin. “bu güzelim gecede oturmuş spartali helotlar ve marksizm üzerine destan yaziyor lavuk,” diye düşünen olursa ona da hak veririm ne diyeyim.)

    işin aslina bakarsaniz sparta, köleci toplum vb. mevzularda yazmak da en az okumak kadar can sıkıcı. yoksa ben istemez miyim, televizyon makinesi hakkinda yorum, zidane’in mettarazi’ye atiği kafa hakkında spekülasyon, bülent arinç’in incileri hakkinda zincirleme isim tamlamasi mor ve ötesi berisi hakkinda dedikodu yapmak. ama tarih bizi “götümüzden kuş çikarmakla” ve “bilmediğimiz konularda boş konuşmakla” vazifelendirdi.
    eksi sozlük’te helotlarin özgün –evet özgün ve de özgül ve de kendine özgü ve de spartaya özel ve de şahsina münhasir vs. ah be abi- bir köle sınıfı olduğunu göstermemiz gerekmektedir. köleciliğin tek bir biçimi, köleliğin de tek bir şekli olduğuna inanan, köleci üretim tarzini tekil “köle” bireylerin hukuki pozisyonlarina indirgeyerek ayni şeyden sözettiğini zanneden ve kavram kütüklerini tarihe sürtürek çikan kivilcimlarda eğlence arayan martilarin çirkin çiğliklari yürek parçalamaktadir ve etrafi pisletmelerini geçtim ama marksizmi bir gestalt oyuncağı zanneden ve kolunu bacağını istediği gibi büküp bir ucube haline getirenler can sıkıcı olmaktadir. canımızın sıkıntısını gidermek ve onlara karşi şanli sinif mücadelesini ve işçi sinifinin yanilmaz, yikilmaz ideolojisini ve tarihin motorunun su kaynatmayan, kaçınılmaz bir şekilde komünizme yürüyen teknolojisini savunmak durumundayiz…(şaka lan şaka)…

    ama hayir, “helotlarin sparta toplumundaki herhangi bir zümre olduğunu” iddia edenleri ve kendince hakaret edenleri önemsediğimizden ciddiye almiyoruz meseleyi. helotlara bakışınız bugünün toplumuna bakışınızı da şekillendiriyor bir ölçüde. helotlari bir “köle sinifi” olarak görmeyen bir analizin, çağdaş kapitalist toplumun sinif analizi konusunda da ciddi yanlişlar yapacağını düşünüyoruz. çünkü aynı kafa yapısı ve oyuncakli analiz yöntemleri günün çağdaş burjuva toplumuna baktiğinda ingiliz dokuma tezgahlarinin iki yüzyil önceki halini arayip bulamayinca, “20 yüzyilda proletarya yoktur, onlar değişik zümrelerdir, tarim işçileri bir zümre, kamu çalışanları bir başka zümre, ayakkabi boyacilari bir başka, bakkallar başka zümre, kobi patronlari ayri zümre, holding patronlari ayri zümre, zümre oğlu zümre” diyebilecektir. ya da mevcut toplumsal ekonomik ilişkiler içinde değişen sinif kompozisyonlarini ve siniflar arasi geçişleri göremeyen martilar “kapitalist üretim tarzi” diye bir şey yoktur, kurumsal iktisat, zümreler, topluluklar vs. vs.. mizirtilari da kolaylikla iddia edebilir. toplumsal siniflari statik, içinde doğduklari ve geliştikleri ekonomik, siyasal, ideolojik, tarihsel koşullardan tümüyle soyutlayarak ele alan türden yapisalci dogmatizm modelleriyle sakatlanmış düşünce yöntemlerinin türlü çeşit çoğulculuk kisvesi altinda kivirtarak bugüne ilişkin de yalan yanlış bu tür “tespitler”le başımıza üşüşeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. çok sayida yapilmişi vardir halihazirda..

    ama öncelikle şu üslup meselesi… birilerini götten kuş çıkarmakla itham edebilen birinin, bir başkasının kullandiği üsluptan şikayetçi olmaması gerekir. ki saniyorum yukarilarda yazilanlari –amaçsızlıkla kaleme alındıkları her satırından belli olduğu için yarattiklari büyük iç sıkıntısına rağmen- okumuşsaniz üslup konusundaki şikayetlerin hangi mercilerden gelip hangi mercilere gitmesi gerektiğini de kestirebilirsiniz. ama üsluplar konusunda dikkatli olunmasini isteyen birinin, gerçekten muarizini “götünden kuş çıkarmakla” itham ederken sergilediği küstahliği ve sen aslinda benim eleştirdiğim şey bile değilsin derken sergilediği kibiri görmek çok zor olmasa gerek. ve yine kendi düşüncelerinin gözlerini kamaştırması nedeniyle aynadaki görüntüsünü fark edememesi de gayet anlasilabilir. neyse “nihayetinde akademik bir tartışmada” bile kimin ne kadar küstahlaşabildiğini ve saçmalayabildiğini öğrendiğimiz iyi oldu.. bu bilgiler hep lazim oluyor insana…

    ama anladik ki biz fazla kirici olmayalim, fazlak kirip dokmeyelim diyerek ve üstü pek kapali alegorilerle yazdiğimiz zaman pek anlasilmiyoruz, “üslupsuzlukla” (ne demekse) suçlaniyoruz, otuz sekiz ayri paragrafta götümüzden kuş çikarmakla itham ediliyoruz ve hirslar alinmiyor olacak ki peşinden yeniden ayni basliklara armağan çağlayan hırsıyla sökün edip götten çıkan kuşlara taş atmak temali tanimlar yapiyoruz. demek biz kötü niyete isaret ettikçe, kötü niyet tepemize çikiyor. demek tarihsel olgularda keşif gezisine çikmayi pek seven leş yiyicilik, kendi zihinsel prosedürlerinin ve anlayişinin dişinda kalan bir yorumla karşilaştiği zaman sadece “ölülere” değil, yaşayanlara da saldirabiliyor. eh, peki, marti var dedik, inandiramadik; hep ayni yere konuyorsun, biraz çik başka asfaltlara kon dedik onu da anlamadilar, “bu eski ve sonuçlanmiş bir tartişma, asil sorun senin marksizm algindaki çarpikliklar dedik” yine görmezden gelindi.. ne söylendiğine değil, kimden geldigine bakma, ileri sürdüğün ve elestirdiğin marksizm anlayişi ve bizatihi sahip oldugun marksizm bilgisi, marksizm eleştirilerilerinden devşirilmiş bir bilgiden fazlasi değil dedik, onun da anlasilabildiğinden de emin değilim. bu tür eleştirilerin peşinden “marks’in 19. yüzyil dişina çikardiğiniz zaman yerle yeksan olur, 19. yüzyil düşünürü olduğu için ekonomi ve siyaset ayrimi yapamaz” türü cehaletinizi ele veren saptamalar yapacağınız kanat çirpişlarinizdan anlaşildiği için, yapma etme yaziktir günahtir dedik, ama pespayeliği 100 metreden anlasilan bu gibi yorumlar sökün etti.

    bu nedenle ben yine “götümden kuş uyduracağım” kusura bakmayin. çünkü bizim zavalli “sefil marksizmimiz” götten kuş uydurmadan savunulamiyor malumunuz olduğu üzere…eh bir seyleri kiçindan anlamaktansa, kiçindan kuş uydurmak daha yaratici bir meşgaledir diyerek mevzuya girelim.

    evet, merhaba, bu sabah ben yine uyandim. her sabah uyaniyorum tahmin edebileceğiniz gibi. -hiç diyalektik bir durum değil bu ve anlamadigim bir sekilde kişisel tarihim yillardir kendini tekrar ediyor- ve ben yine kahvemi içip yola çıktım ve bakin şu tesadüfe yine ayni martiyla karsilastim. birkaç gündür görmüyordum. (martinin konduğu yola girmiyordun, bakmiyordun, sözlüge girmiyordun muhtemelen ondandir demeyin. ben bu martinin her gün ayni asfalta konup durmasinin tarihin şaşmaz motoru sonucu “kaçinilmaz” olduğuna eminim aslina bakarsaniz. bu model martilar buralara hep konuyorlar ne yazik ki.) ama bu sefer bir farklılık gördüm. bizim martimiz yine buralarda ama bu sefer sağı solu gagalamış, alayciliği birakip küstahça şu yüz kusur yillik güzelim ağacı didiklemeye çalışmış. ilk günden beri aklimdaki şeyi bu sefer yüksek sesle söyledim az ilerdeki dükkaninin önünü sulayan esnaf zümresine: “bu marti neden her sabah burada dolaşiyor, helot helot diye çirkin çiğliklar atiyor biliyor musun?” dedim. “neden?” dedi. “benim tahminimce bir süre önce burada bir yemek yedi bu kuş. marti biliyorsun, leş yiyici bir kuştur. ve bir kez yemek yediği yere artarda tekrar geri döner. bir martinin bir hafta boyunca hep ayni yere dönmesi, oraya takilip kalmasi hayra alamet değildir.. bu martilar her aç kaldiklarinda, bir kez yemek yedikleri yerlerde dolaşırlar hep, ayni şeyi ayni yerde yiyeceğini, ayni leşi ayni yerde bulacaklarini umarlar,” dedim.. en kralindan bir ağabeymiz olan bakkal esnafi zümresi, bana hak vererek hortumuyla martiyi kovalarken ben de hakli olmanin verdiği iç huzuruyla kalenin bedenleri, koyverin gidenleri türküsünü islikla çalarak vapura kadar yürüdüm. … martilara simit atan yolculara kötü kötü baktim, iskele verilmeden vapurdan atladim, işte o an tarih siçrama yapti, şarkilar gerçek oldu, belki üstümüzden bir kuş geçti…

    tepemde uçan martı kuşu zümresine hışt kışt diyerek yürüyerek işe geldikten sonra ve çoook sonra yine helotlarla yüzyüze geldim anladiğiniz gibi. ve yine gördüm ki tipki bizim her sabah ayni yere konan ve tepemizde dolaşan martimiz gibi, marksizm eleştirmenlerimiz de burada, “helotlar” başlığında, sparta toplumunda, bir “marksizm leşi” bulduğunu zannetmekte ve onu tekrar tekrar didiklemek üzere ayni yere dönmektedir. (alegoriyi açik ettiğimiz için bize kizmayin, napalim anlasilmiyor, kuşu kiçimizdan uydurduk saniliyor. kimse kendi martiliğinin ve gida alişkanliklarinin farkina varmiyor açik açik söylemeyince..) bizim muhterem martimiz ayni tezleri ayni olgularla, hem de yanliş değerlendirmekte israr ettiği bir olguyla dertop edip oradan teorik eleştiri devsirerek “marksizm leşi” didiklemeye çalişmaktadir

    her gördüğü “total teoriye” taksonomik pislik muamelesi yapan, çok alişkin olduğumuz türden bir kibirli elitizmin, baştan aşağı idealize edilmiş düşünce dünyasiyla ortalikta dolaşip, sağa sola keyfince laf ederek leş (marksizm!) bulduğunu zanneden bir martiya dönüşmesi yürek paralayici olsa da çok şaşırtıcı değil. ve bu martinin söylerdiklerimizi anlamasini beklemek de biraz hayalperestlik oluyor farkindayim ama elden ne gelir. sözlükte yazan marksistleri ve ifade ettikleri kimi tezleri kendinden menkul bir ukalalik ve küstahliğin muhtelif tonlarinda gagalamaya çalışan ve sözlükte bir tür “berufsverbot” yaratmaya çalışan birine “bir sakin ol yahu” demenin karşılık bulmasi çok mümkün olmuyor.

    ama marksizmi bir leş haline getirip orasindan burasindan didiklemeye gayret eden ve karni yöntembilimsel çoğulculuk gibi efradini mani, ağyarini cami postmodern bilimsel analiz yöntemlerine atif yapan kavramlarla dolu bu garip kuşlara söz söylemedikçe kendi hakliliklarina olan inançlari ve küstahliklari maalesef artıyor. ancak belki toplumsal yaşama bakışı açısından zaman zaman muhalif, tarihteki olaylar ve toplumlar konusunda, yüzeydeki olaylara dikkat çekmek ve geleceğe ilişkin “umud etmek” dişinda bir siyasal-toplumsal alternatif öneremeyen bu tür düşünce disiplinlerinin sahip olduklari nedensiz özgüveni anlamak oldukça zor. bir ayağı annales okulunda, diğer ayağı kojeve, croce, heiddegger ve sartre’da bir başka ayağı veblen, cummons, hayek vs.‘de böyle bir “ortaya karişik muhalefet” düşüncesinin marksizme ve marksin özgün düşüncelerine “saygı duyulan bir leş” muamelesi yapmasi da gayet anlaşilir… bu eski elitizm geleneğinin ve kendi kişisel dramlarını “içsel göçmenlik” övgüleriyle süsleyen bu egzistansiyalist karikatürlerin pratik bir yarar sağlayabildiğine de henüz rastlamiş değiliz…bunlar yeni şeyler değil. ama neyse, martiyla marti olmayalim, etiket peşinde koşmayalim, kimsenin kendini nasil gördüğü pek umurumuzda değil diyerek konuya girelim..

    sayin helotlar ve helot muhipleri ve muhterem spartalilar, sevgili marksistler ve marksizme didişmeyi marifet zannedenler, martilar, kelebekler ve ağustos böcekleri…

    yukarilarda bir yerlerde görüyorsunuz ki sparta ve helotlar konusunda çalışıp gelinmiş. köle efendi diyalektigi gitmiş, kendini alintilarla süsleyen, notlarla, latince deyişlerle süslü bir alemin kapilari önünüze açilmiş. ama çalişmak bazi seyleri anlamaya yetmiyor. gözünüz “marksizm leşi yeme” arzusuyla dönmüş durumdaysa ve marksizmin açıklayamadığını düşündüğünüz, marksizm’i çürütecek bir şey bulduğunuz sanrısıyla kendinizi kaybetmişseniz alli pullu yorgunluklariniz pek işe yaramiyor. çünkü bu durumlarda marksizmden zerre kadar bir şey anlamadiğiniz daha çok anlasiliyor.

    marksizme ve marks’a kutsal kitap mualemesi yapmak marksistlerden daha çok marksist olmayanlara özgü bir durumdur malumunuz. ve maalesef “marksizmi çürütme” (ne demekse) heyecanı kutsal kitabı rafa kaldıracak birkaç yanlış bulma arzusuna da fena halde teşnedir. ama ne marksizm bir kutsal kitaptir ne de bu tür çürütme oyunlarını umursar. kim nasil bir yöntem kullanmaya heveslidir bilemem ama, marksizmi olgularla (sparta toplumu ve helotlar gibi) kavga eden, tarihsel olgulara sen bana uymuyorsun galiba diyerek chaplin in bavula sigmayan giysilerinin bavulun dişinda kalan kisimlarini makasla keserek bavula tikmaya çalışması türünden bir yöntemsel yaklaşim geliştirdiğini düşünüyorsaniz, maalesef yaniliyorsunuz. bu nedenle marksistlerin helotlari “köleye benzer” diyerek köle sınıfna soktuğunu vs. zannediyorsanız yine yanılıyorsunuz. marksizm tarihteki olgulari kendisine ya da analizine uyacak şekilde prokrastes’in yatağına yatirmaz desek yine “boş laf” sinifina sokulacak ondan da korkarim ya neyse …. bütün yanilgilarinizi göstermeye iç sıkıntımız ve sabrimiz el verecek mi ya da nereye kadar verecek bilmiyorum ama bir yerlerden başlayalim. bu arada yöntem tartismasi her tür elitizmin pek sevdiği bir tartisma biliyoruz ama maalesef bu marksist yöntem vs. işleri fransizlarin eli değdiğinden bu yana toplumsal siyasal pratiğin oldukça uzağına düşen bir konu olduğu için, bizim için çok sevilesi şeyler değil. bu nedenle o meseleye hemen hiç girmeyeceğimizi söyleyelim de içimiz daha çok sıkılmasın…

    ama karşimizdaki yöntem çok içler acısı olduğu için kendimizi tutamiyoruz: “helotlar bir köle sinifi değildir” o halde marksizmin köleci toplum analizi yanliştir. (biyikaltından “efendi köle diyalektiği”yle açıklanamaz bazı şeyler kıçımın taksanomik tarihçileri!) marksist siniflar mücadelesi teorisi yanliştir. roma’da da peculium vardir, o halde roma da köleci bir toplum değildir, bu nasıl kölecilik bu nasıl sınıf!… (bıyıkaltından:”efendi köle diyalektifi burada da yanlıştır yaaa gördünüz mü!) sonuç: marksizm yanliştir!

    en fazla hadi oradan diyebiliriz bu şaşkinliğa.. neresini düzelteyim bilemiyorum. önce şu efendi köle diyalektiği. fazla lafa gerek yok, efendi köle diyalektiği hegel fenomenolojisinin popüler hale getirdiği bir kavramdir. ayni izlek marks, gramsci, nietzsche ve daha sonra kojeve tarafindan bilinç ve özbilincin oluşumu meselesini tartışmak için kullanılan bir dikotomi halinde geliştirilmiştir. marks’in bu diyalektigi ilk eserlerinde ve yabancilaşma temasi etrafında, bir ölçüde de hegel in izinde burjuvazinin de proletaryanın mevcut ideolojik-sosyal durumuyla bağlı bir sinif olduğunu göstermek amacıyla kullandığını biliyoruz. ama marksistler arasinda kavrami asil popülerleştiren gramsci’dir ve hegemonya tartışmalarında, köle-efendi diyalektiğini burjuva-proletarya ilişkisine ışık tutacak şyekilde genişletir ve efendinin efendiliğini sürdürebilmesinin “köle”nin ideolojik onayiyla mümkün olduğunu öne sürer ve çağdaş toplumlarda idelojik-entelektüel mücadele düzeyinin artan önemine, hegemonya savaşı vb. analizlerle dikkat çeker. marksist tarih yorumlarinda ve muhtelif dost meclislerinde tarihsel materyalizmin örnekleri dediğimiz analizlerde, köle/efendi diyalektigi gibi bir mesele ya da kavramsal çift yoktur. bazı kavramları kullanmak hoşumuza gidiyor olabilir, kavramlari da seviyor olabiliriz ama tarihsel analiz düzeyinde köle”/efendi diyalektiği” gibi bir diyalektik türü olmadiği gibi sınıflar da genellikle böyle diyalektikleri pek umursamaz.. tarihin o pek sevdiğimiz gündelik hayatinda efendiler köleleri öldürür, çalıştırır, sömürür, karılarını alır, savaşa götürür, köle nüfusu çok arttığında katliamlarla bunu dengeye getirir, köleler de efendilere boyun eğer, onlar için çalışır ya da isyan eder, firsatini bulursa onlar da onlari öldürür vs.. tarihte diyalektikten ancak yüksek bir soyutlama düzeyinde sözedebiliriz. o soyutlama düzeyi de efendi köle diyalektiği gibi meselelerle değil, sinif mücadalesi ve üretim ilişkileri, üretim tarzları gibi kavramlarla çalışır.

    (neyse bunlar da "boş laf" hiç uzatmayalim, çok korkuyoruz boş laf etmekten artik, aman diyeyim dilinize mukayyet olun!)

    bu noktada öncelikle şunu söyleyelim: ilkel komünal toplumlardan, antik yunan, roma, asya ve orta- güney amerika’nın birbirinden oldukça farklı ekonomik, kültürel siyasal toplumsal gelenekler yaratmış olan ve köleci üretim tarzının egemen olduğu toplumlarına geçiş süreci eşbiçimli ve eş zamanlı değildir. tıpki bu toplumlardaki köleci üretim tarzının yaşanma şeklinin de birbirinin tipatıp aynı olmadığı gibi. (bu noktada feodalizmin ve kapitalizmin de dünyanin her yerinde aynı şekilde, eş zamanlı, aynı sınıfsal kompozisyonlar halinde yaşanmadığını, eşitsiz gelişim, değişik kültürel, ekonomik, sosyal koşullar gibi faktörler nedeniyle siniflarin eşbiçimli oluşmadiklarini da söylemek gerekir.)

    ama tüm toplumsal formasyonlarda mevcut üretim ilişkilerinin devamını sağlayan ve bu ilişkilerin temelini oluşturan ve tüm toplumsal ilişkileri koşullayan “temel sınıflar ve ilişkileri” vardır. temel siniflar kabaca kapitalizmde burjuvazi ve proletarya, feodalizmde feodal bey ve serf, köleci üretim tarzında ise özgür yurttaş’lar ve kölelerdir. toplumun iktisadi ve siyasal, çoğu zaman da kültürel yeniden üretim süreçlerine bu temel sıniflarin ilişkileri (ve tabii çelişkileri) rengini verir. elbette bu durum toplumda başka siniflar olmadiğini, diğer siniflarin siyasal, ekonomik, kültürel süreçlere etki etmediği, bu süreçlerde oluşturucu ya da kurucu bir rol üstlenmediği anlamina gelmez. analitik yalitma yöntemleri kullanarak toplumsal örgütlenme içindeki diğer siniflarin (küçük burjuvazi, küçük üreticiler, çoğu zaman köylülük vb.) ya da toplumsal kategorilerin (öğrenciler, ideolojik üretim mekanizmalarinin aktörleri vb.), birsinif ya da kategori olarak yarattiklari siyasal etkileri , oluşturduklari kurumlarin tarihsel sonuçlarini ve diğerleriyle ilişkilerini, iktisadi ya da siyasal düzeyde izlemek ve incelemek her zaman mümkündür… ama her zaman içinde “yüzdükleri” toplumsal yapinin temel örgütlenme ilkeleri tarafından sinifsal olarak koşullanirlar. general engels’in deyişiyle ilkel toplumlar disinda “şimdiye kadar var olan bütün toplumlarin tarihi siniflar mücadelesinin tarihidir” ve siniflar mücadelesi kavrami tarihi anlamamizi kolaylaştirdiği kadar bugünün sosyal, siyasal, ekonomik ilişkilerini anlamamiza da yardimci olur.

    ( “vulger marksistlik” yapmayi bir kenara birakalim ama bu vulgerlik sonucunda söylediklerimiz önemlidir, okumaya devam ediyorsaniz aklinizin bir kenarinda tutunuz bu söylediklerimizi…)

    ve tabii şimdi helotlari anlamak için döndürelim tarihin sevgili motoru siniflar mücadelesinin çemberini… bu çemberin motorunu bozmak mümkün değildir korkmayin sayin çarkıfelek izleyicileri çevirin, yüzyillardir dönüyor, henüz tik ettiği görülmedi.. ve eveeet döndürelim çarkımızı..

    (ha bir de unutmadan marks’ta ve engels’te böyle bir “tarihin motoru sinif mücadelesidir” gibi bir yorum ya da benzetme olmadiğini da ekleyelim. şaşkının biri çikar bu lafla da polemik yapmaya kalkar ondan da korkarim.)

    helotlar’in (ilot, hilot, heilot, heilos, diye de bilinir bu kardeşlerimiz, orda burada görürseniz şaşirmayin…) sparta toplumunda köle sinif olmadiğina ilişkin tezler yeni değildir. bizim martimizin icad ettiği bir tez de değildir. genellikle marksizmi çürütmeyi (ne demekse) ve tarihe bakişta ideolojilerden kurtulma, tarihi yasalara indirgeme gibi martavallarla ortaliğa dökülmeyi görev addetmiş tarihçilerin ve iktisat tarihçilerinin temcit pilavi gibi tekrarlamayi çok sevdikleri bir siniftir. en sayginlari arasinda pirenne’i ve daha sonra da annales’çileri -duby ve bloch’u kismen disarda birakarak- de sayalim kimsenin hatiri kalmasin.

    ancak hepsinden özür dileriz, tarih bilgileri ve çalışmaları önünde saygiyla eğiliriz ve dostlar arasinda tarihsel materyalizmin büyük bir çoğunlugu parlak eserlerden oluşan, marksist tarih yaziminin yüzyillik geleneğini arkamiza alarak gönül rahatliğiyla diyebiliriz ki “helotlar, antik sparta köleci toplumunun köle sınıfı ve devlet köleleridir.”

    (buraya kadar götümüzden çikan kuşlarla konuştuk bundan sonra spartalilarla konuşacağız. o halde, bir kahve içmeye gidelim, sonra devam ederiz…)
  • kahvemi içtim yetmedi bir tane daha yaptim. sparta zamanında antik yunan'da çay, kahve falan yoktu sanirim. malumunuz bu solcu milleti çayı kahveyi deli gibi içer, bu sicakta sigaradan dumanaltı olmuş odalarda boğazli kazakla oturur, mahvolur, kizamiklar çikarir.. tarihin zorunlu yasaları ve solculuğun olmazsa olmaz ritüelleri yüzünden şort üstünde siyah balikçi kazakla oturuyorum şu anda o yüzden ben de biraz zor durumdayim. ve yine o yüzden çay kahve ve muhtemelen boğazli kazak da olmayan bir toplumda sinif mücadelesi nasil yürüyormuş hiç tahayyül edemiyorum. bu nedenle yeni bir tein-kafein-nikotin-orlon temelli sinif mücadelesi teorisi üzerinde çalışıyorum. kismetse artik onu da martilar gibi kiçimizdan uydurucağız ilerde … (konu içime bayginlik getirdiği için mevzuya girmemek için eğlence ariyor da olabilirim bana bakmayin…)
    neyse sparta’ya ve helot’lara dönelim biz..

    bildiğiniz üzere sparta’yi önemli kilan antik yunanin iki büyük site devletinden biri olmasidir. diğeri malumunuz üzere atinadir. (zihninizde uçuşanları hatırlayın zaman zaman kullanacağız onları... sparta ve atina arasindaki peleponnes savaşlarini, atinanin sparta’nin köleler destekli askeri gücüne direnememesini, bir başka site devleti korinti ve sparta’nın oluşturduğu peleponnes ittifakini, ilerleyen dönemde platon vs. araciliğiyla yürütülen cumhuriyet, demokrasi, oligarşi, devlet tartismalarini vs.. atina demokrasinise karşi sparta olgarşisini, engels falan okumuşsaniz onun atina’nin köleleştirilmiş kadını’na karşı sparta’nın özgür ve saygın kadınına göndermeye yapmasini, makedonlari, büyük iskenderin “ortalığı temizlemesini”, roma’nin imparatorluğunu, sezarlar, roma’nın sürekli sparta’ya atif yapmasini vs.vs. hatirladiniz mi böyle bir şeyler..umarim..)

    evet nerde kalmıştık, helot’lar sparta’nın köle sınıfıdır demiştik. bu ifadede bir ayrım gördünüz mü? spartalılar’ın demedik, sparta’nın dedik değil mi? evet sparta antik site devletinde, kölecilik bir “devlet köleciliği”dir. en yüksek biçimini roma köleciliğinde gördüğümüz ve atina’da da yaygın olan kölecilik ilişkisinden farklı bir kölecilikle karakterize olur sparta. helot’lar “hukuken” sparta devletinin köleleridir.

    önce biraz sparta’ya bakalim o zaman. sparta belki de bugünkü anlamiyla tarihin gördüğü ilk “devlet”tir. atina cumhuriyetine karşı, sparta devleti!. (aradaki farkı tahayyül edebileceğinizi umuyorum.) ordudan, ekonomik ilişkilere, evlilik ilişkilerinden diğer cinsel münasebetlere kadar her şeyin “devletin çikari” için düzenlendiği, oligarşik yönetimin egemen olduğu yaklaşik 8 bin kilometrekarelik bugün için küçük bir coğrafya’da hüküm süren bir “site devleti”nden sözediyoruz. (küçük dediğimize bakmayın, döneminin en büyük site devletlerinden biridir sparta, hatta yunanistan’in en büyügüdür. ama yine de coğrafi/demografik sinirlar önemlidir ve 8.000 kilometrekare gibi oldukça küçük bir coğrafi alan ayni zamanda devlet köleliğinin yönetilebilmesine de uygun bir coğrafya demektir.)

    sparta’da köleliğin, köleci üretim tarzinin bildiğimiz ev köleliği, prangali kölelik ya da “özel mülk köleler” biçimlerinde olmayişi sizi yaniltmasin.. her iktisadi-toplumsal ilişkide iaynı hukuki parametreleri ya da eş biçimli hukuki mülkiyet biçimlerini arayan, ve parametrelerine metafizik bir anlam yükleyen her dogmatik gibi sparta’da prangali köleler arayanlar boşuna yorulmasin, yoktur. ion kökenli atina’nin, dor spartalilar için söylediği “onlarin doğru dürüst köleleri bile yok” minvalindeki "aşağılamalar" da sizi yaniltmasin. “özel mülk köleler”in olmayışı antik bir toplumda köleci üretim tarzının olmaması anlamına gelmez. ("özel mülk köleler" olmasi da köleci üretim tarzının egemenliği anlamina gelmez. olsaydi 19 yüzyila kadar kuzey amerika'da köleci üretim tarzı vardi diyebilirdi bizim taksanomik martilarimiz) kölecilikteki özel mülkiyet kavramiyla kapitalizmin özel mülkiyetin ayni kavramsal içerikte olmadiğini söylemekle yetinelim ve anlasilmasini umalim.. devlet köleliği, köleceliğin en olgun biçimlerinde, roma’da ve hindistan’da vs. de “özel mülk kölelerin” yanı sıra süren, yaygin olan bir kölecilik ilişkisidir. neyse buna daha sonra döneceğiz yine sanirim….

    ne diyorduk, evet sparta toplumunda köle sahibi olmak “özel ve yurttaşlara tanınan bir hak” değildir. sparta’da köleler hukuken devlet’in köleleridir ve doğrudur kimse devletin kölelerine devletin izni olmadan dokunamaz… özel kişilerin (kleroi oluyorlar) tasarrufuna birakilmiş topraklar (bu topraklar da kleros oluyor bu durumda yanilmiyorsam) üzerinde çalıştırılan devlet köleleridir helot’lar ve topraktan elde ettiği ürünün büyük bir bölümünü, kendi topraklari üzerinde söz söyleyen “efendilere” ve “devlete” verirler. bütünüyle devletin varlığı ve devami için oluşturulmuş yağmacı bir tarım toplumunda köleciliğin de oligarşik devlet aracılığıyla yürütülmesinde şaşırtıcı bir yan yoktur. ve yine antik yunan’ın en yayılmacı devleti olan ve sürekli savaşlarda nüfusunun önemli bir bölümünü yitiren sparta’nin helotlari askerlik hizmetine zorlaması, toprağa bağlanmış köleleri “geri çağırması” da şaşılacak, “köleciliğe aykiri” bir durum değildir. sparta devleti, kendi varliğinin devamı için zorunlu olarak helot nüfusunu her dönem kontrol etmiştir. (helot ve sparta’nin özgür yurttaşlarınin nüfusu oranlari sparta tarihi boyunca hemen her zaman demografik bir sıkıntı olmuştur. apella’nin en önemli görevlerinden biri helot nüfusunu kontrol etmek, helotlarin sayisi aşırı arttığında kitlesel kiyimlar ya da “gece avlari” düzenlemek, özgür yurttaşlarin sayisi savaşlar nedeniyle çok azaldiğinda da helotlar arasindan seçilenlere özgürlüklerini satin alma firsati vermek olmuştur)

    helotlarin kökeni ise tartışmalıdir. başlangıçta birkaç dor köy’ünün birleşmesiyle kurulan sparta sitesinde helot’ların dor olmayan bir pelepones halki olduğu, daha sonra da site genişledikçe savaş esirlerinin “helotlaştırılması” sonucunda sayılarının arttığı ve kölelik ilişkisiyle devlete ve toprağa bağlandıkları biliniyor. helotlaştirilmayan ancak yurttaş da sayilmayan diğer özgür “zümreler” ise çoğunlukla ya siteye sonradan yerleşen akha’lar ya da fethedilen yerlerdeki dorlardir.

    “toprak kölesiydiler, ancak toprakta istediklerini ekebiliyorlardi.”, “nesillerini devam ettirebilirlerdi”, “aileleriyle yaşıyorlardi”, “inanç hürriyetleri vardi”, “orduya katilirlardi” vs. bu nedenlerden ötürü köle değildirler gibi pek şahane düşünceler ileri süren mantik martilarina da pek inanmayın. onlar, egemen siniflarin yönetimindeki bir devletin belirlediği bir hukuki statü içinde üretim bölüşüm ve yeniden üretim sürecinin ilişkilerini görmekten de en az bete noir’leri haline getirdikleri “total teori”lerden olduğu kadar korkarlar. topluma ve toplumsal snıflara devlet hukukunun, onun uzantilarinin ve muhtelif kurumsal ilişkiler içinde onlarin nesneleri olarak bakmayi tercih ettikleri için, helot’lara baktiklari zaman da patates eken “huzur” içindeki ingiliz köylülerine benzer bir “zümre” görürler. aslan yürekli rişar’ın peşinde zirhlar kuşanmış, haçlı seferine çıkan, şovalyeleri giydiren, “her hakka sahip” ama “yalnizca topraklarından ayrılmalarına izin verilmeyen” helotlar!
    sizin de bu tanimlari okuduktan sonra "helot" olasiniz geliyor değil mi…
    ama durun canim hemen acele etmeyin… önce derin bir nefes alin bizim yaptiğimiz gibi ve ardindan biraz huzur bulmak için gece yarisi çiçeklere su vermeye gidin… belki o çiçeğe verdiğiniz su çiçeğin bedenine yürür, o çiçeğe konan bir sivrisinek gider bir tarih ya da iktisat tarihi öğrencisini sokar o da gelir iç sıkıntısıyla antik yunan toplumunda sınıf mücadeleleri konulu ödevinde bunlardan yararlanir, kimbilir.. hem helotlarin sardunya ekmesine izin veriyorlar miydi acaba...
  • evvet çiçekleri de suladik. akliniza kamer genç falan gelmesin. normal sardunya bunlar en güzelinden. ama biz çiçekleri sularken siz de şunlari görmüş ve anlamiş olmalisiniz:

    helot’lar spartanin yemyeşil arazilerinde ve bereketli topraklarinda kendi istekleriyle kafalarina göre güzel güzel tarim yapmaktadirlar. ekonomisi atina gibi ticarete değil neredeyse tümüyle tarima ve yagmaya dayanan, tarimsal üretimi de “helot”larin paşa paşa (kölelikten değil canim, ne alakasi var, kendi istekleriyle!) yaptiği, tarimsal üretimin büyük bir bölümünü devlete ve devletin o topraklarin ürünü üzerinde tasarruf hakkı –kleros mu demiştik- verdiği özgür yurttaşlara “gönül rizasiyla” veren helot’lar köle değildir!
    yasal ya da siyasal hiç bir hakları olmaması da helotları köle haline getirmez!
    yapılan fetihlerle sayilarinin çoğalması karşısında sparta’lilarin krypeia (bir tür gizli tplum polisi) aracılığıyla helotların sayılarını düşürmek için sık sık sürek avları başlatması da helotların köle olduğunu göstermez!
    silah taşımalarının yasak olması da önemli değildir!
    “apella”nin açılış yemininde her yil köle helot’larin nasil kontrol edileceğine ilişkin tartismalar yapilmasi, jeruzya’nin ve ephor’ların her yil ne kadar köle helot öldüreceğini kükremesi de bir şey ifade etmez!

    biz başka şeylere bakariz!
    araya laf karistiririz, “freeman and slaves” hikayeleri ararız. “marksist açidan sorunlu kurumlar” göstermeye gayret ederiz.. ithaka’ya gideriz, homeros’a bakariz, yunanca’dan yardim aliriz, periek’lere bok atariz, hırsımızı alamayiz… “vulger marksizm”, “ortodoks markiszm” deriz… o değirmenlere savaş açan güzelim don kişot gibi hissederiz kendimizi… (ama bizim canimiz sıkılır. bari karayip korsanlarina falan gitsek..)

    ama helot’lar köle değildir ve fakat isyan etmektedirler. bunun da çözülmesi gerekir. mantik martilarinin o meseleyi de derhal çözmesi gerekir. ne olacak canım o konuda da “helotlarin ya da spartküs’ün köleliğin tarihten kaldırılması için mücadele etmediğini” söyleriz… dertleri köleliğin kaldirilmasi değildir “toplumsal konumlariyla” ilgili olarak ayaklanmişlardir. vs. vs…

    eh, artik köleliğin bir “toplumsal konum” olmadiğini anlamiş olmalisiniz
    “kölelik” bir toplumsal konum değildir, kölelik bir marti besleme tarikatidir, martiya simit atanlar cemiyetidir. sana sari laleler aldim sparta pazarından türküsünde geçen sari lale satıcılarıdır. zümredir, tabakadir, götten uydurulan laledir, martidir, herşey olabilir, ama köle sinifi değildir! spartaküs de köleliğin kaldirilmasi için değil, "toplumsal konumunu" düzeltmek için ve hatta çok özlediği karisini görmek için, eve dönmek için isyan etmiş kirk douglas'tir. karisina lale götürmek istemiş arada bir kaç romali kadinin gönlünü çelmiş, bir, bir bir, eeeee, neydi, hah marti terbiyecisidir… (olur olur) öldürülen 20 bin köle de onun hain emellerinin ve şehvetinin kurbani olmuştur… budur, bu kadardir. hikaye burda bitmektedir..

    sıkıldınız mı renkli marti kuşu zümresinin uçuşlarindan…

    durun hemen sıkılmayın, helotlar’in, sparta toplumunun temel siniflarindan biri olmadiği halde neden spartayi yikmanin eşiğine gelecek kadar güçlü bir örgütlenme becerisi gösterdikleri sorusu akliniza mi takildi.. o halde yine helotlarin sparta’nin kuruluşundan önemsiz bir devlet olarak roma’ya katilişina kadar yüzyillar boyunca varliklarini ayni “hukuki statüde” sürdürürmeleri de kafaniza takilmiş olmali. ama israr etmeyin helot’lar köle sinifi değildir! israr etmeyin! onlar zümre!

    vs. vs…

    şimdi sahiden "bir çekil git başimizdan jan piyer" diyebiliriz. … ve mümkünse zümrelerini, kavramlarini, kurumlarini da alip gitmesini diliyoruz.… sparta köleci bir devletse atina’yla ayni kurumlar olmasi gerekir, sümer’de, babil’de, harzem’de, urartu’da, maya’da, aztek, çin’de de ayni “kurumlar”, ayni hukuki biçimler, kopya üretim teknoloileri vs. de olmalidir şeklindeki mantiğini unutmak isteyebiliriz. marksistler “köleci üretim tarzı” dediklerinde ayni hukuki, sosyal biçimleri kastederler ve çünkü “marksist ilerlemeci tarih yasasi” böyle buyurur gibisinden saçmaliklarini da topyekün unutmak istediğimiz gibi..

    çünkü ağzımızı bozmayalim ama en hafif deyimiyle siz helotlari, antik yunan dünyasını, ve tabi ki marksizmi de kiçinizdan anlamışsınız diyelim de ruhumuz huzur bulsun…. marksizmi kiçindan anlayan birinin helot’lari doğru anlaması ne mümkün… okuduğu marks eleştirilerini bile yarim yamalak anlayan eleştirmenin ticaretin damgasini vurugu ion atina’yla, farklı bir ekonomik, kültürel, siyasal gelenekten gelen dor kökenli yağmacı bir site devleti arasindaki ilişkilerin farklılığından büyülenmesi ve markiszm leşi bulduğun uzannetmesi gayet anlaşilir. kölecliliğin ilk sınıflı toplum olduğunu, sinifli toplumlara geçiş sürecinde kabilelerin bir araya gelme sürecinin büyük bir önem taşidiğini, farkli coğrafyalarda değişik kültürel özelliklerin ve ekonomik ihtiyaçların ağır bastığını görmemesi de anlaşilir. sparta gibi çevresi tehditlerle çevrili, diş tehlikeler yaninda kabilenin oluşturduğu fedarasyonun da yüzyilalr boyunca genişledikçe ciddi çelişkilerle karşilaştiğini ve bunun bir tür oligarşik uzlaşmayi dayattığını ve bu noktada site devlet’in korunmasını merkeze alan bir hukuk ve mülkiyet ilişkisi yarattığını söylemek fayda eder mi bilmiyorum. allahin cezasi apella monarşisini ve aristokrasiyi kontrol eden epheroslari, 28 gerontesi ve iki kralli devleti vs vs. yi anlatmak ne kadar yararli ondan da emin değilim. ittifaklar ve çelişkiler yumağı bir devlette, kabile kurumlarinin, siniflara, site’nin oligarşik devlete dönüştüğü, köleciliğin özel mülkiyet temelindeki biçimlerinin değil “kölelerin devlet mülkiyeti”nde olduğu kollektif bir mülkiyet rejiminin neden hüküm sürdüğünü anlatabilir miyiz onu da bilmiyorum. dahası köleci üretim tarzindan sözedilen her yerde “özgür yurttaşin mülkü ev köleleri”ni arayan, matematiksel kesinlikler peşinde koşan, her toplumda ayni hukuki biçimleri gözetleyen ve inaniyorum ki marks’in tarih dişi pislik demekten çekinmeyeceği, gerçek hakkindaki düşünceyi gerçeğin kendisine indirgemeyi marifet sayan bu sefil metafizik akil modern görünümlerle neden ikide bir karşimiza çıkıyor onu maalesef hiç anlamiş değilim. sınıfı bir “ilişki” olarak görmektense bir “yapı” olarak görmeye eğilimli bu liberal zavallilik neden kendini liberalizmin disinda görüyor ve son bulmuyor onu da biri bana anlatsin.. ama şimdi değil. keyifli bir zamanima denk gelsin beraber gülelim..

    sonuç olarak tarihte görmek istediğini gören ve tarihçilik oynayan amatör vantrologlarin “helotlar köle değildir” mizirtilari hala duyuluyor mu onu bilmiyorum.
    yurttaşlar çalışan köleler üzerindeki mülkiyeti kolektif olarak yürütürken, “site”nin bir devlet halinde devamı için zorunlu olan ve köleleri (helotlari) olduğu kadar ayni zamanda tüm özgür yurttaşları da komünal topluluğa bağlayan bu mülkiyet biçimini anlamayan, etrafta köleciliğin klasik hukuki yapilarini arayanlar, tarihi modele indirgeyen şaşkınlar hala buralarda dolaşiyor olmali.

    yağmanin ve yeni köleler elde etmenin tek yolunun güçlü bir oligarşik devlet’ten geçtiğini anlamayan bu akıl, tartişmanin devaminda sparta’da fuhuş atina’nin aksine yaygin olmadiği için sparta’yi bir “ahlak abidesi” olarak görmesini de bekleyebiliriz. sparta’da köle cariyeler olmadiği için, oikourema yok o zaman köle yoktur da deyiverir bize. ona da şaşırmayız. ama sparta’da ev yoktur, sparta’da ev devlettir, dersek bu sefer de yine “köleci üretim tarzı köleliğin özel mülkiyette olmasini gerektirir!” demesinden korkariz. sonra hindistan’da, babil, çin ya da misir’da da devlet köleliğinin yaygin oldugunu, hemen tümünde toplumun ekonomik yeniden üretiminin temeli olan efendi/köle ilişkisinin yanı sıra çok farklı ticari, kültürel, dinsel, ekonomik kesim ve toplumsal kategori de olduğunu söylersek korkariz ki bize “ama sen marksist değilsin o zaman” demesini bekleyebiliriz. dahası kölelik alalade bir toplumsal olgudur, köleler gelip geçici bir zümredir, farkli coğrafyalarda, farkli dönemlerde ve toplumlarda “köleliğin” ortaya çıkmış olması da bir şey ifade etmez diye mantik yürütmeye devam eder sevgili martimiz.

    ona göre özgür yurttaşların gönüllü birliği’ne dayanan toplumun ekonomik üretiminin yerini, temel zenginlik kaynağı köle emeğinin yarattığı arti ürün olan yeni toplumsal örgütlenmelerin almasi da bir rastlantidir. (çok fazla rastlanti üst üste gelmektedir ama olsundur…köleci üretim tarzı diye bir şey yoktur! her şey rastlantidir!…). emek üretkenliğinin keşfedilen yeni iş aletleri, teknolojiler vs. yoluyla artmasına paralel olarak , kabilelerin ve kabile federasyonlarinin bu üretkenlikten yararlanmak amacıyla insan emeği üzerinde mülkiyet biçimleri geliştirmeleri de bir rastlantidir! hatta bunun farklı kitalarda, değişik demografik, coğrafi, kültürel kuşaklarda çok benzer şekillerde yaşanması da rastlantıdır! her şey shrödinger’in kedisidir, alevdir, alattir. ne olup olmayacağını bilemeyiz. kaderdir, kismettir, yapidir, kurumdur, istir, sobadir, bacadir… savaşlar ve yağlmalar yoluyla köleciliğin coğrafi toplumsal sinirlarinin büyümesi, gelişen köleliğin de toplumun temel zenginlik kaynağı haline gelmesi falan hepsi rastlantidir. tarihin belirli dönemlerinde olur böyle şeyler! ne takiyorsunuz böyle seylere kafanizi, gelin polanyi'den markisizme ne katabiliriz ona bakalim, aylaklik edip mevcut üretim düzeninin dişina çikalim, bugünün devrimciliği budur!

    (sıkıldım, cidden sıkıldım… ama bir daha kahve almaya, çiçeklere su vermeye falan gitmeyelim bitirelim artik..)
    temel üretim araçlarinin, toprağın ve köle emeğinin -kölelerin değil- özgür yurttaşlara ya da (genellikle toprak üzerinde tasarruf hakki olanların oluşturduğu bir heyet tarafindan yönetilen) köleci devlete ait olduğu ve köleciliğin “kurumsallaştığı” toplumlardaki egemen köleci üretim tarzı hakkında çok uzun konuşmaya gerek yok. biz güney ve orta amerika’dan, uzak asya‘ya, anadolu’dan mezapotamya’ya, yunanistan’dan rus steplerine, avrupa’dan hindistan’a kadar uzanan böyle bir “rastlantiya” kendi aramizda kiöleci üretim tarzı falan değil, bundan böyle “marti” diyoruz ve gülüyoruz…

    ama siz gülmeyin, sparta toplumunda binbir türlü üretim tarzi, bin türlü iktidar ilişkisi ve bir o kadar da toplumsal zümre vardir, sizin üretim tarzi vs. kavramlariniz işe yaramaz demeye getiren amprisist tarihçilerden rdevşirilmiş notlarla sağa sola küçümser nazarlar firlatilmasina ve küstahliğin binbir şekline şahit olmak hoş değil. . helot’lar da “siz köle değilsiniz ki, durun isyan etmeyin!” diyen birine pek hoş davranmazdı tahminimce…
    .
    ama yine de marksizm ve marksist tarih anlayişi hakkinda birkaç son söz söyleyelim belki bir yarari dokunur…

    ortodoks marksizme küfretmek yeni bir heves değil. yaklaşık yüz yildir yapiliyor. yüz yildir çiğnrene çiğnene tadi tuzu kalmamis bir sakızı çiğnemek en fazla size sirtimizi dönüp bir daha bakmamamiza neden olur. ama marksizmi yanliş anlayan birilerini görmek ve hatalarini düzeltmeye çalişmak yararli bir uğraştır. o nedenle marksizmde “üretim ilişkileri”, “üretim tarzi” “sinif mücadelesi” gibi kavramlari bir anahtar ya da şişe açacaği olmadiğini söylemekle yetinelim. tüm bunlar analitik araçlardir ve marksist diyalektiğin kavramlariyla konusursak “zihindeki somut”un ifadeleridir. “varsaydiğiniz marksizm”e en yatkin akim (althusser, balibar vs.) üretim tarzina vurgu yapan, ve toplumsal ilişkileri/olgulari kavramlar araciliğiyla çözmeye dayanan yapisalci marksist eğilimlerdir. her tür liberal “yapi” kuramiyla dalga geçen marks ve engelsin yarattiklari teorinin yapisalci bir kurgu halinde ortaliğa saçilmasi en fazla marksistler açisindan saçilan saçmaliklari toplamayi gerektiren can sıkıcı bir eğlence olur. ama yine lukacs, goldmann, korsch ve kimsen marcuse gibi hegelciliğe yakin olanlarda da varsaydiğiniz marksizmin “sinif tanimina” ve sinifi tarihsel bir kurucu özne halinde sunma eğilimine, tarihe iliştirilmiş bir “sinif özüne” rastlayabilirsiniz… marksizm eleştirisi istiyorsaniz oralardan mebzul miktarda “kanit” devşirebilirsiniz. marksizmi ve marksist tarih anlayişini bir “tarih felsefesi” haline getirme çabalari her zaman olmuştur. ama tüm bunlar marks ve engelsin yüzyili aşkin bir süredir, gelişen, tartişilan, değişen ve dönüşen bir tarih yöntemi, tarihsel materyalizm dediğimiz bilimsel bir teori birakmak gibi büyük bir işe imza attiklari gerçeğini ortadan kaldirmaz. yarattiklari kavramlarin ve analizlerin olduğu kadar “bizzat kendisinin de tarihsel –değişen, dönüşen, yenilenen ve koşullari oluştuğunda artik geçersizleşecek- niteliğinin de farkinda olan bir düşünce akimi olarak marksizm” iktisatçıların dogmalariyla değil, üretim ilişkilerinin tarihsel hareketiyle ilgilidir.
    tarihin işi de “dişardan” imal edilen bir teorinin “doğrulanabilirliğini” uygulanabilirliğini” sınamak hiç değildir. tarihin işi kendi nesnesinin, olgusunun üzerini açmak, açıklamak ve anlamaktır. bu nedenle geçmişe yaklaşırken kullandığımız kavramlar ve bilişsel yöntemlerimiz “geçmişe hapsolmaz”. tarihsel materyalizmin sinif mücadelesi, üretim tarzsı, ürnetim ilişkileri gibi kavramları çeşyitli önermeleri “tarihin kilidini” açan anahtarlar değildir. bizzat o tarihsel sürecin gözlenmesi ve analizinden hareketle üretilmişlerdir dersek yine “boş laf” olarak addedilecek ama biz israrla söyleyelim. başka bir deyişle söylersek tarihsel materyalist analiz sandiğiniz gibi tarihin nasil oluşmuş olmasi gerektiğini değil, neden başka bir şekilde de değil bu şekilde oluşmuş olduğunu gösterir. helotlarin özgür periekler değil de, neden köle olduğunu anlamak isterseniz marksist tarihsel analiz işinizi oldukça kolaylaştirir. burada “yasa”lar, “toplumsal yapilar” vs. ancak betimsel ve anlamayi kolaylaştirici birer değer taşırlar.. dişsal biçimlerin çeşitliliği karşisinda toplumsal yaşamdaki temel ilişkileri anlamak açısından eşi bulunmaz bir analiz değeri taşırlar. ama tarihi bunlar, bu kavramlar, kategorik iktisadin kurumlari vs. yapmaz, insanlar yapar.. ve üretim ilişkileri de yapilar arasi ilişkiler değil, insanlar arasi ilişkilerdir. ve burada genellikle kurumlarin, yapilarin vs. esamesi okunmaz. karşimiza çıkan şeyler zor aygiti olarak devletler ve onlarin ordulari, askerleri, polisleri ve isyan eden zincirlerini kirmaya çalışan köleleridir… sparta toplumunda köle helotlarin sinifsal olarak koşullanmış olmalari onlarin tüm toplumsal ekonomik varlıklarının rengini verir. ve orada “yapilarin” sesi duyulmaz.. duyulan ses insan sesidir, kirilan kemiğin, saplanan kilicin, ateş alan silahin, gece yarisi özgür yurttaşların, beylerin oğullari tarafından avlanan kölelerin sesi…

    bu noktada şu “ilerlemeci tarih anlayişi” konusunda iki çift laf söyleyelim.

    kapitalist olmayan toplumlarda kapitalist topluma doğru ilerleyişin izlerini aramak ve bulmak (sosyalistler arasinda da kapitalizmde sosyalizme ilerleyişin izlerini) yaygin bir hastaliktir. ama marksistler için maalesef “ilerleyen tarih”, “kapitalizmin kaçinilmaz çöküşü” vb. meseleler yoktur. bunlar sloganlarda yaşayan hikayelerdir ve çoğu zaman genellikle başka paradigmalardan hareketle marksizme yöneltilen eleştirilerden ibarettir… kapitalizmin kendi kendine çökeceği türünden gerzekçe bir düşünceyi marks’a ve marksistlere atfetmek ancak daha büyük bir gerzekliğin yapacağı şey olduğu için çok üzerinde durmuyoruz. kapitalizmin ekonomik (kar’in ve arti-değer üretiminin nesnel sinirlari) ve doğal sinirlari (emeğin doğal sinirlari) olduğunu ve bu sinirlarin (tipki köleciliğin ve feodalitenin tarih sahnesinden silinmesi gibi) kapitalizmin çöküşünü ve bunun olanaklarini getireceğini söylemek “kaçinilmazlik” demek değildir. bu noktada marks’in yeni olarak yaptiğini söylediği şey kendi deyişiyle “sınıfların varlığının ancak üretimin gelişmesindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu” ve “sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlügüne vardığını ve bu diktatörlüğün de sinifsiz bir topluma geçiş süreci olduğunu” göstermektir… kapitalizmin sinifsiz bir topluma geçiş için ekonomik ve politik koşullari yarattığını göstermektir. evet bu sözlerinden ve bazi mektuplarindan bir ilerleme düşüncesi imal etmek zor değildir, ama marks’in düsüncesini “ilerlemeci tarih anlayişi” olarak yaftalamak olsa olsa kötü niyetli bir marksizm düsmaninin işi olabilir. öte yandan insanliğin ilerlemesi, gerilemesi en hafif deyimiyle spekülatif/ideolojik bir tartişmadir ve esas olarak tarihi, kapitalizme doğru ilerleyen bir süreç olarak tasarlamaya merakli liberallerin ve burjuva iktisadinin sevdikleri bir ugrastir. öte yandan tarih ileri doğru gider mi gitmez mi, gidiyor mu gitmiyor mu bilmiyorum ama tarihin geriye gitmeyeceği (insan doğa ilişkisini tersine çevirecek bir zaman makinesi bulunana kadar) gayet kesindir…

    nihayetinde marks’in dediği gibi kapitalizm tarihi birleştirmedi sadece kendi gelişme eğilimleri uyarinca ideolojik bir yapiya büründürdü ve bunu evrenselleştirdi. bu burjuva tarihçilerin tarihin sonu vs. mavallarina yol açan, tüm tarihi kapitalizme ilereyen bir doğru yol olarak gören bir fikir kumkumaliği olduğunda sanirim şüphe yoktur. ama bu tür fikirlerin ve tarih şablonlarinin marksizme atfedilmesi sadece gülünçtür. bu noktada marksizmin toplumun değişik işlevlerini ve görünümlerini ekonomiye indirgeyen bir düşünce yöntemi sunmadiğini, helotlari yüzylillarla ölçülen bir tarihsel sürecten ve sparta devletinin özgün (evet özgün) koşullarindan siyirarak ele almadiğini tekrar söylemekte yarar var.

    (bu arada marks’in politik ekonominin kategorileriyle bir ideolojik sistem inşa ettiğini falan da düşünüyor olabilirsiniz. ama bu düşüncenizi veblen’deki, polayi’deki inlerine kadar izleyecek, roma’nin peculium’una el atacak kadar ne vaktimiz ne de sabrimiz var. sadece marksa ünlü sözüne atif yaparak “roma imparatorluğu ve roma hukuku antik sparta devletinin anahtaridir” diyelim gerisini elverirse siz de tahmin edebilirsiniz)

    neyse, marksin kimi devamcilarinin onun teorisini mekanik bir gelişme ve ilerleme kurami haline getirmesi ve bir devlet ideolojisi halinde sovyet ilkokullarinda okutulan bir bilim dali haline sokmasi vs. bu seviyede bir yönüyle bizim eleştirdiğimiz ve tarihten ve insanliktan aldiğimiz “yetkiyle” ipliğini pazr çikardiğimiz “iç meselelerimizdir”… o nedenle liberal viyaklamalara, soğuk savaş döneminin ideolojik cephaneliğinden taşinmiş “totaliterizm” vs. eleştirilere kulaklarimizi gönül rahatliğiyla tikayabiliriz. liberallerin eleştirmeyi pek sevdikleri “marks ortodoksluğu” vs. tartismalarina da ayni nedenle hiç girmiyoruz. ama marks’in ricardo ve smith’den neler devraldığı vs. türü saçmalıklara da tam burada hiç gerek olmadiğini söyleyelim. (bu konulardaki tartismalarda genel olarak samimiyet beklenir. politik ekonomiye giriş derslerinde öğretilen tekerlemelerle oluşturulmuş cümleleri buraya nakletmektense, bizzat marksin eserlerinde bu konuda onlarca pasaj olduğunu hatirlatir onlarin da ayni heyecanla sözlüğe entry edilmesini beklediğimizi söyleyebiliriz.. kaynak da gösterelim, malumunuz 1844 el yazmalari nasil hegel’in kategorileri kullanilarak yapilan bir hegel eleştirisiyse, 1846 felsefenin sefaleti de bir bütün olarak ricardo’nun değer teorisinin övgüsüdür. dahasi marks’in 1857 grundrisseinde özcü bir tarih felsefesinin izlerini de bulabilirsiniz. katki’dan ve arti değer teorilerinden başlayarak kapitale kadar uzanan bir süreç boyunca marks’in yarattiği yeni emek değer teorisinin çeşitli klasik kaynaklari malumu ilandir. bunlar üzerine tartişmanin, bunlari kullanarak marks’i küçültmeye ve “liberal” olarak yaftalamaya gayret etmenin hiçbir anlami yok. marks üzerine yorum yapacak kadar marks bildiğinizden emin olamadiğimiz için tümüyle pas geçiyoruz bu bölümü.. ama tüm o ricardo vs. yorumlari marks’i küçük görme hevesine dayanmaktan baska bir amaci olmayan gevezelikten ibarettir ve tekrar söyleyelim kibir ve küstahlik kötü bir seydir.. )

    ve son olarak hakkinizda yorum yapmamiz için sizin deyiminizle “hakkinizda bir bok” bilmemize gerek yok. ne olduğunuzu gayet net bir sekilde gösteriyorsunuz. ve maalesef gördüklerimiz, artik ayni asfalta konup duran bu martiyi bundan sonra görmezden geleceğimiz konusunda ikna etti bizi. onun da bilinmesinde sonsuz yarar var..

    sonuç olarak neyse ki sözlük bu entry’deki kadar sıkıcı bir yer değil. bazen sıkıcı seyler yazdiğimiza bakmayin sparta kralinin karisi helena helotlarin yardimiyla bizim bu tarafa kaçtiğindan beri yapilan savaşlarda hep yenilsek de, kazanir gibi göründüklerimizde bile yenilsek de neşemiz yerinde...