şükela:  tümü | bugün
  • her daim parmaklarının arasından kum taneleri kayıyormuş gibi hissetmektir.

    insanoğlu çoğu zaman düşünür, ara sıra da hayat alternatiflerini düşünür. bilmediği bi' yerlerde bilmediği bir hayatı kaçırıyormuş gibi hisseder. sanki ütopik bir ülkede bambaşka bir senaryo yazılıyordur da, o senaryo yaşanılan acayip hayatın içine zerk edemiyordur. sliding doors'taki gwyneth paltrow'un metroyu kaçırması gibi, bi' yerlerde bi'şeyleri kaçırmak gerekiyordur belki de, bilinmez.
  • aynada kendisine uzun züre bakan insanın yaşadığı yabancılaşma veya kendi ismini defalarca tekrar ettiğinde sana ait değilmiş gibi gelmesi durumunun bir başka versiyonudur. düşlerin sınırı yoktur, doymak bilmeyen ruhunu insanoğlunun umutsuzca doyurma çabalarının bir sonucudur. bu kaçış bir kaçınmadır ama maalesef aranan muhtemelen hiçbir zaman bulunamayacaktır.
  • sen olduğun yerde duruyorken, dünya sana aldırmadan delicesine dönüyor, birileri bir yerlerde hayatlarını mutluluk içinde yaşıyor, ama sen elin kolun bağlanmış, zorunlulukların, sorumlulukların yüzünden hareket edemez halde bekliyormuşsun gibi hissetmektir.

    bu his öyle kolay kolay çıkarıp atılmaz bünyeden. kendinden acı veren, insanı mutsuz eden bir hissiyattır. hep yapılmak istenen aktiviteler, gidilmek istenen yerler, alınmak istenen şeyler vardır. ve birileri zaten o aktiviteleri yapabiliyor, o yerlere gidebiliyor, o şeyleri alabiliyordur. sense olduğun yerde çakılı kalmış, umutsuzluğunu önemsememeye çalışarak hayaller kuruyorsundur sadece. hayallerini belki isteyerek, ama çoğunlukla da istemeyerek erteliyorsundur hep. sonra bir gün oturur düşünürsün hayatını, kaçırdıklarını, kaçırmaya devam edeceklerini. oysa sen onları düşünürken bile senin hayallerini başkaları gerçeğe dönüştürüyordur. tek sığınağın olan hayallerini de elinden kaçırmış olursun böylece.

    insan öyle durduğu yerde dururken gelip bulmaz genelde kaçırdıkları onu. kalkıp kovalamak icap eder. gayret göstermek gerekir. en çok da o "kaçırma" hissiyatına sebep olan şeyler her nelerse, onları umursamamayı öğrenmek gerekir. hep birşeyler kaçıyorsa eğer, kalkıp peşlerinden gitmek, kovalamak gerekir. ama yine de kaçırılan şeyler bir şekilde yakalansa bile, bu defa da ona doğru koşarken başka birşeyleri kaçırıyor olma hissi doğar.

    nitekim insanoğlu doyumsuz değil midir? en güzel anda bile muhakkak vardır bir kaçırdığı. kana girdiyse bu meret, bu yetişme, kaçırma merakı, daha da ıslah olmaz o bünye. dünya dönüyordur ve insanın canı hep daha fazlasını ister.
  • geçici bir histir. zira bir süre sonra hep bir şeyleri kaçırdığınızdan emin olursunuz. hayat kısa.
  • hep bir şeylerden kaçmaya çalışma eyleminin sonucudur o aslında.
  • altına kaçırıyormuş gibi hissetmektir. altına kaçırdığın anda hissettiğin çaresizlikle mutluluğu kaçırdığını anladığın andaki çaresizlik eşdeğerdir misal.
  • daha çok bişeylere geç kalıyormuş gibi. yani ne olduğunu bilmiyorsun tam olarak, ama bişeylere geç kalmışsın, bişeyelere artık hiç ulaşamayacaksın. mesela bi daha mahallede umarsızca top oynayamayacak, tahtadan silah yapıp mafyacılık oynayamayacaksın. annen terlikle kovalamayacak ders çalış diye. lise yıllarının asiliği, ergenliği, sıfır sorumlulukla hiçbişeyin siklenmeyişi. zaten hayatın ne olduğunu bilmediğinden hayata tutunma gibi bi problemin olmayışı. bunlar geride. artık dönülmeyecek şeyler. ama insanın içini ezen daha çok olmayacağını bildiğimiz şeyler. "üniversiteye başladığımda alcam abi gitarı.." gibi başlayan güzel hayaller geride kalıyor, ve yetişilmiyor onlara. kaçıyorlar tutunduğun herşey. olmayacağını bildiğin şeylerin hayalini kurmaktan vazgeçip, hayatına yayılan derin bi depresyon hali. ama öyle her dakika "çok sıkılıyorum ya ben, insanlar falan, yabancıyım onlara, sanki herşey beni yani şey işte. oof çok sıkılıyorum" depresyonu değil. göğüs kafesinin orta yerinde anlaşılmaz bi boşluk. tuhaf bi sıkıntı. modern zamanın en büyük sıkıntısı. kıyafetlerle, pahalı yiyecek ve giyecveklerle giderilmeye çalışan bazılarının tabi bu reçeteyi yırtıp atmayı seçtiği bi hastalık.
    ve dışlıyo musun dışlanıyo musun, anlamadığın bikonuma geliyosun. güzel arkadaşlıklar kurabilecekken en fazla bi selam verip geçiyosun. derin bi arkadaşlıktan hep uzak hep özlem duyuyorsun. sana sosyalleşmen gerektiğini tembihleyen az sayıdaki arkadaşlarına da "yok abi ben öyle iyiyim" yalanları atıyorsun. diğer türlüsünü de beceremiyosun, çoğu şeyi miden kaldırmıyor belki. gün içinde bi sürü ruhhaline girip çıkmak artık yoruyor. güldüklerimle ciddi konuşmuyor, ciddi konuştuklarınla gülemiyorsun. belli kalıplara dahil oluşunun sıkıntısıyla hepsinden kaçma isteği sonra. intihar ağzında artık sakız oluyor. kimseye bahsetmiyorsun falan. anlatamadım da. öyle tuhaf bişey. belki birilerinin varlığı doldurur deyip bekliyorsun.
  • her şeyi yapamadığım için ya da yapamayacağımı bildiğim için uzun zamanlar mutsuzdum, halbuki gücüm her şeye yetseydi daha mutsuz olacaktım.
    anlamaktan memnun olduğum çatlaklardan biridir papini, akar akar yolumu bulurum.
    metnin başlığı 'olmamışa ağıt'

    "henüz sessizleşmemiş gecede, hapishaneye benzeyen binaların gölgesinde, üç kardeş kuleyi hayranlıkla izleyerek, acele etmeden yürüyerek, beyaz bir ışık şeridi artık benim olmayan dünyayı bana hatırlattığında duraklayarak hayatımı geçirdiğim kuleme dönerken okşamadığım sayısız eli, çözmediğim sayısız saçı, önceden sezmeyi beceremediğim her şeyi, görmek zorunda kalmadığım bütün rüyaları, açığa çıkartmadığım bütün sırları ve nefret edemediğim bütün düşmanları düşünürüm ve o vakit tatmin olmamış körlüğüme, bilinçsizliğimin korkunç dibine ve arzularımın kısalığına ağlarım; bütün dünyayı aydınlatan ve bir esinti misali aniden sönen yangınlara...
    bir şeylerin yapılmış olabileceği ve asla geri gelmeyecek yegane anların, hızlı çizgiler misali aniden açılan ve ben görmeden tekrar kapanan yolların, yolumun kesişmek üzere olduğu, benim için yaratılan, her şeyi değiştirebilecek ve ikinci kez rastlamayacağım yazgıların kesinliği, cesaret etmeyi beceremediklerimin hatırası ne kadar da yakar canımı o vakit...
    ve yüreğim o denli hızlı atar ki yüksek bir binanın gölgesinde dururum ve sanki hüznüme yanıt verecek bir şeyler beklermişim gibi gelir: zayıf bir keman sesi, bir atın öfkeli tepinişi, şehvet düşkünlüğü kadar üzücü bir şarkının nakaratı.
    bunların da geçici ve ölümlü şeyler olduğunu ve yegane anların, geri gelmeyecek davranışların ve hareketlerin ebediyetin içinde kaybolacaklarını düşünüyorum; artık geri gelmeyecek günler, saatler, dakikalar. kaç tane hiç görmediğim ve artık asla göremeyeceğim şey, hiç duymadığım ve artık asla duymayacağım ses, hiç tanımadığım ve asla tanımayacağım talih, hiç hissetmediğim ve bir daha da hissedeceğimi sanmadığım tutku, kavramadığım ve bir daha asla çözemeyeceğim bilmece var...
    tek bir insan için kaç tane kaybedilmiş hayat! tek bir dünya için kaç tane biçim ve kaybedilmiş bakış açısı! asla eyleme dönüşmemiş kaç tane olanak, güce dönüşmemiş kaç tane erdem, bir kez daha gerçekleşmeyen kaç tane birleşim ve kaç tane ayrışım!
    hapishane olan yüksek, kara ve sessiz binaların gölgesinde, yanan ellerim soğuk ve pütürlü taşlara dokunuyor, kan daha hızlı pompalanarak yükseliyor ve çehremin, aşağılık bir utançtan değil, çaresiz bir ateşten kızardığını hissediyorum; imkansıza duyulan aşkı bahşeden çaresiz ateş.
    fakat kuleme tırmandığımda ve koyu mavi gökyüzünde öylesine siyah duran üç kardeş kuleyi, yatağımın gölgesinde hareketsiz ve parıldayan iki gözü tekrar gördüğümde yeniden gülümsemeye başlıyorum fakat gülüşümü bir aynada görürsem şayet, anlatılamaz bir korkuyla titremekten kendimi alıkoyamıyorum."

    biz diriler yalnızca ölülerin bir alt türüyüz, epey nadide bir alt tür, buna hep inanmışımdır.