şükela:  tümü | bugün
  • yakup kadri karaosmanoğlunun bir romanı..
    hep o şarkı özellikle seçilmiş bir isimdir, romanda aşık adam sevdiğine hep aynı şarkıyı söyler. şartlar değişir iki taraf da delicesine değişir ruhsal ve fiziksel olarak çöker ama adam o ilk güzel günlerdeki gibi hep o aynı şarkıyı söyler.. ama değişimin farkında değildir.. yakup kadri ise burada böyle bir ironi yapmıştır..
  • yakup kadrinin ana karakteri münireyi ince düsünülmüs bir kurguya oturttugu, kimi yerleri bos kimi yerleriyse oldukça başarılı romanı.
  • cok eskilerden bir nihavend sarki ayni zamanda
  • zeki müren ve belgin doruk'un başrollerini paylaştıkları güzel bir film.
  • çocukluk aşkının yetişkinlik döneminde de yoğunluğunu ve saflığını sürdürebileceğini kanıtlayan eserdir.
    hüzün vardır, coşku vardır; ama beraberinde kederle umut hep iç içedir.
  • zeki müren'in söylediği mükemmel bir şarkı.

    o şarkıda sen varsın
    o şarkıda ben varım
    o şarkıda gülerim
    o şarkıda ağlarım

    hep o şarkı, hep o şarkı
    ümit dolu...
    hep o şarkı, hep o şarkı
    aşkın yolu...

    artık şu gönlüm kırık
    dudağımda hıçkırık
    sevsen de, sevilsen de
    aşkın sonu ayrılık

    hep o şarkı, hep o şarkı
    ümit dolu...
    hep o şarkı, hep o şarkı
    aşkın yolu...
  • zeki muren'in belgin doruk'la oynadigi ikinci film, muhtesem istanbul goruntuleri mevcuttur 1961 yapimi filmde. o eski, bombos denilebilecek istanbul sokaklari yurunulesi, kirlenmemis deniz seyredilesidir.

    (bkz: zaman makinesi olsa ilk gidilecek zamanlar)
  • "hep o şarkı" aynı zamanda trt de yayımlanan bir programın ismi. bu program her hafta yayımlanıyor.

    her programda "hep o şarkı" şarkısını 20 kere söylüyorlar. program yaklaşık 2,5 saat sürüyor. (sanırım)

    sanırım, çünkü garip bir şey bir programın isminin "hep o şarkı" olması. "hep o şarkılar" olsa daha çoktan seçmeliymiş hissi yaratıyor ama bu şekilde baştan kaybediyor. mesela: "hep o şarkı'ysa, ne izliycem mna koyim" der geçersin. trt'nin ratign kaygısı olmadığını bu program sayesinde anlayabiliriz.
  • 1870'lerin istanbul'unu resmeder, üstad yakup kadri, 67 yaşında yazdığı bu son romanında. okunacak sayfaların azaldığı fark edildikçe, insanın bitirmemek için türlü bahaneler uydurarak okumayı ertelemeye çabaladığı, şu tadı damakta kalan romanlardandır.
  • "
    ..
    bilmem neden, mehtaplı gecelerde, boğaziçi'nin bu noktası her yerden ziyade kalabalıktı. bebek'den, kandilli'den kalkıp kalender'e, büyükdere'ye doğru yol alan sandallar, hatta bazen üstlerinde saz alemleri yapılan mavnalar bir kerre bizim yalının önünde mola vermeden geçip gidemezlerdi. bilmem neden, dedim amma, bunun sebebini keşfetmek pek de güç değildi: komşularımız o kadar cemiyetli, zevk ve sefalarına o kadar düşkün insanlardı; hele hakkı paşa'nın hanedanlığı, hovardalığı bütün istanbul'a öylesine ün salmıştı ki, onu yakından tanımak saadetine erememiş birçok keyif ehli için yalısının önünde beş on dakika geçirmek tahminime göre hususi bir haz olsa gerekti. bundan başka, hakkı paşa yalısının, halkı kendine çeken daha esaslı diğer birkaç cazibesi daha vardı. burası haftada hiç değilse bir kere, devrin en seçkin hanende ve sözendelerinin sesi ve ahengi ile dolup taşan bir nevi "musiki encümeni" halini alırdı. dede'nin en son bestelerini, rıfat efendi'nin en yeni güftelerini ilk defa buradan işitip dinlemek mümkün olurdu. böyle akşamlarda, artık her iki yalının önünü bir görmeliydi! yüzlerce sandal, kayık hep bir araya gelip toplanarak adeta bir küçük ada gibi hareketsiz bir kitle teşkil eder ve buradan, hele saz fasıllarının sonlarına doğru, birbirinden coşkun birtakım seslerin "ah; of. yaşa, varol!" nidalariyle etrafı çın çın çınlattığı işitilirdi. o vakit, hakkı paşa bütün uşaklarını seferber ederek ve kayıkhanesinin bütün sandallarını harekete getirerek sürahiler dolusu aşılama şerbetlerle bu yanık bağırları boş yere teskine kalkışırdı. boş yere, diyorum. zira, bu ikram üzerine denizdeki kalabalığın coşkunluğu, çok defa, en son haddine varırdı ..
    ..
    "