şükela:  tümü | bugün soru sor
  • sibel alaş'ın extra orchestra ile yaptığı extra şarkılar albümünde yer alan yeni şarkısı. bir vazgeçiş, yenilgiyi kabullenme halinin müzikli beyanı. tüm dünyanın platonikleri birleşin, bu şarkıyı sevin. sonra da dağılın usulca.

    sözlerini de yazayım oldu olacak:

    uzun çok uzun
    bir rüyadan uyandırdım kendimi
    kalbimi acıtmana ne gerek vardı
    zaman geçiverdi yanarak
    sen de beni sevdin sanarak
    yalnız tanıdık biriyim
    ben sana herkes gibiyim

    ne zor vazgeçmek senden
    yalan olsan da
    bunca şarkı şiirden sonra
    vazgeçmek senden
    kendimden caymak demek aslında

    seni hiç kimse benim gibi
    sevmeyecek anlamadın
    kalbimin en saklı yerisin
    seni ben uydurdum
    mısra mısra yazdım ama
    galiba herkes gibisin
  • şuan ruh halimi anlatan şarkı. sabah radyoda dinlemiştim ve sürekli dinler oldum. içimi acıtıyor şu sözleri hatta;

    "seni hiç kimse benim gibi
    sevmeyecek anlamadın
    kalbimin en saklı yerisin
    seni ben uydurdum
    mısra mısra yazdım ama
    galiba herkes gibisin.."
  • yuzumde kucuk bir gulumsemeyle dinledigim sarki. "...ne gerek vardi..."

    adam'dan bu yana sevdigim ender sibel alaş sarkilarindan.
  • sibel alaş'ı özlediğimizi fark ettiren parça. rastladıkça orada burada ismine, başkalarından dahi olsa dinledikçe parçalarını seviniyorum. susmasın uzun uzun, daha çok şarkı söylesin.

    "ne zor vazgeçmek senden
    yalan olsan da
    bunca şarkı şiirden sonra..."

    o "bunca" şarkı şiiri biz de duyalım, zira ihtiyaç var!
  • sibel alaş kokan şarkı. umarım en kısa zamanda yeni bir albümle hayranlarıyla buluşur.
  • herkes gibiyim. herkes gibisin. herkes gibi.

    zaten başlangıçta hepimiz herkes için herkes gibiydik. kendi halinde yaşamlara doğmuş, büyütülmüş, okullara gitmiş, mezun olmuş, vakti gelince iş-güç-hayat gailesine dalmış, kaybolmuştuk.. birbirine benzeyen ömürlere sahip olup birbirine benzeyen günler içinde aynı şeyleri farklı şekillerde yaparak devam ediyorduk kendi yolumuza. her birimiz özel olduğumuzu sanıyorduk, e ama hepimiz böyle düşünüyorsak aslında o kadar da özel olamazdık, anlıyorduk böyle şeyleri zamanla.

    herkesin bir ailesi, iyi kötü bir işi, evi, arabası, en yakın arkadaşı, sevgilisi, hayat arkadaşı vardı. bunlardan en iyisine ve en çoğuna sahip olmaktı hayatımızın amacı; belli bir yaşa kadar bunların bir kısmını edinirsek, sırasıyla çinkoları tamamlıyorduk. hepsini tamamlayan şanslılar da oyunun sonunda tombala diye bağırmaya hak kazanıyor ve galip oluyordu. ellerinde ne yapacaklarını bilemedikleri zaferlerle dolanıp duranlarla doluydu her yer nasılsa. herkes için rezerve edilmiş bir galibiyet muhakkak vardı. bugün olmazsa yarındı.

    herkes herkesle dostmuş gibiydi. ama dost yüzler, dost gülücükler içinde bir samimiyetsizlik vardı sanki. herkes herkesi seviyordu, ya da seviyormuş gibi yapıyordu. başkalarının aşkları hep filmlerdeki gibiydi. romantik akşam yemeği denince akla kırmızı gül, mumlar ve şarap gelmeliydi. herkesin bir şarkısı vardı sevgilisiyle; o, onların şarkısıydı. bizim hiç şarkımız olmuyordu. yoksa bir sorun mu vardı? "iyi misin?" diye soruyorlardı. iyi olmasına iyiydik de, onların bildiği ama bizim bir türlü bilemediğimiz bir evrenin sırrı vardı sanki. bunca mutsuzluğumuzu açıklamanın bir başka yolu olmalıydı.

    sonra bir gün birileri geliyor, yaşam alanımızın sınırındaki kapıları çalıyordu. "kim o" diyorduk, "benim" diyorlardı; seslerini tanımamız gerektiğini vurgular gibi bir halleri vardı. o, bu veya şu idiler oysa, seslerini tanıyamıyorduk önceleri. buyur ediyorduk onları içeri, "hoş geldin" diyorduk, "dinlen, bir nefes al". 'sanki daha önce bir yerde tanışmış gibi ' oluyorduk nadiren. birbirimiz için daha evvel hiç kimse iken bir anda arkadaş, dost, sevgili, aile, birçok şey, her şey oluveriyorduk. o hiç kimseleri alıp hayatımızın orta yerine sokuyor, onlar da aynını yapsın diye bekliyorduk, beklemedik desek yalandı. yapıyorlardı da. bazısı layıkıyla yapıyordu bunu; öyle zamanlar oluyordu ki şaşkınlığımızı gizleyemiyor, istemsizce buna değip değmediğimizi düşünmeye başlıyorduk. bazıları çok da istemeden yapıyordu-hoş, onlar ne yapsalar eğretiydi zaten, neresinden tutsak elimizde kalıyordu sundukları. elde kalanları da hızla atıyorduk; kullan-at konsepti gittikçe daha çok yer kaplar olmuştu hayatlarımızda, eskilerden kurtulup yenilere yer açmak gerekiyordu.

    kendimiz için özel hale getiriyorduk birilerini, "başkasın" diyorduk onlara, "benzemez kimse sana", tavırlarına hayran oluyorduk. zamanla hırslarımızdan sıyrılıyor, kötücül-bencil yanlarımızı törpülüyor, sadece kendimiz için değil, bir başkası için de karşılık beklemeden bir şeyler yapar hale geliyorduk. kaba yerlerimizi yontuyorduk, bazen kendimiz için çoğu zaman bir başkası için. inceliyorduk; rafine zevklere sahip oluyorduk, şarabın iyisinden anlar, müziğin iyisini dinler hale geliyorduk. bir yandan da her müziği dinleyemez, her ortama giremez oluyorduk; ah, eskisi gibi değildi hiçbir şey, eski tadı yoktu hiçbir şeyin doğru ya.. kimseler bilmezken biliyorduk o şimdinin ünlü rock grubunu, sonraları piyasa olmuşlardı işte, ayağa düşmüşlerdi. piyasalardan-düşenlerden uzak yükselenlere -çaktırmadan- yakın tutuyorduk kendimizi.

    yeni şeyler keşfetme tutkusuyla gökkubbenin altında söylenmemiş sözler, çalınmamış ezgiler, gidilmemiş yerler arıyorduk, sıradanlıktan bir nezbe olsun kaçabiliriz sanıyorduk. sahi, ne menem şeydi bu sıra? sıranın dışına çıkabilmek için, sırf sıradışı bir şeyler bizi hayata daha çok bağlar umuduyla arıyorduk keşfedilmemiş, el değmemiş olanları. ah, kokuyordu her şey, küf kokuyordu, mide bulandırıyordu bütün sıradanlıklar, birbirine benzeyen insanlar, rutinler, tekrarları ömürlerin. yeni var mıydı yeni? koşuyorduk yenilere, yenilenme umuduyla, belki yeşertme isteğiyle kuruyan yerlerimizi. kurudukça hissetmek güçleşiyordu. "gülümse" diyorduk kendi halimiz kalmayınca başkalarına, "yoksa ben nasıl yenilenirim, hadi gülümse.." oysa, başkasının gülümseyişi yetmiyordu yenilenmeye. kendi gülüşlerimiz de azalarak azalıyordu.

    üzerinde ayak izi olmayan bir kar örtüsüne ilk basan olmak istiyorduk ya da yassı taşları suda en çok sektiren. ne kadar uğraşsak da anlamıyorduk tam anlamıyla kimseyi ve anlaşılamıyorduk layıkıyla. anlaşamamak böyle bir şeydi, işte bunu çok iyi anlıyorduk.

    ceplerimizde tecrübeler biriktiriyorduk. çoğu zaman önyargılı yapıyordu bizi bu tecrübeler. birilerine de haksızlık oluyordu ama olsundu; vaktiyle yaralamışlardı bizi, yaralanmamak için birilerini kanatmaktan başka elimizden başkası gelmez sanıyorduk, en kolayı buydu.

    inceliyorduk, insanları, olayları, sade başkalarının hayatını değil kendi hayatımızı da derinlemesine inceliyor, sorguluyorduk. karşımızda oturan yeni tanımaya başladığımız birini gülümseyerek inceliyorduk, uzaktan izliyorduk o sahnedeki iki kişiyi, sanki filmlerdeki gibi ruhumuz içimizden çıkıp yükselmiş de tavandan aşağıyı seyrediyormuş gibi. seyredip içine giremediğimiz sahnelerden mi ibaretti yoksa yaşamlarımız? sonunda bir "the end" bile yazmıyordu.

    inceliyorduk ve gitgide inceltiyorduk başkalarıyla olan bağlarımızı. sonra bir gün geliyordu, inceldiği yerden kopuyordu bütün bağlar. yeniden bağlamaya gerek bile duymuyorduk. incelikler yüzündendi bu kopuşlar. çözümsüzlükten ve gerilimden beslenen her şey boğuyordu işte bizi. oysa, insandı bu, kendisi en az acıyı çeksin diye bir başkasına acı çektirmekten kaçınmazdı, kendini her krizden en az hasarla kurtarmanın derdindeydi. boğulmamak için kolumuzu tutuyor, başımızı aşağı itiyor, bizi dibe çekiyorlardı. yaşama tutunma refleksi, acımak nedir bilmiyordu, bir başkasını kendiyle birlikte boğmaktan çekinmezdi. boğmaya çalışıyorlardı bizi. boğulmamak için kurtulmak ve kulaç atmak zorundaydık, daha ileriler bizi beklerdi. yeni adalar, yeni kıyılar belki, tam da dişimize göre; keşfedilmeye hazır, bilinmezlerle dolu. belki de bir girdaptı bekleyen, bizi içine çekip yutacak bir girdap. bilemezdik neyle karşılaşacağımızı..

    kaçarken donuk bir hoşça kal diyorduk bir zamanlar sıcak hoş geldinlerle karşıladıklarımıza. hoşça kalabiliyorlar mıydı, aslında pek de ilgilenmiyorduk orasıyla. "sensiz yaşayamam" diyorlardı, "yaşarsın" diyorduk içimizden, çekip giderken. başlarının çaresine bir şekilde bakabiliyorlardı nasılsa. bizli ve onlarlı zamanlar, hiç yaşanmamış gibi oluyordu bir zaman sonra, sanki hiç ellerinin sıcağını duymamışız, hiç boyamamışız dudaklarımızı onlar için, hiç beraber sarhoş olmamışız gibi.. yürüdüğümüz sokaklardaki adım izlerimizi yağmur alıp götürüyor, satamadan sellere katıyordu. böyle durumlarda nasıl şarkılar dinlemek gerekirdi bilemiyorduk henüz.

    beraber sokaklarda yürüdüğümüz, aynı tabaktan yediğimiz, kahkahalar attığımız, kelime oyunlarına güldüğümüz, şiirlerden alıntılar yaptığımız, kitapları dönüşümlü okuduğumuz, filmler izlediğimiz, kavgalar ettiğimiz; küstüğümüz, barıştığımız, soluğundan öptüğümüz insanlar gün geliyor el gibi oluyorlardı, sonra da hiç kimse. zaten en başında da hiç kimse değiller miydi? boş vermek gerekiyordu, boş veriyorduk. şimdi hangi şiir avuturdu bizi, hangi umut tutardı elimizden, hala bilemiyorduk.

    yavaş yavaş anlıyorduk: tüketene kadardı her şeyin güzelliği, tüketmek güzeldi bir süreliğine, doyurucuydu; tüketiyorduk her elimize geçirdiğimizi. bitince, gelsin yenisi.. yeni nasılsa hep güzeldi, merak uyandırıcıydı, heyecan vericiydi-bilmediğimiz her şey gibi. bildikçe sıkıcı, olağan, durağan, sıradan oluyordu. doğanın kanunu buydu ve önüne geçebilmek için elimizden hiçbir şey gelmiyordu. tüketiyorlardı bizi, yaşam enerjimizi içimizden çekip kendilerine katıyorlardı, bizi bitirmeye kast ediyorlardı. yani, olmuyordu işte hiçbir şey hayal ettiğimiz gibi, hayal bile kuramaz oluyorduk bir yerden sonra. hevesler kertenkele olup kaçıyor, heyecanlar kuş olup uçuyordu. ve biz çaresiz, öğrenilmiş çaresizliklerimizle devam ediyorduk.

    eski bir tanıdık oluyorduk biri için, biri için daha.. bence artık sen de herkes gibisin demiştik birilerine vaktiyle, şimdiki onlar için henüz öyle değildik belki ama olacaktık elbet. o sözlerimizin diyetiydi sanki bütün yaşananlar; dönüp dolaşıp bizi buluyordu yapıp ettiklerimiz. ne yapabilirdik ki? hem bir zamanlar tanıdıklarımızı, artık tanımasak da olurdu.. sanki ölmüşlerdi. ölmüş birinin ardından neler hissedilirdi? ara sıra akla gelirdi artık var olmayan biri, iyi ya da kötü anılırdı. hepsi bu.

    işte böyle böyle ölmüştük birilerinin gözünde de arkamızdan ağlayanımız yoktu. öle öle biz de öldürür olmuştuk başkalarını, ilk başta titreyen eller artık hedefi şaşırmaz oluyordu, bir cinayetten diğerine ustalaşan seri tanıdık katilleriydik artık.

    herkes gibiydik. herkes gibi yaşıyor, herkes gibi seviyor, herkes gibi ölüyorduk. hiç kimse oluyorduk sonunda. gelmiş, birilerinin hayatına dokunmuş, sonra geçip gitmiş hiç kimseler olup çıkıyorduk. hayatlarımız birbirine benzeyen şarkılar gibiydi, yedi nota vardı ellerimizde, ne kadar özgün olabilirdik ki?
    herkes kadar..
  • kedi hayvanı, köpek hayvanı için bir insan, onun sahibi arzunun o karanlık nesnesi olabilir mi? hep yanında, her an istediği gibi sevebileceği biri gibi. hep de bir adım ötede, tam hayvanlaşamıyor, kedileşmiyor. gölge gibi, yanında ve uzağında. başka herkesten farklı, ve aynı herkes gibi bir sahip. köpek için durum daha baştan platonik kalmaya mahkum aşk sayılır. (bkz: kedi psikolojisi/@ibisile)

    "kızamıyorum abi adamım benim
    kıyak çocuktur severim hani
    bırak takılsın herkes gibi
    harbi çocuktur severim hani" (bkz: anında görüntü/@ibisile)

    (ilk giri tarihi: 9.6.2018)

    (bkz: sen de herkes gibisin), herkes gibisin