şükela:  tümü | bugün
  • lütfen sonuna kadar izleyin...
    aman allahım, ne hikaye!
    izle ve sonra dönüp kendi hayatına bak...
    yenilenmiş link
    edit: ağla ağla ölmüş. iyi b.k yedin!
    edit: bu bir kişisel gelişim sıçmığı değil kardeşim, en kötü ihtimalle kişisel gelişime alet edilen "yaşanmış bir hikaye". senin bu hikayenin "yaşanmışlığına" saygı duymayan vicdanına tüküreyim!
    edit: her boka ağlayan bir adamım evet. kapı gıcırdıtısına ağlarım ben. iyi ki de böyleyim. iyi ki de her boka ağlayan arabesk bir ekşiciyim.
    ben hikayeyi anlatanı tanımam. hikayeyi anlatan şarlatan da olabilir, tarlatan da. ben hikayeye ağlıyorum. evet her boka ağlayan arabesk postmodern bir ekşiciyim. mühim olan anlatan değil, bizatihi hikâyedir.
    bak simdi de oturdum, senin taş kalbine ağlıyorum...
    edit: link konusunda uyaran dostlara teşekkürler.
  • ağla ağla öldük.
  • iflagimi sikmistir.
  • https://www.youtube.com/watch?v=d5nmyrlwbog

    ağlatmamış ağzımıza sıçmıştır. abi bu ne ya?

    siktin attın hocam.
  • süper hikaye.
    bu kişisel gelişimci tiplerin genel halidir bu.
    ver ajitasyonu, ver hüznü, sonra itele siktirboktan kitapları 100 tl'ye.
  • kimle dalga geçiyorlar diye açtım videoyu, komikli bir şey var sandım ve şuan gözlerim dolu bu entryi giriyorum lan.
  • neresinde güleceğim diye dinleyip de hiç gülmediğim üstüne sessizce izleyip düşünerek kapattığım hikaye.
  • nedense şu köşe yazısını anımsattı:
    "kendini komik zanneden, komik olmaya çalışan, komikliğin prim yaptığına inanan ne çok kişi görüyorum son zamanlarda…
    “insan maymunluğu”nun bu kadar ayağa düştüğü, sokaktaki adamın dünyasına bu kadar indiği başka zamanlar oldu mu, bilmem…
    ikinci sınıf cem yılmazlar, üçüncü sınıf şahanlar, beşinci sınıf beyazlar, kendini aykırı bir komiklik dehası sanan zavallı okanlar etrafımızda uçuşuyor. evet, bu komik adamlar toplumun bütün katmanlarında kendini seri bir şekilde kopyalayarak, dolly dolly klonlarını sürüye salıyorlar… nesillerin beynini, davranış kalıplarını programlıyorlar. inanmazsanız, insanların genel anlamda ‘çağrışımları’nın nelerle otomatik olarak harekete geçtiğine, hangi çağrışımların hangi kanallardan geldiğine bir bakın… özellikle facebook, twitter, youtube nesline bir bakın: mesela, onlara bir punduna getirip ünlü filozof aristoteles’in isminden bahsedin ve bekleyin. çoğunlukla cevap şöyle olacaktır: “o ne lan, ariston gibi bir şey mi?” (bu son cümle için ben kendi adıma özür dilerim.) blaise pascal’dan bahsedin. çoğunlukla cevap şöylece tezahür edecektir: “pascal nouma mı baba ya!” anasır-ı erbaa (dört element) tabirini kullanma cesaretinde bulunun. çoğunlukla çağrışım biçimi ve verilen tepki: “hava, su, toprak, tahta. he he he…”
    gerçi ahmet hakan sağolsun hadiseye biraz olsun dokundu ama devamı gelmedi. durum komedisi altında yapılan dangalaklıkların bu toplumda bu kadar yankı bulması daha fazla ilgiyi hak ediyor. recep ivedik filmlerinin on milyonu aşan miktarda, belki de yirmi milyon civarında izlenmesi acaba bize türkiye toplumunun zihin haritası adına ne söylüyor? insanlar kendisinde hiçbir karşılığı olmayan, duygu ve düşünce dünyasına, ilgi ve davranış sahasına denk düşmeyen, zevk ve estetik düzeylerinde karşılığı olmayan bir şeye ne kadar itibar edebilir? kim neyi izlerse izlesin diyeceğim bir şey yok, fakat her evde, her sınıfta, her ortamda yüzümüze bildik hareketlerle bakıp duran bunca recep ivedik’le ne yapacağız? bu ülkenin çocukları recep ivedik’ten, olacak o kadar’dan, çok güzel hareketler bunlar’dan daha fazlasını hak etmiyor mu? soru(n) budur… (soru(n)u anlamaya çalışmak yerine ‘daha iyi biliyorsan kendin yap’ kolaycılığına kaçan varlık, seni çok iyi tanıyorum, bilesin…)
    yer: bir üniversitenin sosyal bilimler konferans salonu. konu: insanın evrendeki yeri. soru: - konuya ilişkin sorusu olan var mı arkadaşlar? genç bir el havada: - eee şeyi soracaktım, saatiniz kaç, nı ha ha… sonuç 1: salonda kopan kahkaha tufanı… sonuç 2: sessizlik, salondaki her göze tek tek bakan bir adam ve trajik bir tebessüm…
    her yerden, her köşeden vıcık vıcık şov, kıvıl kıvıl komiklik fışkırıyor. ucuz, pespaye, sıradan, zavallı komiklik. ve bu her yanı saran veba, zihinleri kumanda eden kimi kanaatlerle, kimi popüler kültür masallarıyla kartopu gibi büyüyor. örnek mi? ‘kadınlar komik erkeklerden hoşlanır’ klişesi. bu klişeden hakikaten hoşlanan komik kadın ve erkekler yok mu? dünya kadar… ellerini yelpaze gibi sallayıp boğulurcasına gülen, küçük dilinin titrek kıvrımlarını kikirdek ve fikirdek efektlerle sık sık gösteren, her kelimeye, her hata ve sürçmeye, kronik bir krize yakalanmışçasına gülen (belki de kahkahayla ağlayan demek daha doğru olur, zira kahkaha bazen ağlamanın bir türüdür), vara yoğa, ota bota gülmekten ‘yarılan’, hep gülmek isteyen, gülemediğinde can sıkıntısı yumağında boğulan bir tür, zincirlerinden boşanmış sokaklara akıyor…
    ‘kadınlar komik erkeklerden hoşlanır’ diye diye her türlü ciddi, sıkı konuyu ve bu konularla uğraşanları cüzzamlı ilan edip, yalnızlığa ittiniz. böylece ortalıkta hep tribünlere oynayan, komiklik ishaline tutulmuş gibi konuşan, ambarında farelerin oynaştığı zavallı vitrin tipleri cirit atıyor. sonra da gelsin ‘adam gibi adam yok şekerim’ höpürdenmeleri…
    sanki dünya bir stand-up sahnesi, geriye kaykılıp, ‘haydi bakalım şov başlasın, hadi ama biri beni güldürsün’ diyorsun herkese. çoğu öğrenci öğretmenine böyle diyor mesela: ‘hadi beni güldür, canım sıkılıyor…’ sanki bilgisayardan, cep telefonundan ard arda gülücük sembolü gönderince gülümsemek gibi bir şey hayat dediğin. sanki…
    koltuğa uzan ve pasif eğlence başlasın…
    pasif eğlence kültürüne tiryakilik kazanan kitleler, kendilerinin aktif olması, katılımcı, üretken, derinlikli olması, bedel ödemesi gereken her türlü nitelikli işten nefret ediyor ve ‘canı sıkılan adam’ haykırıyor: ‘biri beni eğlendirsin…’ ünlü düşünür guenon’un ‘niceliğin egemenliği’ dediği durum biraz da buradan seyr (teorya) edilmeli…
    elbette biliyorum komiklik, güldürük başka mizah başka… m-izah… mizahın bir izah türü olduğunu bilmeyen mi var yahu… ve insan özünde mizahsız yapamaz. ironi, trajediye karşı derinden bir gülüştür elbet. espri, ruhun derin bir yansımasıdır (adı üstünde spare, spiritüel, espri: yani ruhsal). kara mizah, uçuruma baktığında uçurumun da sana baktığını bilmekten başka nedir? bilirim ki espri zekanın terlemesidir, dehanın göz kırpması…
    hayatta en çok ilgimi çeken “sıkı’cı” adamlardan (yani sıkı çalışan, işini sıkı tutan, kılı kırk yaran, eleğinin gözenekleri sıkı olan, -frenkçede hardworker dedikleri- anlamında kullanıyorum) biri olan h. bergson’un insanı “gülen tek varlık” olarak okuyuşu içimde uğulduyor: “komik doğada değil, insandadır. insan bedeninin farklı durumları, mimik ve hareketleri, bize basit bir makineyi çağrıştırdığı ölçüde gülünçtür. komik, özden üstün olmak isteyen biçimdir; dikkatimizi insanın manevi yanından çok, bedensel yanına çeker. bir kişi bize ne zaman bir nesne izlenimi verse güleriz. tekrarlama, tersine çevirme, rollerin değişmesi, hayatın makineleştirilmesi... doğallığı bozulmuş her düşünce ve davranışta komik bir taraf buluruz.”
    hasılı; bu komiklik çöplüğünün tam ortasında, ruhsuz komiğin cansız uğultularında, derinliğin kaybolduğu her türlü sığlıkta ihtiyacımız olan tek şey, “sıkı’cı” adamlar ve “sıkı’cı” konulardır. komiklerin bayağı iktidarından bıktık…"
    not: mürekkebinin koyuluğu bir hayli seyreltilmiş böylesine ‘komik’ bir yazıda canınızı sık(ıla)mak isterdim. özür dilerim…"
    edit: sevgili arkadaşlar pek çok arkadaş mesaj yoluyla yazarının kim olduğunu sorduğu için ekleme ihtiyacı hissettim. yazı yusuf özkan özburun'a aittir.
  • sevdiklerinize hayattayken onları sevdiğinizi söyleyin.