şükela:  tümü | bugün
  • bertolt brechtin 1941 yilinda finlandiya'da surgundeyken finli-estonyali oyun yazari hella wuolijoki ile ortaklasa yazdigi diyalektik tiyatro ornegi. eserin ilk adi fince "iso-heikkilän isäntä ja hänen renkinsä kalle" -"master iso-heikkilä and his hired man kalle"- iken daha sonra brecht tarafindan degistirilmis.
    sarhosken farkli ayikken farkli davranan efendi puntila kizini zengin bir ateseyle evlendirmek ister. kizi eva puntila'nin sadik usagi matti'ye asiktir. efendi-kole iliskisini kara mizahla anlatan oyunu, dostlar tiyatrosu'nda genco erkal sahneye muazzam bir yorumla tasimistir.
  • ünlü tiyaro yazarı bertolt brecht'in oyunudur. brehct, oyunu yazmaya ilk kez 1940'da finlandiya'da başlamış, daha sonra büyük bir bölümünü adb'de tamamlamıştır.
    brecht bu eserinde kişilik bölünmesi üzerinde durmuştur.bay puntilla adlı acımasız bir çiftlik sahibinin içki içtikten sonra bir iyilik meleğine dönüşmesi efendi- uşak ilişkisi içinde mizahi bir dille anlatılır.
  • chaplin'in city lights filmiyle birçok benzerlikler ihtiva eden oyun. sarhoşken neşeli ve dost canlısı, ayıkken cimri ve aksi olan zengin adam olayı hem filmde hem de oyunda vardır. yalnız dikkat edilmesi gereken nokta city lights 1931 tarihliyken puntila 1940larda yazılmıştır.
    antalya devlet tiyatrosu'nun 2002-2003 sezonunda prömiyeri yapılmış, bir iki sezon oynamıştır.
    yazılacak çok şey var da saat geç oldu ondan şey edemiyorum.
  • subat 1998´de izledigim brecht eseri. üstadin 100. yasgünü serefine tiyatro haftalari düzenlenmisti sehirde.

    brecht´in müthis eserinin yani sira aklimda puntila´yi oynayan tiyatrocunun sahnede cirilciplak gezmesi ve benim gözlerimi kapatmam kaldi. cok rahatsiz edici ve gereksiz bulmustum o sahneyi. bugün farkli düsünürdüm; daha dogrusu üzerine hic düsünmezdim, oldugu gibi kabul ederdim.
  • bursa devlet tiyatrosu'nun sezon için "perde!" dediği oyun.

    20. yy’ın efendi- köle ilişkisini anlatıyor. hani şu bilmem kaç bin yılın zalim alışkanlığı... sadece adı değişmiş, ırgat olmuş. taksonomi, alemden türe sınıflandırmasını yaparken homo sapiens deyip kesmiş ama anlaşılan insanoğlunu bu kadarı da kesmemiş, aralarında uçurumlar olan sosyal sınıflar da eklemiş. zekayı, diğerlerini kontrol altına alma yeteneği sanan insanın açgözlüsü, sömürüsüne türdeşlerini de katmış; onları adeta iş gücünden yararlandığı hayvanları gibi giderlerini kıstığı, kendinden saymadığı, çaresizliğinden yararlandığı düzeninin kurbanı yapmış.

    herhalde insanın adaptasyon yeteneğini gözlemlemek için en iyi ortam, insanlık dışı çalışma koşulları olurdu. öyle motivasyon falan da değil onlara bu insanüstü performansı sergileten. hani duyuyoruz ya bazen, “onlar yapar, onlar alışık.” diye. değiller. onlar, çaresizlikten sınırlarını zorluyorlar. çünkü kaderleri, aynı işler kendilerinden beklense komünistlere taş çıkartacak efendilerin -ki günümüz karşılığında patronlar-, iki dudağı arasından çıkacak tek bir söze bağlı. çünkü patronlar, kazandırdıkları için minnet duymaları gereken çalışanlarına dayattıkları vazifeler arzuladıkları gibi yerine getirilmezse, gözünün yaşına bakmadan kapının önüne koyacak kadar acımasızlar.

    bir de bu patronların en büyük güvenceleri, siyasi bağlantılar. yani onların sömürü düzenini kanuni hale getiren, günümüzdeki karşılığıyla asgari ücreti, açlık sınırının altında düzenleyen bakanlar... vicdan sızlatan, filmde-oyunda izlerken göz yaşartan bu düzeni garanti altına almak için her şeyi kanuni zırha büründürmekle mükellefler.

    ilave: gelir eşitsizliğinin sonuçlarından biri de farklı çevrelerde yetişen bireylerin aldığı eğitim ve görgü farkının, onları anlaşamaz hale getirmesi.

    brecht, oyunu 1940'ta yazsın; 2017'de hala karşılığı olsun. iyi mi!

    bursa dt tarafından sahnelenen oyunu, ümit aydoğdu yönetmiş. hastalık hastası'ndan beri hasret kaldığımız halil balkanlar baş roldü. volkan çetinkaya da yardımcı erkek oyuncu. ikisi arasında izlemeye doyulmayan bir performans ilişkisi var. karmakarışık'ta da böyleydi bu. birbirlerinin tamamlayıcısı gibiler.

    müzikleri muhteşemdi. uzun zamandır böylesine denk gelmemiştim. oktay köseoğlu eseriymiş. melodisindeki bazı kısımlar bende, tim burton filmleri etkisi yarattı. *

    oyun 2,5 saat kadar sürüyor. güldürürken düşündürmek deyimini yaşatıyor. çıkınca da bitmediği gibi kara kara düşünmeye dönüşüyor. olsun. belki bu arada aklımız başımıza gelir...
  • bursa avp’de izleyip,benin icin unutulmaz oyunlar arasina coktan girmis olan; efendi ile hizmetkar iliskisi adi altinda bir cok alt dersleri olan sahane tiyatro oyunu.

    biraz spoiler icerecek yazdiklarim.

    puntila aga babasi. topragi var, parasi var, hayvanlari var, koleleri var, sozu geciyor. ickisi de var ama. zaafi. kemal sunal’in bir filmi var, gozu kapali bir kizin ameliyati icin fabrikator adam icince bunun en yakin arkadasi oluyordu. heh iste,o hesap. icince matti’nin en yakin arkadasi, en sozunu dinledigi adam oluyor. matti mert adam ama. isi ve yolu yordami ve puntila’yi da tanidikca rahat ve alni ak bir hayat suruyor yaninda calisarak. efendisinin kizi, babasinin zengin arkadasi yerine, gonlunu matti’ye kaptirdiktan sonra sahnede daha eglenceli ve guzel sahneler olusmaya basliyor. oyuncular sahane bir performans gosteriyor. mimikler, tonlamalar, hareketler kusursuza yakindi izledigimde. hikaye ve olay orgusu zaten sahaneydi.

    insan kibri ve elinde bulundurdugu gucu,gafletle ve hirsla her zaman kendi aleyhine kullaniyor. hayatin her aninda bu boyle. oyle bir hirs da gozu oyle bir kapatiyor ki, size inanip guvenen, her daim yaninizda olan; size her zaman sonuna dek sabredip, cekip ceviren insanlarin bile artik yuzunuze bakmayi gecin, varliginizi bile bilmek istemiyorlar. en kotu seydir o kibir. insani en cok mahveden. turklerin de en sevdigi huy.

    adam oyunu 40’li yillarda finlandiya’da, amerika’da yazmis, gunumuzde turkiye’de karsiligini buluyoruz bu tiplerin. ben izlerken bir reyiz-hulogcu iliskisi izliyormus gibi de hissettim. bunu da soylemeden gecemeyecegim.*

    velhasil, guzel oyundur efendim. mizahi ve hikayesiyle, oyunculuklariyla denk gelirseniz izlemeniz gereken, izledikten sonra da akildan cikmayacak bir oyundur.

    **
    insan her dönem aynıydı işte.
    içinde bin bir insan taşıyordu.
    içindeki sese kulak vermek istiyordu da veremiyordu.
    olduğu gibi görünmek istiyordu da görünemiyordu.
    göründüğü gibi olmak istiyordu da olamıyordu.
    o zaman, gelsin lingo lingo şişeler.
    lakin içki de şişede durduğu gibi durmuyordu...