şükela:  tümü | bugün
  • heybeliadada yer alan verem ve akciğer hastalıkları hastanesidir. temiz ada havasının vereme iyi geldiği düşünüldüğünden burada açılmış olsa gerek.
  • geçen hafta gittiğim müthiş manzaralı ancak bakımsız, bir verem ve akciğer hastanesinin olmaması gerektiği kadar hijyenlikten uzak hastane. ancak hastane girişindeki tabelada yazan helbeliada sanatoryumu yazısı ulen ben nereye geldim böle breh breh dedirtmektedir insana.
  • değişen sağlık politikalarının bir sonucu olarak kapatılıp personeli süreyyapaşa'ya nakledilmiştir.
    kapatılmasının gerekçesi olarak da hasta olmaması, ve sanatoryumun yeterince karlı olmaması gösterilmiştir.
    göğüs hast. uzmanı olan dr. müge özdemir şöyle demektedir:

    "1980'lere kadar tam kapasite türkiye'ye hizmet etmiş bu kuruluş son zamanların değişen sağlık politikasına uyum sağlayamamıştır. 1980 öncesi tüberküloz; 'devletin bakmakla yükümlü olduğu bir hastalık' olarak kabul edilip hastanenin yakıt, gıda, elektrik, su masrafları sağlık bakanlığı tarafından ödenirken, 1980'lerde değişen sağlık politikası sonucu hastane kendi ihtiyaçlarını kendi gelirinden karşılamak zorunda bırakılmıştır. yeni sisteme uyum sağlayamayan hastane maddi sıkıntı çekmeye başlamıştır. bu maddi sıkıntı sonucu hastanenin otelcilik hizmetleri aksamaya başlamış, uzman ve asistan eğitimi için gerekli modernizasyon sağlanamamıştır. bir de üstüne üstlük devletin hemşire ve personel atama politikasındaki değişiklik, hastanenin işlevselliğini iyice bozmuştur. sonuç olarak zayıf otelcilik ve yetersiz personel hizmeti alan hastalar, modernizasyonun geri kalması ile eğitimi kısıtlanan uzman ve asistanlar mutsuz bir grup oluşturmaya başlamıştır. bir de 'kendi çalışanlarına döner sermayeden performansa dayalı ücret dağıtımı 'sisteminin işlerliği iyi-kötü diğer hastanelerde sağlanabilirken, hastanenin gelirinin ancak kendi giderlerini karşılayabilecek kadar olması hekimlerin mutsuzluğuna tuz biber ekmiştir. (ilkelerin tükendiği 1000 ytl noktası…)
    bu noktadan sonra her şey çorap söküğü gibi çözülmüştür. daha iyi koşullarda çalışmak isteyen hekim topluluğu ile daha iyi hizmet almak isteyen hasta topluluğunun sorunlarına çözüm olarak; cumhuriyet'in ilk devlet hastanelerinden biri olan, birçok kıymetli bilim adamı doktor yetiştirmiş ve tüberküloz ile savaşta çığır açmış bu koca devin 3 ekim 2005 günü tarihin o derin, acımasız ve belki de hiç açılmayacak sayfalarına teslim edilmesi uygun görülmüştür. tanrı hepimizi bağışlasın…"

    http://www.tuberkuloz.info/heybeliada.htm
  • an iitbariyle yanmaktadır:

    http://www.ntvmsnbc.com/id/25011788/
  • 2005'de kapatıldığında rant niyetlilerinin ellerinin kaşındığı akıllara ilk gelen düşüncelerdenmiş.

    güzel bir tarih, keşke avm ya da otel olmadan bir yol bulunup yaşatılsa..

    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=167278
  • annemin babası olan dedemin (bkz: dede/@4 numarali forma), burada tedavi gören bir kız kardeşi varmış. 1940'lı yılların sonunda, beşiktaş'taki evlerinde yaşarlarken hastalanmış. bir doktor getirmişler, yanlış teşhis koymuş ve ona göre tedavisine başlamış. bu sefer hastalık ilerleyerek, vereme dönmüş. heybeliada sanatoryumuna yatırmışlar. fakat hastalık ilerlediğinden, orası da fayda sağlamamış ve 1950 senesinin ilk aylarında, 25 yaşındayken vefat etmiş. feriköy mezarlığına defnetmişler.

    hasta olmadan önceki ve sanatoryumda bir şezlongda uzanırken çekilmiş resimleri var albümde. incecik ve güzel yüzlü bir kızmış büyük halamız. teyzem ve halam olmadığından, hep merak etmişimdir, yaşasaydı nasıl olurdu diye. iki kardeşmiş dedemler zaten. saynur hala vefat edince, tek kalmış. daha sonra anneannemle evlenip de ilk çocukları vefat etmeden önce, ailedeki kaybedilen ilk kişi olmuş. eski insanlar yokluklarla mücadele etmişler hep. en azından bizim aile öyle.

    geçen gün kelebeğin rüyası filmine gittim. sanatoryumu görünce tuhaf oldum. hep o geldi gözümün önüne. oralardan geçmişti o da. dedemin yanında bahsetmezlerdi hiç kendisinden. ben de zaten çok sonraları öğrendim varlığını. dedem vefatına yakın, sayıklama hallerinde ismini anıp ağlardı ara sıra. hiç azalmamış kardeşinin içindeki acısı.

    ben ilk öğrendiğimde gidip yerini bulmuştum mezarının (bkz: mezar bulmak/@4 numarali forma). bir mezarın defin tarihinin üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra, aynı mezara aileden birisi de gömülebilirmiş, ben de o zaman öğrendim. yani dedem bunu vasiyet ettiği zaman. tuhaf gelmişti bana ama oluyormuş. sonra geçtiğimiz temmuz dedem sessizce vefat etti. mezar yerinin işlemleriyle ben ilgilendim. zincirlikuyudan feriköye bir memurla birlikte gidip mezarın yerini tespit ettik. biz cenazeyi getirene kadar oradaki görevliler mezarı açacaktı.

    cenaze geldi, defnedildi. oradan ayrılmadan önce, görevli kişiye halamı sordum. verdiği yanıtı ömrümce unutabileceğimi sanmıyorum: "birkaç parça kemikleri vardı, dedenizin ayakucuna doğru topladım onları."
  • özellikle ağustos 2013'de heybeliada'da yaşanan sağlık skandalından sonra (bkz: ali mert baltacı) baştan aşağı yenilenerek yeniden açılması gereken hastane diye düşünmekteyim. hem bu sayede acil durumlara karşılık adaların bir hastanesi olur.
  • bir gölge'nin gözünden

    terk edilmenin her şey üzerinde olumsuz etkisi var.. bir eşya, otomobil, yol veya bina terkedildiğinde -siz duymazsınız ama- canı yanar, üzülür ve zamanla bu üzüntüden dolayı zarar görür.. hele ki taşın, toprağın, mekanın ve cümle eşyanın canlı olduğuna inananlardansanız o mahzun halin etkisi katlanıverir gözünüzde..

    vefasızlık heybeliada sanatoryumu'nu çok yıpratmış.. genç cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilmesine rağmen kaderine terk edildiği son 12 yılda adeta mahvolmuş.. gözlerinin feri sönmüş, avurtları çökmüş, benzi solmuş..

    metruk koridorlarından sinsi bir gölge gibi geçerken rastladığım, burada şifa aramış ama akıbetini bilmediğimiz bir kızcağızın, harap olmuş dolaplardan birinde gördüğüm metal bir plakaya "veremli kız" mahlasıyla kaydettiği, şimdi solmuş ve yer yer okunmaz olmuş bir kurşun kalem yazısından ibaret olan sözleri hala orada, o koğuştaki harap dolabın içinde duruyor.. benim diyen adamın yüreğini dağlar..

    tüm mobilyalar, yataklar, onlarca, yüzlerce tefrişat malzemesi bahçeye çıkarılıp çürümeye terkedilmiş.. bunca sene açıkta kalıp lime lime olduktan sonra ancak sobada yakmaya yararlar..

    yapının taşıyıcı kolonları, kirişleri yarılmış, demir donatıları ortaya çıkarak çürümüş, tavan ve duvarları yer yer rutubetten göçmüş.. sanki durduğu yerde için için kendini yok ediyor gibi..

    bina hastalığın son evresinde olduğundan pek konuşamıyor ama gözleriyle, bakışlarıyla ölümünü bekleyen başkaları da olduğunu anlattı bana.. bir akbaba gibi gözünü bu kadim şifa otağına dikmiş bekleyenleri anlattı.. **

    bense "dayan" dedim ona.. yıkılma, dayan..
    onlara inat dayan, diren..

    tüm o metruk haline rağmen ana girişindeki büyük kapısı ve merdivenlerinde dikkat çeken mermer, demir ve ahşap işçiliği hala göz kamaştırıcıydı.. "mihrap yerinde" dedim içimden.. gülümsedim..

    o pamuk ellerini öpüp, geldiğim gibi sinsi ve sessizce uzaklaştım yanından..

    --- --- --- --- ---

    bu sanatoryumun tarihçesiyle ilgili okuduklarımdan önemli bulduğum bazı bilgi ve alıntıları aşağıya ekliyorum:

    --- alıntı başlangıcı ---

    "heybeliada’da yeşilburun’da ilk devlet sanatoryumunu tesis etmek üzere kıymetli hocam prof. dr. server kâmil ve mütehassıs sertabib vekili olarak ben, 1924 yılı ağustosu'nun 15. günü heybeli’ye gelerek harbiye mektebi müdürü vehip bey tarafından talebeler için nekahathane olarak yaptırılan ve çeşitli maksatlarla kullanıldıktan sonra, son olarak muhacirin idaresi elinde bulunan binayı teslim aldık ve işe başladık.

    [...]
    heybeliada sanatoryumu aynı senenin 1925 teşrinisanisinin 1.inde 16 yatak olarak açıldı. on ay sonra server kâmil bey ayrıldı ve ben baştabip oldum. otuz seneyi mütecaviz bir zamandan beri bu vazifedeyim. bu müddet zarfında sanatoryum inkişaf etti. 650 yataklık sanatoryum, rehabilitasyon merkezi ve rehabilite edileceklere mahsus yardımcı hemşire mektebini ihtiva eden tesisatı, teçhizatı ve çalışmaları ile modern bir müessese, selahiyetli yabancı mütehassısların ifadesi ile bir enstitü haline geldi.

    bulaşıklar:
    1946'da b seksiyonundaki hasta paviyonu yapıldığı zamanda da bunun planda görülen yerine (bulaşıkhane) bir bulaşık makinesi konulmuştur. bu makine, motörü hariç olmak üzere, müessesemiz teknisyeni tarafından imal edilmiştir.

    çöpler:
    çöpler istanbul’un her yerinde olduğu gibi, bizim için de bir dert idi. bir müddet denize attık; adaların çöpleri de denize atıldığı halde bizim çöplerimiz için büyük dedikodu yapıldı. halbuki biz ücra bir köşeye atıyorduk. çok zaman denizde görülen bakaya su cereyanlarının getirdiği adaların çöpler idi. bir müddet çöplerimiz ada çöpçüleri tarafından alınarak, umum meydanında, adanın muayyen mahalline sevk edildi; bu da ne bizi ne de onları tatmin etmedi. nihayet 1940 senesinde bir çöp fırını yaparak meseleyi esasından hal etmiş olduk; o zamandan beri çöplerimiz, yemek artıkları da dahil olmak üzere, bu fırında yakılmaktadır. bu fırında yemekler de yakıldığı için duman ve kokulardan mıntıkayı korumak üzere ilk ocaktan çıkacak dumanı yakacak tertibat da vardır. bu ilhamı bana veren arkadaşım zühtü erman’ın avrupa’da görmüş olduğu bir tertibatı hikâye etmesidir. bir macar firmasına ait olan bu fırın getirilmek istenmiş, fakat harp sebebiyle bu imkan görülmediğinden ondaki esas nazarı itibare alınarak kendi teknisyenimiz kadri eriş tarafından yapılmıştır. çok güzel işleyen bu basit fırının krokisi ve fotoğrafı şekil (167-168'de) görülmektedir. müfrez müesseselere bu fırını bilhassa tavsiye ederim.

    ısıtma:
    sanatoryumda ilk teshin vasıtamız soba idi. birinci paviyon antresine büyük, üst kat salonuna da ondan daha küçük bir soba, büyük koğuşlara da birer salamandıra sobası kurulmuştu. soba ile teshinin böyle bir müessese için ne kadar gayrıfenni ve ne kadar sıkıntılı olduğunu tahmin edersiniz. dört sene bu şekilde bin bir güçlük içinde bu işi idare ettikten sonra bu paviyona kalorifer yaptırmaya muvaffak olduk. kalorifer kazanları evvelce birinci binaya ilave edildiğini söylediğimiz kısımda, mutfağın altına tesadüf eden bodruma konuldu. bu sıcak su kaloriferi 2,956 lira 55 kuruşa mal oldu.

    `heybeliada sanatoryumu, kuruluş ve gelişimi 1924-1955`
    dr. tevfik ismail gökçe (sanatoryum kurucu baştabibi)

    --- --- ---

    cumhuriyetin kuruluşunu takiben sağlık alanında başlatılan büyük sağlık atılımı kapsamında öncelik verilen konulardan biri de bulaşıcı hastalıklarla mücadele oldu. dönemin en korkutucu bulaşıcı hastalıklarından biri olan veremle, bir yandan yurt sathına yayılan derneklerle mücadele edilirken, diğer yandan da müzmin hastalığı olanlar için uygun iklim koşulları olan bölgelerde sanatoryumlar açılması kararlaştırıldı. sağlık bakanlığı (o zamanki adı ile “sıhhiye ve içtimai muavenet vekâleti”), türkiye’de kurulması planlanan ilk sanatoryum için, istanbul heybeliada’da çamlimanı’nın çevresindeki, dik yamaçlardan denize bakan, çam ağaçlarının çevrelediği, temiz havalı yeşilburun bölgesini ve burada bulunan, “muhacirin idaresi” tarafından işgal edilmiş bir binayı uygun görmüştü. bu bölge, o dönemlerde verem hastaları için en yararlı tedavilerin uygulanabileceği iklim koşullarına sahipti. yeşilburun’da sanatoryum olması öngörülen yapı, 1. dünya savaşı sıralarında harbiye mektebi komutanı olan vehip bey tara-fından harp okulu öğrencileri için nekahethane olarak yaptırılmış, sonradan bir süre “bahriye müzika mektebi” olarak kullanılmış, bir ara da esir alınan ingiliz generali tawshand’in ikametine tahsis edilmişti. 1923 yılında harbiye nezareti sıhhiye dairesi tarafından görevlendirilen dr. fevzi (özet) burayı askeri sanatoryum olarak kullanmak istemiş, ancak o sıralarda göçmenler arasında verem hastalığının yayılması üzerine bina muhacirin idaresi’ne devredilmişti (1).

    sanatoryumun kurulması görevi ilk olarak verem hastalığı konusundaki çalışmaları ile tanınan dr. reşat rıza bey’e verildi. ancak o, daha fazla bir tahsisat ile şişli’de gelişmiş bir hastane yapılmasını önermiş ve önerisinin imkânsızlıklar nedeniyle kabul edilmemesi üzerine de bu görevden çekildi. bunun üzerine bakanlık, o sıralarda haydarpaşa intaniye hastanesi başhekimi olan prof. dr. server kamil bey’i (tokgöz) ek görev ile vekâleten heybeliada sanatoryumu başhekimliğine, dr. tevfik ismail’i (gökçe) de uzman hekimliğe atadı.

    yeni görevliler 15.08.1924 tarihinde işe başladıklarında, muhacirin idaresi’nden geri alınan iki katlı yapı kullanılamaz durumdaydı. bu nedenle sanatoryumun açılışı iki buçuk ay gibi kısa bir sürede gerçekleştirilen tamirat sonrasında, 01.11.1924 günü yapıldı. hasta kabulüne başlayan sanatoryumun üst katında biri kadınlara, diğeri erkeklere ayrılan sekizer yataklı iki koğuşu vardı. alt kat ise idare ile hekim ve memurların ikametine ayrılmıştı. sanatoryumun kuruluşunda büyük emeği olan prof. dr. server kamil’in (tokgöz) on ay kadar görev yaptıktan sonra ayrılarak asli gö-revine dönmesi üzerine, o sırada uzman olarak görev yapan dr. tevfik ismail (gökçe) başhekimliğe atandı.

    gelişme yılları

    dr. tevfik ismail’in (gökçe) yönetiminde giderek gelişen sanatoryumda yeni servis ve laboratuvarlar açılarak daha geniş bir kesime hizmet verilmeye başlandı. ilk olarak 1928 yılında başlatılan ve 1931 yılında tamamlanan bir istimlak ile sanatoryum arazisi genişletildi. daha sonra üst tarafta bulunan bir çamlık ve bostan da sanatoryuma katıldı. hükümetin verdiği büyük destekle yapılan eklentiler, yeni pavyonlar ve görevlilerin özverileri ile sayesinde verilen hizmet çeşitlendirildi, yatak sayısı her geçen yıl arttırıldı. 1939 yılına gelindiğinde yatak sayısı 370’e ulaşmıştı.

    1945 yılında sağlık bakanı dr. hulusi alataş’ın meclisten gerekli tahsisatı çıkarma olanağını bulması ile hastanenin yatak sayısını iki misline çıkaracak yeni bir pavyonun inşası için gereken kaynak sağlandı. yeni pavyonun mevcut binalardan oldukça uzakta olması uygun görülmekteydi. bunun için yolun karşı tarafında kalan, denizden 60 metre yükseklikte, çamlar içinde değirmentepe olarak bilinen mevkii seçildi. böylece birbirine nispeten uzak konumda iki farklı kompleks ortaya çıkacaktı. bu nedenle önceki bloğa a-blok, yeni yapılana da b-blok adları verildi. bakan alataş’ın inşaatın kızılay derneği tarafından ihale formalitelerinden uzak olarak yapılmasını sağlayan bir yasal düzenleme çıkartması sayesinde, yapımına 1945 yılında başlanan b-blok kısa sürede tamamlanarak 1946 yılında bitirildi ve 01.01.1947’den itibaren de yeni tesiste hasta kabulüne başlandı. böylece mevcutlara ilâveten, yeni 232 yatak daha kazanılmış oldu. bu arada a ve b bloklarındaki mutfak, kiler, elektrik, kalorifer, kul-lanma ve atık su, çöp toplama ve yok etme gibi altyapı tesisleri günün koşullarına göre yenilenerek, tesislerin kurulu bir düzen içinde işletilmesi sağlandı (3).

    bu yapıların yanı sıra b-blok çalışanlarının yatıp kalkmasını sağlayacak bir bö-lüm ile veremden iyi olmuş hastaların rehabilitasyonunda görev alacak yardımcı hemşirelerin eğitileceği bir okul açılması planlandı. dönemin sağlık bakanı dr. ekrem hayri üstündağ, hastalık ve malu-liyetleri nedeniyle eski işlerini yapmayacak hale gelenlere, yeteneklerine göre başka alanlarda hafif işlerde çalışma olanağı sağlayacak bir rehabili-tasyon merkezi yapımında kullanılmak üzere 1953 yılı bütçesinden bir tahsisat ayrılma-sını sağladı. bu projenin gereksiz formalitelerle geciktirilmeden hızla sonuçlanabilmesi için de, alınan tahsisatın şartlı olarak istanbul verem savaş derneği’ne verilmesi karara bağlatıldı. bu tahsisat ile 05.05.1953’te heybeli sanatoryumunda erkeklere mahsus 60 kişilik yatılı bir rehabilitasyon merkezinin inşasına başlandı. 1.05.1954’te inşaat bitirilerek merkez faaliyete geçirildi. rehabilitasyon merkezi ile aynı projede yer alan yardımcı hemşire okulu da 30.04.1954 hizmete girerek veremle mücadelede yardımcı sağlık personeli yetiştirmeye başlandı. okulun ilk mezunları olan 14 yardımcı hemşire 27.10.1955 tarihinde düzenlenen bir törenle diplomalarını aldılar. aynı gün kadınlara tahsis edilen pavyona da dr. tevfik ismail gökçe’nin adı verildi (4).

    sanatoryumun en önemli uygulamalarından biri olan bu rehabilitasyon merkezinde işinin ehli ustalarca hastalara fotoğrafçılık, matbaacılık, ciltçilik, radyo tamirciliği, stenodaktilografı, mulaj, çorapçılık, saatçilik, elektrikçilik, yağlı boyacılık ve saraçlık konularında teorik ve uygulamalı bilgiler verilerek, bunların tekrar meslek hayatına atılabilmeleri için çaba gösterilmiştir. bu merkezde ayrıca haftada bir düzenlenen moral günlerinde, sinema gösterileri ve konser gibi etkinliklerle hastaların yaşama bağlılıkları arttırılmaya çalışılıyordu.

    sanatoryumun ilk açıldığı tarihten itibaren faaliyet göstermeye başlayan küçük laboratuvara ek olarak 1947 yılından itibaren bir biyokimya ve bakteriyoloji laboratuvarı ilave edildi. 1927 yılında, bir röntgen cihazı ile akciğer radyografileri çekilmekte idi. 1943 yılında alınan daha gelişmiş bir cihaz ile daha kapsamlı incelemeler yapılmaya başlandı. ayrıca zamanla mikrofilm ve diş röntgeni çeken cihazlar, laboratuvarda faaliyete başladılar. 1953 yılına gelindiğinde bu laboratuvarda 375 bin 926 radyoskopik inceleme yapılmış ve 112 bin 707 akciğer filmi çekilmişti. sanatoryumda 1949 yılından başlayarak solunum fonksiyon testleri, ayrıca 1950 yılında bronkoskopi ve bronkografi incelemeleri yapılmaya başlandı. dr. ahmet refik erem türkiye’de ilk bronkografi uygulamasının heybeliada sanatoryumunda yapıldığını belirtmektedir (5).

    her ne kadar ilk ameliyathane 1936 yılında 4. pavyonun üst katında inşa edildiyse de, ilk ameliyatların başlaması, haseki hastanesi’nin cerrahi uzmanlarından op. dr. avni aksel’in haftada iki gün heybeliada’da görevlendirilmesi ile 10.04.1937’den itibaren mümkün olmuştur. on yıl bu şekilde devam eden cerrahi çalışmalar, 1947 yılında dr. ahmet erbelger’in, 1951 yılında da, dr. siyami ersek’in tam gün kadrolu çalışmaya başlamalarıyla ivme kazanmıştır. böylece heybeliada sanatoryumu ülkenin ilk göğüs cerrahisi merkezlerinden biri haline gelmiştir. cerrahi servislerin dışında, medikal tedavinin uygulandığı servislerde de küçük müdahalelerin yapıldığı kollaps üniteleri mevcuttu. bu ünitelerde dönemin tedavi usullerinden olan pnömotoraks, pnömopertuan, ekstraplevral pnömotoraks ensüflasyonu, brit seksiyonu, kavern drenajı ve kavernostomi gibi müdahaleler gerçekleştiriliyordu. bunların yanı sıra, 1937 yılından itibaren hastaların diş tedavilerinin yapıldığı bir diş ünitesi de devreye girerek hastalara hizmet vermeye başladı.

    hastanedeki bakım dillere destandı. başhemşire olarak çalışan yabancı personelden otuzlu yıllarda anna haace (6), ellili yıllarda avusturyalı katherine thetter (7) gerek çalışanların eğitimi, gerekse bakım hizmetleri açısından disiplinli çalışmaları ile dikkati çekiyorlardı. ikinci dünya savaşı yıllarının kıtlık günlerinde dahi hastalara günde dört öğün yemek veriliyor, tavuk, piliç ve hindi gibi gıdalar mönüden çıkarılmıyordu (8). sanatoryumun yokuşundan inince ulaşılan çamlimanı koyunda sandal kiralayarak yaşamını sürdüren 84 yaşındaki duran sağlık, sanatoryumun altın çağını şöyle anlatmaktadır: "başhekim tevfik ismail gökçe'ydi. hastayı gözünden tanırdı. yolda giderken, 'sen hastasın, hastaneye gel' derdi. alman başhemşire katherina thetter vardı. çok disiplinliydi. çok hasta gelirdi, ama çok iyi bakım vardı. benim oğlum da verem olmuştu. hastanede iki ay kalıp sağlığına kavuştu (9)."

    hastanenin gelişmesine büyük katkıları olan dr. tevfik ismail gökçe 13.07.1955 tarihinde emekli olarak başhekimlikten ayrıldı. yerine başhekimliğe getirilen hastanenin uzmanlarından dr. zülfü sami özgen de, 1977 yılına kadar devam ettiği bu görevi sırasında bakteriyoloji laboratuvarını modernleştirdi. heybeliada sanatoryumuna yetmiş yataklı bir servis, yeni bir eczane ve bir konferans salonu kazandırdı. daha sonra başhekimlik görevini devralan dr. ahmet refik erem döneminde de gelişmeye devam eden heybeliada sanatoryumunda, 1990 yılında görev yapmakta 12 uzman ve 24 asistan tarafından, 3 bin 177 hasta toplam 700 yatakta yatarak, 13 bin 734 hasta ise polikliniklerde ayakta tedavi edilmiş, toplam 166 ameliyat yapılmıştı (10).

    heybeliada sanatoryumu; akciğer veremi ve verem dışı akciğer hastalıklarının tıbbi tedavisinin yanı sıra her türlü akciğer hastalıklarına cerrahi müdahalenin yapıla-bildiği iki mükemmel ameliyathanesi; cerrahi, kbb ve diş servisleri; bakteriyoloji-biyo-kimya, röntgen, patoloji-sitoloji ve solunum fonksiyon laboratuvarları; eczanesi; yardımcı hemşire okulu ve rehabilitas-yon tesisleri ile tam donanımlı bir göğüs hastalıkları ve göğüs cerrahisi eğitim ve araştırma hastanesi olarak uzun yıllar yurt sağlığına hizmet verdi. bu kuruluşta, ülkemizde kalp cerrahisinin kurucusu sayılan siyami ersek başta olmak üzere çok sayıda yerli ve yabancı uzman hekim görev yaptı ve eğitim gördü.

    son yıllar

    seksenli yıllardan itibaren, daha önce sağlık bakanlığı tarafından karşılanan gıda, yakıt, elektrik ve su giderlerine yapılan desteğin kesilmesi sonucunda hastane yönetimi, gerekli bakım ve tamiratı yaptırmakta zorlanmaya başladı. dr. ahmet refik erem’den sonra görev yapan dr. bülent arman, dr. atilla saygı, dr. melahat kurutepe ve diğer başhekimlerin dönemlerinde eldeki imkânlarla yapılan bakımlarla hastane binaları ayakta tutulmaya çalışıldı. ancak 17.08. 1999 depremi sırasında binalarda hasarlar meydana geldi. çatılar hasar gördü, bacalar yıkıldı, sıvalar bloklar halinde döküldü ve duvarlarda çatlaklar meydana geldi. oluşan hasarlara karşın can kaybı olmayan hastanede hastalar bahçelere taşındı ve geçici bir süre hasta bakımları bahçede yapıldı (11). her ne kadar bayındırlık müdürlüğü'nden gelen heyet incelemeleri sonucunda “binanın hasar görmesine rağmen tehlike arz etmediğini” bildirse de, diğerlerinden daha fazla hasar gören iki binanın bakım görmesi gerekmekteydi. bunun için gerekli olan finansman ilaç endüstrisi işverenler sendikası tarafından karşılandı ve bu iki blok boşaltılarak 2001 yılında restore edilebildi.

    bununla birlikte hastanenin geleceği tartışma konusu olmaya başlamıştı. sonunda buraya yapılacak yatırımın verimli olmayacağına kanaat getiren sağlık bakanlığı’nın 01.08.2005 tarihinde onayladığı bir kararla, heybeliada sanatoryumu göğüs hastalıkları ve göğüs cerrahisi eğitim ve araştırma hastanesi lağvedilerek, kadroları ve tıbbi donanımları süreyyapaşa göğüs kalp ve damar hastalıkları eğitim ve araştırma hastanesi’ne nakledildi. kapatıldığı tarihlerde, 100 kadarı doktor ve hemşire olmak üzere, 250 personeli ve 660 yatak kapasitesi olan bu emektar hastane 30.09.2005 tarihi itibariyle, bir daha açılmamak üzere kapılarını kapattı.

    o tarihlerde istanbul sağlık müdür vekili olan uzm. dr. mehmet bakar basına yaptığı açıklamada yapılan uygulamaya ilişkin şu bilgileri vermiştir: “kuruluşa, deniz yoluyla ulaşım mecburiyetinin bulunması ve konaklama masraflarının artışı özellikle düşük gelir grubundaki hasta potansiyelini olumsuz yönde etkilemektedir. bu durum, hastanenin günlük hasta başvurusu, yıllar içerisinde yatan ve ameliyat edilen hasta sayısındaki azalma ile dikkati çekmektedir. bu durumun, görevli hekim ve sağlık personeli için de geçerli olduğu görülmektedir. çünkü uzun yıllardan beri bu kurumda çalışan görevlilerin bir kısmının ayrılma talepleri ve yeni atamaların sağlanabilmesindeki zorluklar hizmeti aksatır hale getirmiştir. ayrıca hastane bütçesinin gelir-gider dengesinin bozulduğu, negatif yönde geliştiği görülmektedir. ssk hastanelerinin devri sonrasında hastaların süreyyapaşa göğüs kalp ve damar cerrahisi eğitim ve araştırma hastanesi`ne ulaşımının daha kolay olduğu ve fiziki mekânlarının yeterliliği de dikkate alınarak sağlık bakanlığı bu birleşmeyi onaylamıştır (12).“

    boşaltıldıktan sonra iki bekçi eşliğinde kaderine terk edilen binalar zamanla bakımsızlıktan çürümeye başladı. binaların ne olarak kullanılacağına dair bir karar verilemezken 18.10.2009 tarihinde, a-blok çatısında bilinmeyen bir nedenle çıkan bir yangın sonucunda (13), kompleks kullanılamaz hale geldi. böylece uzun yıllar verem hastalığına karşı verilen mücadelenin kilit taşlarından biri olan türkiye cumhuriyeti’nin ilk sanatoryumu hazin bir sona ulaşmış oldu.

    kaynaklar

    1) gökçe ti. heybeliada sanatoryumu kuruluş ve gelişimi 1924-1955, istanbul: t.c. sıhhat ve içtimai muavenet vekâleti, heybeliada sanatoryumu neşriyatı; 1957.

    2) başbakanlık cumhuriyet arşivi, bakanlar kurulu kararları (1928 ve sonrası): tarih: 13.7.1932, sayı: 13101, dosya: 197-47, fon kodu: 30.18.1.2

    3) özgen zs. heybeliada sanatoryumu 50. yılında. istanbul: hilal matbaası; 1974.

    4) heybeliada sanatoryumu kadınlar pavyonu açıldı. milliyet gazetesi, 28.10.1955.

    5) erem ar. (sözlü görüşme, istanbul, 27.07.2010)

    6) başbakanlık cumhuriyet arşivi, bakanlar kurulu kararları (1928 ve sonrası): tarih: 2.3.1932, sayı: 12319, dosya: 242-123, fon kodu: 30..18.1.2

    7) başbakanlık cumhuriyet arşivi, bakanlar kurulu kararları (1928 ve sonrası): tarih: 5.5.1952. sayı: 3/14957, dosya: 27-400, fon kodu: 30.18.1.2

    8) başbakanlık cumhuriyet arşivi, bakanlar kurulu kararları (1928 ve sonrası): tarih: 3.9.1941, sayı: 165332, dosya: 199-90, fon kodu: 30.18.1.2

    9) sanatoryum bir tarihti, radikal gazetesi, 18 ekim 2005; erişim tarihi: 23.07.2010, erişim adresi: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=167278

    10) istanbul tabip odası. hekim rehberi 1990. istanbul: dosya yayıncılık; 1990, s.94.

    11) sanatoryum çökecek!, hürriyet gazetesi, 01.12.1999; erişim tarihi: 23.07.2010, erişim adresi http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/…ew.aspx?id=-116635

    12) heybeliada sanatoryumu boşaltıldı anadolu ajansı bülteni, 10.10.2005, erişim tarihi: 23.07.2010, erişim adresi: http://www.tumgazeteler.com/?a=1075222

    13) heybeliada sanatoryumu kül oldu, hürriyet gazetesi, 19.10.2009, erişim tarihi: 23.07.2010, erişim adresi: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12720693.asp

    * mart-nisan-mayıs 2011 tarihli sağlık düşüncesi ve tıp kültürü dergisi 18. sayıdan alıntılanmıştır.

    --- alıntı sonu ---
  • kapısına kilit vururken ardına sığındıkları en büyük bahane adaya ulaşımın zorluğu ve maddi yönden zorlanan hastaların buraya gelmeyi tercih etmemeleri idi..

    bir soru geldi dün muhabbet ederken söz yine buraya gelince.. aslında soru da değil ya, sitem diyelim;

    - "bu hastaneyi kapatmak yerine gereken sağlamlaştırma çalışmalarından sonra gaziler için rehabilitasyon merkezi yapamazlar mıydı be abi..?"
    - "... ..."

    madem öyle kimselerin gelip gidemediği bu uzak, bu ıssız (!?) adadaki tesis vatan ve millet uğruna akıl ve beden sağlığını hiç eden yiğitlere hizmet edeydi ya.. onlara en azından bir tatlı nefes, bir lahza huzur borcumuz yok muydu..?

    heybeli'nin çam ağaçları arasından denizi izleyerek kendilerine gelseydiler ya.. bu uydurdukları uzaklık ve ıssızlık tam da bu iş için biçilmiş kaftan değil miydi..? neydi bu kadar zor olan..? bu tesisi bunca yıldır çürümeye terk etmek neyin garezi, neyin kiniydi..?
  • buranın aile tarihimizde özel bir yeri var. aile büyüklerimizden biri, babamın gençliğinde (60'lı yıllar) rahatsızlanıyor. karaciğer hastalığı akciğerine de sirayet edince o zamanlar bu iş için tek adres olan heybeliada sanatoryumu'na yatırılıyor. karısı ufacık çoluk çocuğunu bırakıp sürekli bekleyemiyor kocasının başında. iş o zaman bekâr olan babam ve amcama düşüyor. ada vapurunu mesken eyliyorlar artık. derken hasta adam vefat ediyor. ne babamda ne diğerlerinde cenazeyi kayık kiralayıp anadolu yakasına götürecek para var. heybeliada mezarlığına defnetmeye karar veriyorlar.

    hikâyenin ikinci kısmı.
    bundan birkaç yıl önce babamla birlikte, 60'larda heybeliada toprağına bıraktığı akrabasını ziyarete gidiyoruz. ne mezarını biliyoruz, ne bir şey. mezarlık görevlisi de tarih çok eski olduğundan yardımcı olamıyor. mezar taşlarındaki ölüm tarihlerine tek tek bakarak bulmaya çalışıyoruz, nafile. sonunda pes edip bütün ehl-i hâmûşanın ruhu için (ahmet rasim ve hüseyin rahmi gürpınar da orada) duamızı edip mezarlıktan çıkıyoruz.

    mezarlıkla sanatoryum yakın. oraya kadar gitmişken sanatoryumu görmek istiyorum. alelusul zincirlenmiş bahçe kapısını açıp içeri giriyoruz. otların bürüdüğü etrafa iyice bakıyorum. denize bakan tarihî ve kırık dökük banklarda ince hastalıktan süzülmüş kimlerin oturduğunu hayal ediyorum. sanatoryumun bir hayaleti andıran heybeti ve terk edilmişliği karşısında üzülüyorum. bahçede bekçi ailesiyle çay sefası yapıyor, bize bakıyorlar ama elleşmiyorlar. hastane kapalı, içeri giremiyoruz elbette. artık otlardan yürünmez hâle gelmiş merdivenlerden iniyor ve yine geldiğimiz gibi çıkıyoruz eğreti kapısından.

    heybeliada sanatoryumu, o gün bütün o sessizliği ve köhneliğiyle, bana o kadar çok yaşıyormuş gibi göründü ki. dili olsa konuşacakmış gibi. çok az mekân insanda bu hissi uyandırır. gönlüm restore edilip yaşamasından ve amacına uygun kullanılmasından yana. diğer yandan, o ruhun restorasyonla öleceğini biliyorum.