şükela:  tümü | bugün soru sor
  • belki de gelir la bi gün.

    benimki geldi mesela. gitti bi gün, gelebilecek durumdaydı ama gelmedi çok uzun süre. ben de hiç gitmedim. o da gelmedi. çok zaman geçti, 8 yıldan biraz fazla.

    sonra bir şey oldu, ne olduğunu anlamadım. o da anlamamış.

    geliverdi. geldi değil, tam olarak geliverdi.

    o kadar yıllık susamışlık, o kadar zamanlık eksiklik. eve dönmüş gibi olduk, çook uzun bir seyahatten sonra kendi koltuğumuza uzanmış gibi. hani kendi evinin kaloriferi bile başka ısıtır ya, öyle.

    şimdi neden gelmedi diye sorgulayıp bok etmek de var her şeyi, koltuğa uzanıp o muhteşem sıcaklıkta ısınmak da.

    uzandık ısınıyoruz. dönüp baktığında gördüğün şey şaka gibi geliyor, inanamıyorsun, inanamadığına sevinip tekrar bakıyorsun.

    belki de gelir, mevzu, gelmiyorken zamanını nasıl geçirdiğinle ilgili. ya gelirse, ne anlatacaksın?

    beklerken öyle yaşa ki, dönüp geldiğinde gurur duysun seninle, anlatacak bir şeylerin olsun.
  • - gidecek yerim yok. sende kalabilir miyim?

    lafı mı olur, getir eşyalarını hemen dedim. kışın ortasındaydık, havalar buz kesiyordu. bavulunu kaptı geldi bir gün sonra. odamdaki, kalorifer peteğinin yanındaki yatağı ona verdim. çocuklara sadece, benim odamda kalacak ve kirasını ben vereceğim dedim. tamam dediler.

    odamda kalıyordu. benim kampüsüm farklı yerdeydi ama ev arkadaşlarımla aynı kampüsteydi. okula beraber gidiyorlardı, akşama yine beraber geliyorlardı. üç tane lümpen ev arkadaşım, ben ve o aynı eve geliyorduk akşamları. doğru dürüst konuştuklarını hiç görmedim, hepsi birbirine refakatçi yol arkadaşı gibiydi. tipik üniversite öğrencisi. günler, aylar birbirini kovaladı. aynı odada kalıyorduk. bir pazar sabahıydı, beni dürte dürte uyandırmaya çalışıyordu ve kalk gitmişler dedi. üçüncü polis baskını bir gece önce olmuştu ve çocuklar korkmuştu. yasadışı herhangi bir döküman bulamadıkları için 'bunlar illegal örgütlenmeler ama yasal işte amk. daha sağlamını bulacağız sen dert etme' diyerek bana tutanak imzalatmışlardı. boynuma yediğim yumruğa rağmen tebessüm edip imzalamıştım. sabahına ev arkadaşlarım tası tarağı toplayıp gitmişler. duvarındaki atatürk posterini, 'polis, aç kapıyı' sesini duyar duymaz odasının penceresinden aşağı atan beyinsiz ve diğer ikisi. gitmişlerdi.

    ev bulmamız lazım, buranın kirasını ödeyemeyiz dedim. yaklaşık yirmi gün sonra daha merkezi bir yerde, iki katlı eski bir ev buldum. ev sahibiyle anlaştım, bir erkek bir kız iki öğrenci kalacağımıza ikna ettim. cep telefonu bende yoktu, onda da yoktu. gün içinde haberleşmemiz kısıtlıydı ve ancak akşama evde buluşabiliyorduk. yeni evimizi bulduğumu, hafta sonu taşınabileceğimizi söyledim. sevincinden boynuma sarıldı.

    taşınacağımızdan bir gece önce, evi göstermeye götürdüm. anahtarını almıştım. çok beğendi, çok oda var burası çok büyük dedi. gülüştük. aniden, ben senden habersiz bir şey yaptım dedi. başımı salladım anlat der gibi. yeliz'de bizimle olmak istiyor, ben de kabul ettim dedi. sorun yok dedim, desene üç kişi olduk.

    eve üç kişi taşındık. nilgün, yeliz ve ben. yeni evimizin yanında, denize akan derenin üstünde ufak bir köprü vardı. gece onun üstünden geçip eve geliyorduk. eve yerleştiğimizden bir gün sonra, nilgün ile yine bir akşam üstü tam o köprünün üstünde yürürken aniden durdum. köprünün ortasındaydık ve hava çok soğuktu. nilgün ben seni seviyorum dedim. yanılıyorsun, o alışkanlık sadece dedi yaklaşık beş dakika süren sessizliğinin ardından. koluma girdi, hadi şimdi evimize gidelim dedi gülümseyerek. susarak eve doğru yol aldık.

    eve girdik ve dışarıda bıraktığımız hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. yeliz ile aynı büyük odada kalıyorlardı, bense karşılarındaki odada. o gece uzun uzun konuştular, seslerini duydum. iki şişe şarap bitirmiştim, kesmedi gittim bir şişe daha aldım geldim. onuda içtim uyudum.

    günler, aylar geçti. ev arkadaşlığımız dört dörtlük yürüyordu. ben ona, o bana köprüdeki konuşmayı yaşamamışız gibi davranmayı öğrendik. bir gece onların odasında şarap içiyorduk. yeliz yoktu, nilgün ile başbaşaydık. şarap bitti ve ne olduysa oldu, birdenbire sevişmeye başladık. hayatımın hiçbir döneminde, öyle bir sevişme yaşadığımı hatırlamıyorum. seviştik ve sevişme bitince, kalktı yürüdü. sen burada uyu, ben senin odanda uyuyayım dedi ve odama gidip kapıyı kapattı. kafam bir dünyaydı ve o andan sonrasını hatırlamıyorum, sızdım büyük ihtimal.

    ertesi gün kahvaltıda yüzlerimiz kıpkırmızıydı. birbirimize bakamıyorduk. keza ikimiz de utanmasını bilen insanlardık. ben ona olan sevgimi içimde yaşıyordum, o bana çok büyük saygı duyuyordu. ama sevişmiştik artık ve ok yaydan çıkmıştı. adını koyalım mı, ne diyorsun dedim. adı yok dedi. nasıl yani diyecek oldum, sus dedi. peki dedim, sustum.

    günlerden bir gün, olağan hayatlarımıza devam ederken sınıf arkadaşlarının doğum günü partisine gideceklerini söyledi ikisi. barlar sokağında bir barda, arkadaşlarının doğum gününü kutlayacaklardı. hiçbirimiz barlara takılmıyorduk, hem ben siyaset yaparken barlara takılmak yakışık almazdı. genelde evde içiyorduk zati. mini eteğe yakın bir şeyler giymiş gelmiş bunlar odama, nasıl olmuş diye gösteriyorlar falan. böyle mi gideceksiniz oraya diye kızmıştım. o feodalliği üzerimizden, ta o zamanlar güya özgürlükçü kesilirken bile atamamışız demek ki. neyse gitti bunlar, ben sinirlendim bunları götürmeye bile gitmedim. gece eve geldiklerinde nilgün direkt odama girdi, ben kitap okuyorum. biraz alkolü fazla kaçırmışlardı ve bana 'eğer yanlış bir şey yaptığımı düşünüyorsan tokat atabilirsin' demişti. lafı biter bitmez ve elimin tersiyle, hayatımda ilk ve son defa bir insana tokat atmamı sağladı o cümle ve o gözler. sızısı halâ içimde yaradır. o günlerin peşinsıra bir, iki kere daha uzun metrajlı ve tamamı ile alkolün etkisiyle sevişmeler yaşadık. bedenlerimizi kullanmaya ve birbirimize hiçbir şey olmamış gibi davranmaya hepten alışmıştık. bunu kağıt üstünde bir erkek ister gibi gözükse de, bizim ilişkimizde böyle davranmaya zorlanmış olan ve durumu hazmedemeyen maalesef bendim. nilgün halinden memnundu.

    yazları korsan kitap satıyordum ve memlekete hiç dönmüyordum. nilgün'de eve dönmek istemediği için bir şeyler yapmak istiyordu. sırf burada kalmak istediği için gümüş takılar getirttim, bizim standımızın yanına ona da bir stand açtık. yazları her taraf öğrenci kaynıyordu o zamanlar vali konağının önündeki büyük park. kitapçılar, gümüşçüler v.s.

    her gece eve beraber dönüyor ve sabaha kadar içip, sızıyorduk. akşam üstü kalkıp tekrar standların başına geçiyorduk. bütün bir yaz böyle geçti, ara sıra garnitür niyetine sevişmeler de cabası. adını koymadığı için, adını koymak istemediği için mutluydu. köprüde söylediğini bana kanıtlamak istermiş gibi, 'bak gördün mü yanılmışsın. beni elde edince nasıl da sesin soluğun kesildi' demek istermiş gibi bi garip hallere bürünüyordu. yeter be diyemiyordum, böyle sürecekse istemiyorum diyemiyordum, ondan gitmek istiyordum ama diyemiyordum.

    ve bir gün aşık oldu nilgün. seviyorum dedi. birlikteyiz dedi. başka fakülteden bir arkadaşla beraber olduğunu söyledi. fazlasıyla karmaşık duygulardı o an yaşadığım şeyler, hatırlıyorum. ne diyeceğime, ne yapacağıma karar veremediğim şeyler düşündüm ve sustum her zaman ki gibi. sanırım kendimi kısa sürede toparlamış olmalıyım ki, onun gerçekten sevdiğini düşündüğüm biriyle birlikte olmasına sevinmeye başladım. onun mutluluğunu istemek, bu mesnetsiz ve adsız ilişkiyi sürdürmekten daha mantıklı gelmeye başladı. halâ aynı evde ve üç kişi kalıyorduk. hatta birlikte olduğu arkadaş evimize de geldi, tanıştık falan. yaşamak lazım bu tür şeyleri diyeceğim türden bir ilişki yumağı değildi tabii ki ama bir yandan da sahnenin ortasında kimin başrol oynadığı belli olmayan bir skeç canlandırıyor gibiydik. günler, aylar geçti. o arkadaştan ayrıldı nilgün. döndü tekrar kararsız yanlızlığına. istepne niyetine biri vardı nasıl olsa elinin altında. dönünce kucaklayacağı biri. cezmi ersöz'ün de dediği gibi, yedek sevgili.

    tam üç yıl aynı evde kaldık üç kişi. bu süre zarfında ben hep onu, o hep başkalarını sevdi. dört kişiyle daha birlikte oldu ama hepsinin sonunda bana döndü. hiçbiriyle hiçbir şey yaşayamadı ama bana döndü. içimdeki sevgi, aşk adına ne dersen de zamanla çıkar ilişkisine dönüştü. ama ben dönüştürmedim kendimi, o öyle istedi oyunun kuralı bu dedi ve hükümranlığını çok önceden ilan etti. yazılı kanunlar onundu, bana sadece yasalara uymak kalmıştı.

    okulun bitmesine yakın, daha doğrusu benim memlekete dönmeme yakın evlerimizi ayırdık nilgün ile. nilgün ve yeliz'in birer seneleri daha vardı, sınıflarından iki kız arkadaşlarıyla başka bir eve çıkmaya karar verdiler. aramızdaki rutin ilişki aynı tempoda ve sıklıkla gitmeyecekti artık. ortak kullanım alanımız ve birbirimizi kullanmak adına seçtiğimiz tek yer, evimiz ayrılıyordu. benim altı ayım kalmıştı ve bir arkadaşımın evine çıkmıştım. zaman geçiyordu. son senenin bahar şenlikleri onların kampüsünde oluyordu ve ben nilgün ile yaklaşık 3 aydır hiç görüşmüyordum.

    yeni bir ilişkiye başladığını söyledi arkadaşlar, 'artık unut amk okul bitti sendeki bu saplantı bitmedi' diye taşak geçiyorlardı hatta. alttan girip, üstten çıkıyordum 'ne alaka amk ne işim olur lan benim onunla' gibisinden atarlanıyordum. bilen biliyordu da, ben bilmediklerine inanmıştım 4 yıl boyunca. bahar şenlikleri için gittiğimiz kampüste gördüm onu en son. bir de giderken sordum, halâ beraber mi o dallamayla diye. valizimi sırtıma alıp memlekete döndüm sonra.

    ve üzerinden tam 12 yıl geçti bu yaşananların. buldu beni nilgün, yaklaşık bir hafta önce. ben onun fotoğraflarını gördüm, o da benimkileri. yaşlanmışız oldu ilk cümlelerimiz birbirimize, tam 12 yıl sonra. diyarbakır'a çıkmış benden bir sene sonra tayini. o dallamayla birlikte gitmişler. 6 yıl birlikte yaşamışlar. sonra bir gün, diyarbakır'daki en yakın arkadaşlarına aşık olmuş o dallama. nilgün 20 kilo vermiş bir ayda. zaten gördüğümde inanamadım. istanbula istemiş tayinini 6 yıl önce. avcılar'da öğretmenlik yapıyor şimdi. o dallama için, 'hepsinden farklıydı be olum. tamam ben çok bencildim ama onun bana bunu yapmasını hiç hazmedemedim, çünkü ben onu gerçekten sevmiştim be olum' diye ağladı omuzumda.

    belkide yanılmışsındır nilgün, belkide sadece alışkanlığındı dedim. ağlamayı bıraktı ve sustu. yıllar sonra da olsa, yedek sevgili olmanın o muazzam acısını gözlerinde gördüm. gözlerindeki o acıyı gördüğümü gördü, yanağımdan öptü ve gitti.
  • kendini aldatmaya, kandırmaya eşdeğer. ve başrolde ben...

    yokluğunda çok kitap okudum. bunların arasında emine s. beder'den yemek tarifleri kitabı da, ilk insanların can sıkısında neler yaptıklarını anlatan "ilk çağın modern insanının yalnızlığı, takıldıkları mekanlar" kitabını da. yemek tarifleri kitabını baştan sona okumama rağmen hiç yemek yapamadım. kitabı roman gibi okumamdan kaynaklandı sanırım. en nihayetinde yemek ve bulaşıkları sana kilitlemek vardı aklımda. bilmezsin ama zerre kadar anlamam yemekten. fakat çok güzel yemek yerim ben.

    hiç gelmeyecek seni beklerken çok kola ve gazoz içtim. içimde kola ve gazoz ağaçları oldu. hoş göbeğim şişmedi ancak içim asitli çözeltilerle doldu. içim bunlarla dolu olsa bile, ben aslında sen ile doluydum. fabrikasyon aşamamda bu şekilde şişelenmiştim.

    sen yokken, genç turkcell'den 1'i paralı, diğeri beleş sinema bileti kampanyasına girdim. ben ve yalnızlığımla sinemaya kurtlar vadisi ırak'ı izlemeye gittik. kimse ne tek olduğumu ne de vodafone'li olduğumu çakmadı. çünkü yalnızlığım beni gölgeledi. polat ve ekibinin god mode hilesi ile herke$i düdüklemesini hayranlıkla izledim. sinemadan çıkıp eve gelene dek filmin etkisinden kurtulamadım. polat alemdar'ın amerikalılara yaptığı gibi bakkala atar yaptım. mahallede top oynayan çocukların arasına dalıp racon kestim.

    bim'den ne zaman iki centro gofret alsam, ikisini de benim yemek zorunda kalmam çok üzdü beni. fakat onun da çözümünü buldum. artık bim'den iki gofret aldığımda, kızıl saçlı kasiyer kızın ve sıradaki müşterilerin "bu edeleli, dünya yakışıklısı çocuk acaba hangi güzel kız ile yiyecek" düşüncelerinden kurtuldum. her seferinde iki gofreti en büyük bim poşetine koyduruyorum. biliyorsun, iki gofret en büyük bim poşetini doldumuyor ama sana dair beklenti ve özlemimin küçük bir kısmı torbaya hepten sığabiliyor.

    arkadaşlar "bu salak hiç gelmeyecek birini bekliyor hala" diye kekliyorlar, köstekliyorlar beni. kızmıyorum onlara. haksız değiller. sen gelmedin ya, biraz sana kırgınım aslında. kırgınım diyorsam bu lafıma aldınma lütfen. ben seni, huyunu suyunu bilmesem bile sana kızamıyorum, kırılamıyorum. en kötü, bünyede ufak bir çatlak oluşuyor sana karşı.

    keşke gelseydin. beraber gülebilseydik. kitap okusaydık. sinemaya gitseydik. korsan film izleseydik. kasaptan kıyma çektirseydik. yolda kalmış arabaları birlikte ittirseydik. her yıl kemerburgaz'a gelen ufoların fotoğrafını çekip ufolara daş atsaydık. wipe out'a katılma başvurusu yapsaydık, ben asuman'a sarkma planları yaparken kafama oklavayı yeseydim. yaz ortasında ismimizin baş harflerinin olduğu ve üzerinde 2004 yazan boğazlı kazaklar giyseydik. şehirlerarası yollarda çocuk olmaktan vazgeçip muavinden su isteseydik. starbuck'ta lafa dalıp kahveleri buz gibi etseydik. kızılay'da, taksim'de refüjü atlayıp karşıya geçseydik. kampa gitmeyip öylesine kamp çantası hazırlasaydık. asla almaya dahi yeltenemeyeceğimiz yatlar, katlar hakkında boş boş konuşsaydık...

    sen gelmedin. ve biliyorum gelmeyeceksin. her şeye rağmen içimde bir parça seni beklemeye devam ediyor. hiç gelmeyeceğini bilerek...
  • babami beklemek buna bir ornektir. babami bekleyen varsa eger burdan soylemek isterim ki kendisi bir daha buraya gelemeyecek kadar uzaklarda. belki de bir adim kadar yakinda..
  • şöyle bir şeydir;

    "bütün pencerelerde bekleyen benim,
    ve
    o çalmayan bütün telefonlarda,
    aylardır konuşan da.
    kabul.
    bir kez yolda karşılaşalım,
    onunla da avunacağım.
    adımı sesince duymaktan vazgeçtim,
    sesini duysam, susacağım"

    (bkz: turgut uyar)
  • iki sene boyunca yaptım bunu. ama ona beklediğimi de söyledim. hatta öyle bi' kafaya gelmiştim ki "ya belki unutmuştur, ona yine bir hatırlatayım ben" diyip sürekli adama onu sevdiğimi söyledim, olmadı.

    ilk söylediğimde, "senle alakası yok, ben kimseyi sevmem" demişti. sonra ben yine de bekledim ama. ya da nasıl bi' beklemekti bu bilmiyorum, her seferinde ondan vazgeçmeye çalışırken hayatıma bir sürü insan aldım ama o bana bir adım yaklaşsa herkesi silip atacağım için insanlara da ayıp olmasın diyip her seferinde vazgeçtim onlardan. ama baktım ki yok, boşuna bekliyorum.

    sonra bi' mail attım, "bana asla gelmeyeceğini bilmem gerek. bana, 'ben seni sevmiyorum, muhtemelen de hiçbir zaman sevmeyeceğim' demen gerek. yoluma devam etmeliyim." yazdım. gelen cevap;

    "bu kadar kabalaşamam, ama en azından senin bana hissettiklerini ben de bir başkasına hissediyorum, ve o yoldan gözümü ayıramıyorum diyebilirim." oldu.

    keşke sesimi çıkarmadan bekleseymişim. bana gelmese de gelmezdi, en azından başkasına da gitmeyecek sanırdım.
  • bundan uc dort yil once, simdi son entrylerde yasadigim hafiza zorlanmalarindan farkediyorum ki zaman kavrami bulaniklasmaya basliyor- guzel, buyuk bir hevesle tasindigim evin esyalarini aliyordum. ayaklarim yere basmiyor, oyle mutluyum oyle hevesliyim. en guzel tabaklar, koltuk, televizyon falan derken mutfak esyalarina geldi sira.

    o zamanlar iki en yakin arkadasim yeni evlenmis. benim hayatimda biri yok, uzuuun zamandan beri supurge sapi gibi takiliyorum. cok kucuk, bes kisilik bir arkadas grubuyuz. bi yere yemege gidiyoruz, lord gibi masanin bas kisminda ben oturuyorum. onlar sagli sollu danismanlarim gibi diziliyorlar masaya. sinemaya gidiyoruz, bir cift sagimda- bir cift solumda. boyle geciyor gunler.

    bira bardagi alirken bu geldi aklima. bes tane atmistim sepete. cok guzel, buyuk ve kulpsuz cam bardaklar. en keyifli gunlerde kocaaa koca yudumlar almak icin ideal. icimden bi sey durttu. bir tane bardak daha koydum sepete. dedim ki ''bir gun biri olacak yanimda ve altinci bardagi o gun dolduracagiz''

    boyle bir bardak olayi yer etti kafamda. altinci bardagi hic kullanmadim. kimseye de kullandirmadim. yillarca zamandir bekliyordu o bardak.

    ...

    sonra bir kac gun once alisverise ciktim yine. evin bir iki eksigi vardi hem onlari tamamlarim hem de alisveris kafa dagitiyor, diye. bakindim biraz. gozum su ikea'da falan satilan cam demlikler var, onlara takildi. icindeki hazneye cay koyuyorsun, uzerine sicak su dokup biraz bekletiyorsun iste sana cay. buyuk de bir demlik, iki kisi rahat rahat doyar. begendim de ustelik. alayim, dedim bunlardan bir tane. evde cay demler icerim. benim evdeki caydanligin uzerinize afiyet gotu koptu. baya koptu. bilmiyorum neden.

    baktim fiyati da oyle ucuk kacik bir sey degil, elli lira kusur. bir de yaninda bir boy daha kucukleri var, onlar da yirmi sekiz lira. bir kisilik ama bu kucukler, iki kisi doymaz ondaki cayla.

    tek kisilik, kucuk olani aldim. bir an boyle ''belki biri olur da beraber cay icilir, buyukten mi alsam'' diye dusunmeye yeltenirken iceriden artik nasil bir ''yaaaa bi siktir git'' yukseldiyse yarida kesildi dusuncem.

    eve dondum. altinci bardakta bira icmeye karar verdim. artik evren isaret mi verdi, ben mi dangalaklik ettim bilmiyorum; bardaga daha biranin yarisi yeni bitmisken elim carpti- dustu kirildi. bir kac saniye boyle buyuk bir mucadele basladi icimde. sus, dedim. sus, dedim oglum sus. konusma. icinden de konusma. git bez al, temizle su dokuntuyu. git bez al. konusma.

    bekleyemiyorum daha fazla artik. beklemekten vazgecmisim seni. her kimdin, nasil biriydin bilmiyorum ama kendini biraz dusunuyorsan cikip gelme bu saatten sonra. hic kullanmadigim yastik kiliflarini da kullanacagim haftaya. yastik kilifi deyip gecme, amina kodumun kiliflari bir koku sakliyor aklin patlar. yastik kiliflarinin ta amina koyayim. yakmazsam pustum.

    oglum sakin ol.

    kahkulun var miydi, sigara icer miydin, komik miydin? nasil biriydin cok merak ediyorum. kitap okur muydun? muzikle aran nasildi? muzikle aran kotuyse senin allah belani versin. hic sevmem muzikle arasi olmayan insani, iyi ki de cikmamissin karsima. acaba guzel seyler cizebiliyor muydun? uyurken neye benziyordun? kedi kopek sever miydin? sabah uyaninca hemen uyanan insan bu dunyadaki en adi insandir. sabah uyaninca bi bes dakka daha kaytariyor muydun?

    gelme daha bundan sonra, altinci bardak kirildi.
  • sonlanır abi, diğer her şey gibi.
    hepimiz geçtik bu yollardan; salak gibi, ağlaya zırlaya, aptal saptal boş hayaller kura kura bekledik. gelmeyeceğini bildik, absürt karşılaşmalar çizdik beynimizde. sonra bir gün baktık ki:

    o gelmedi,
    biz ise vazgeçmişiz.

    bazen düşünüyorsun, beyninin bomboş olması, kemiren kuruntu ve özleyişlerle dolu olmasından daha kötü. boşluk kötü. hani polyanacılık oynayın, kıçınıza kazık çaktırın, her üzüüntüden zevk almasını bilin demiyorum tabi. ama bunların olası-renkli-geçici olduğunu bilin.
  • biri çıksa da, ben dahil tüm bekleyenlere 'dağılın lan' dese keşke. öyle çaresiz bir ruh hali.
  • burada ve birkaç yerde sorulmuş: ya gelirse? cevab veriyorum: gelmesin amına koyim. ben ona susamışken yanımda olmadıktan sonra, şöyle ya da böyle susuzluğum geçtikten sonra, uğramasın buralara. istemiyorum. beklemiyorum. kimseyi beklemiyorum. siz de beklemeyin, hele hele gelmeyecekmiş gibi giden birini hiç beklemeyin. hepimiz iki güzel lafa, gülümsemeye, göz kırpmasına kanan/kanmaya meyilli insanlarız. zamanındaki yalvarmalarınıza, ağlayışlarınıza, hıçkırıklarınıza rağmen giden kişiye, geri gelse bile kanmayın. şu ana kadar nerede ikamet ediyorsa, gerisin geriye siktirsin gitsin oraya. kimsenin sıkıldığında vazgeçebileceği, canı istediğinde yeniden oynayacağı oyuncağı olmayın, ilk sıkılışında yine gitmeye çalışacaktır zira...