şükela:  tümü | bugün
  • belli bir adrese belli bir kişiye yazılmamış ve fakat isteyen herkesin üzerine alınıp kendine yaz-ıl-dığını farzedebileceği mektuplardır.
    "sevgili sen" diye başlarlar
  • sevgili sen…
    uzun ve dokunaklı mektuplar yazmak benim işim… başkaları hayatın içinde gezinip tadını çıkarırken ; ben hem ayağıma batan dikenleri çıkarmakta hem de nasıl acıdığını anlatmaktayım. çok konuşuyorum çok düşünüyorum çok sevip çok gülüyor ve bu yüzden de çok çabuk yaşlanıyorum galiba.
    küçük zamanlara sığdırılmış büyük duygular yaşamak da benim işim.
    don kişot gibi yel değirmenleriyle savaşmak da. ve fakat benim yel değirmenlerimin kolları akrep ve yelkovan kılığındalar. zaman dede hiç sevemedi beni. şöyle saçımı okşamadı hiç. büyükanneyle geçinemeyen bir dedeydi bizimkisi ona olan hıncını bastonunu sallayarak bizden çıkarırdı. sırf bu yüzden pamuk saçlı yumuşak başlı büyükanneden de şefkat görmedik. ki adı sevgi’ydi…
    böyle büyüyen çocuklara ibret olsun diye gönderildiğim dünyada ne yapmaya çalıştığını bilemeyen; beyninin ve kalbinin içinde inşaat işçileri barındıran biriyim ben. çalışmalarının hiç sonu gelmez, yaptıkları binalar hiç bitmez üstelik. tam çatıya sıra geldiğinde “hadi yıkalım” der içlerinden biri. yıkarlar. beynimi yıkarlar. ve yeniden başlar derin temel kazıları.
    sonra zaman dede çıkar gelir elinde bastonuyla. “bu mevsimde inşaat olmaz; çöker tepenize” der… sevgi nine gelir. siz onu dinlemeyin “layığıyla emek verilmiş her şey sağlamdır; her koşulda ayakta kalır” der…
    inşaat işçilerini iyi seçemediğimden olsa gerek her daim bir isyan çıkar aralarında, kazmalı kürekli kanlı savaşlar yaşanır. içim yangın yerine döner yine yeniden.
    en iyisi bir gecekonduya razı olmaktır aslında böyle zamanlarda. iki kalas bir heves yapılmış başımı yağmurdan güneşten koruyacak; yeterince ısınmasa da; çatısı aksa da en azından “başını sokacak bir yer”dir.
    oysa bilirim ki mimarlarım mühendislerim şahane yapılar kurabilecek kapasitedir. ama attila ilhan’ın dediği gibi “param olsa hevesim, hevesim olsa param olmaz” güzel binalar inşa etmeye…
    hasıl-ı kelam küçük kulübelerde yaşayıp muhteşem binalar projelendiren biri olarak sürer yaşantım.
    kim bilir belki çizimleri yaptığım kâğıtların değeri bilinir bir gün. hayat bulamasa da…
  • sevgili sen;

    si les jeunes savaient
    si les vieillards pouvaient*
    * gençler bilebilse/yaşlılar yapabilse!"

    birkaç hafta sonra otuz beşine girecek biri için nasıl da değerli bir söz bu… adettendir eli kalem tutanlar, bu yaşı idrak ettikleri dönemlerde muhakkak bir şeyler yazarlar…
    naçizane bir söz söylemek için şimdi sıra bende galiba…
    öyle geçmiş zamanlara ağıt, beklentilere methiye düzecek değilim. sadece farkındalığının farkında olan bir insanı seslendireceğim. yaşımı saklamadığım gibi yaşamayı da saklamadım şimdiye dek. doğrusu ve yanlışıyla taşıdım yüzümdeki izleri. kumdan kaleler yapabilmek için tanecikleri biriktirdim durdum. ilk bakışta silisyum zannedilen parçaların aslının, suda çözülüverecek şeyler olduğunu da kale’min bir tarafları bel vermeye başladığında fark ettim. tam tersi de olmadı değil hani; pirinç ayıklar gibi ayıklayıp daha görünmez bir yerlere istiflediğim taneler beni utandırarak (utanmaktan da mutlu olunabiliyormuş) en sağlam en dirençli burçları oluverdiler savunma mekanizmamın.
    kazanmanın ve kaybetmenin tüm hallerini yaşadım. ve aslında kaybetmek diye bir şey olmadığını da anladım. einstein karanlığı tarif ederken “ölçülemezdir; onun varlığı diye bir şey yoktur. karanlık sadece ışığın yokluğudur” demiş. bu yaşa geldiğinizde anlıyorsunuz ki kaybetmek yok. sadece kazanç hanenize yazamadığınız şeyler var. kayıp aşklar diye sınıflandırdığımız şey mesela; aşkın yokluğu değil aslında, yalnızca istediğimiz yerde ve istediğimiz gibi olmaması. hatta sahip olunan!! aşklardan daha da fazlası. daha birçok şeye uyarlanabilecek bir denklem bu. züğürtler imparatorluğunun teselliden sorumlu bakanlığının kanun hükmünde kararnamesi gibi görünse de bu da bir “hayatı algılama biçimi”…
    tanışmadığımız insanlara “hayat ne güzel çiçekler böcekler dersin birazdan, bu kadar cıvımayaydın biraz daha az iclalaydın” dedirtebilecek cinsten bir yaklaşım gibi görünse de ; bilenler bilir ayın karanlık yüzünün resmini de çizebildiğimi.
    “e şimdi ne oldu? yaş kemale erdi olumluyu da mı keşfettin” diyenleriniz de olacaktır.
    sırtınızdaki torbanın ağırlığıyla dizlerinizdeki dermanın gücü eşitleniyor bu yaşta. hala koşabilecek gücünüz ve nihayet paylaşabilecek kadar çok şeyiniz oluyor. akıl çağı’na girmiş oluyorsunuz hayatınızın. ne ilk cemrelerin heyecanıyla soğuk sulara atlamak gibi bir derdiniz, ne yazın son günüdür diye elbiseyle denize girme telaşınız var. ağır ağır hareket edip attığınız her adımı yudumlayabiliyorsunuz. sevilmenin ne olduğunu, sevmenin nasıl damarlarınızda dolaştığını idrak edebiliyorsunuz. yolun yarısı yada dörtte üçü bitmiş, geriye 9327 gün kalmış diye matematiksel bir derdiniz yoksa (bende olmadığı gibi) , yukarıda kalan basamakları saymak yerine ; aşağıya bakıp “aferin bana bu kadar yüksekten bakabilecek kadar iyi bir tırmanıştı” diyebiliyorsunuz.
    varlığınızı kutsayan birileri olması ve varlığının kutsanacak şeyler olduğunu bildiğiniz insanların yaşadıklarına şahit olmanın, günler ve yıllarla hesaplanabilecek bir ölçüsü yok. yolun kaçta kaçında olduğunuz değil o yolda kimlerle karşılaştığınız ve sizi nasıl hatırlayacakları önemli.
    işte bu yüzden sana “sevgili sen” diye sesleniyorum … senin “sen”liğinden daha üstün bir sıfat bilmediğimden…
    beni ben yapan ve yaşatan bir parça olduğundan… bu zamana kadar getirdiğinden, zamanımı değerli kıldığından…

    hayatım kutlu olsun…
  • sevgili sen
    dün bir dostumdan mektup aldım… gönderici adresi kısmında kısacık bir isim vardı…araf….
    uzunca bir zamandır gitmekle kalmak, olmakla saklanmak, durmakla koşmak arasında sıkışıp kalmış. sıkışmak da denemez aslında buna.
    geçenlerde kızımın fen bilgisi ödevinde manyetik alana örnek göstermek için yaptığımız bir oyuncak vardı. dışarıdan her tarafını aynı güçte mıknatıslarla kapladığımız kartondan bir küpün içine metal bir parça koyduğumuzda hiçbir duvarına yapışmadan. hiçbir yere tutunamadan ortada asılı kalıyordu parça…
    ona benziyor hali.
    sıkışmak bile bir yerlere yaslanabilmek açısından iyi gelebilir bazen insana. ama böyle boşlukta kalakalmak…
    tutan ve iten etkenlerimizin gücü birbiriyle yenişemeyecek durumda olduğunda kalıyoruz en çok araf’ta… tam “işte budur bundan sonra yaşamayı istediğim şey” dediğimizde ayağımızdan bağlı olduğumuzu fark ediyoruz. bağlarımız bir çok değişken tarafından esnekleştirilebiliyor ya da paslı demirden prangalara dönüşebiliyor.
    hareket kabiliyetimizin “güçlüyüm ben, akıllıyım, çok sağlam dururum hayata karşı” savunmalarından daha fazla gerçeklikle beslenmeye ihtiyacı var.
    ne peki bu gerçekler? hayal gücümüzün ne tür oyunlar oynayabileceğini bilim kurgu filmlerinden ve rüyalarımızdan biliyoruz. zaman içinde “daha gerçekleşebilir” hayaller kurmaya başlıyoruz üstelik. bu kısıtlamanın en büyük etkeni de düş kırıklığını azaltma çabası, kendiliğinden gelişen bir savunma mekanizması şüphesiz.
    araf’ın kapısını düşler mi açıyor o zaman?
    bütün hayal akademisi üyeleri bağırıyorlar şimdi “hayır ! biz iyiyiz”. araf’ın kapısını açmıyorlar; bizatihi kapısı onlar. düşün. yağmur yağdığı zaman ürün alacağını, yağmadığı zaman kuraklık olacağını bilen bir toprak insanı olsan ve yağmurun senin etki alanın dışında gerçekleştiğine kani olup bunu değiştiremeyeceğini kabul etsen? ne kadar hayal kırıklığı yaşarsın hasat zamanı? yok ama bu sene pembe buğdaylar ekelim, eylüle doğru kar yağarken yeşil yeşil ekmekler çıksın başakların ucunda diyorsan ve bu olmuyorsa kim kırıyor düşlerini?
    “bu seneki hasattan gelecek parayla seneye şöyle güzel bir biçerdöver alabilir miyiz ki?” olursa hayalin, gerçekleşmese de bir sonraki bahara ertelersin. çatlak düşler kırık olanlardan daha çabuk iyileşir hem.

    hayallerini sınırlama sakın ve vazgeçme onlardan, ama hayal olduklarını bilerek yaşa .
    unutma araf sokak muallak cad. no: 1 eskiden benim adresimdi….

    kendini muhafaza et…
  • sevgili hiç kimse
    mektubuma başlamadan önce belirtmeliyim ki, bu mektubu okuyanın hiç kimse olması, sensizlikten ve bensizlikten sıkılmış kaleme kağıda bir anestezi etkisi yapacaktır.. uzun zaman önce kendilerini tozlarla ve raflarla tanıştırdığımızda, yadırgamadıkları yeni yerlerinde artık unutulduklarını hissettiklerinden sonra tekrar hareket ediyor olmalarına onlar kadar ben de çok sevindim.
    ne gariptir ki, bazen boş yere kağıt doldurup kalem harcayabiliyor bu "ben".
    bazen sınırsızlığın da ötesine geçip klişeleri şaşırtmak gibi bir alışkanlığı vardır ben'in. 'alışkanlıklar kötüdür' diye düşünürüm ama hemen ardından "istisnalar kaideyi bozmaz" sözleri gelir aklıma. bozulmayan düzenin "kurallar bozulmak icin konur" mottosundan yola çıkarak bozulması gerektiğini de üstüne ekleyerek kendi kendime çeliştiğimin farkındayım.. amacım seni sıkmak değil hiç kimse. amacım kendimi sıkıp içimdekileri dışarı atmak.. ama ben de kendimden sıkılıp dışarı çıkmak istiyorum. kendimi sıksam sıksam, bir şekilde dışarı çıkabilir miyim?
    iki gün önce çok ıssız bir yere gittim. evden dışarıya çıktım. bir kaç dakika dolanıp geldim. iki dakikada nasıl bu kadar ıssız bir yere gidebildiğimi merak ediyorsun değil mi? aslında herkes gibi ben de ıssızlığın bir kenarında yaşıyorum.. tam ortaya geçtiğimde, maksimum ıssızlığı hissediyorum dostum. bazen sahneye çıkıp, seyirciye bakmak gerekir. iki gözün, onlarca göze bakması kadar farklı bir şey yoktur. istersen sahneye çıkmadan da sana bakan bir çok göze bakabilirsin.
    bazen de gecenin bir saati, karanlık odanda yatarken tavanda ararsın o gözleri.. belki sana bakıyorlardır, ama göremiyorsundur.. görmek istersin. ama aynı zamanda onları karanlıkta görmek istersin..
    hiç kimse, hiç korktun mu? ya da korkuyu hissedebilmeyi istedin mi? özlenmeyi? unutmaya çalışmak istediğin bir şeyle tanışmayı, onu çok sevmeyi, sonra ondan uzaklaşmayı ve ondan ayrılmayı? sonra onu unutmaya çalışıp onu unutamamayı istedin mi? sence bu çok mu sıradan? belki de yaşamak isteyip de yaşayamadığındandır.. peki sence çok mu heyecanlı ve çok mu istediğin bir şey? belki de yaşamak isteyip de yaşayamadığındandır..
    bu dünyada aslında yaşanması gereken bir çok kıymetli şey var. hatta bu dünyaya göre fazla kıymetli olduklarını düşündüğüm şeyler bunlar.. ama bunlardan sadece biri bence en kıymetli ancak bu dünyada olması gerekendir. hani diğerleri fazla kıymetliler ve bu dünyada olmamaları gerekirdi.. ancak müzik onlar gibi değil, bu dünyaya fazla geliyor ama burada da olması gerek.. duymadan yaşamak mümkün değil, hiç kimse.. duymamak, duyamamak kötü ve zor bir şey.. duymadan geçen her saniyenin anlamı, bunu yaşamış-yaşamamış olanlar için gerçekten büyük ve ağırlığı taşınamayacak derecede.
    bu mektupların sürekli hareket halinde olacağından yola çıkarak bir miktar sesimden de gönderiyorum sana. eğer sesim sana, atmosferi yeteri kadar dolaşamadan ulaşırsa onu bir süre daha serbest bırak. yeteri kadar gezindikten sonra sana ulacaşak, o zaman bir anlam taşıyor olacak senin için..
    ıssızlığımın yazıyı keşfetmesinden sonra başka başka şeyleri de keşfetmesini bekledim. ama bir yere kadarmış, keşfe yalnız çıktım. sınırlarımın çevrelediği dar bir çemberde dolandım durdum bir süre. sonra gökyüzüne baktım, beni izleyen gözün merhametine inandım önce. sonra salt inanmanın bir şeyi değiştirmediğini gördüm, çemberin sadece ufak ufak büyüdüğünü gördüm. oysa ki bir çıkış bulup gerçek dünyayla veya yalan ölümle yüzleşmek istiyordum ben.
    bunları yaşamayı istemek bazen nelere mal oluyor biliyor musun? bazen ruhunu kaybetmeye, bazen kişiliği bazen insanları kaybetmeye kadar varıyor.
    bazen sesi de kaybediyorsun -ki bu beni en çok rahatsız edendir- ve o zaman yönsüz kalıyorsun. yönünü bulmak için ilkel yöntemler denemek istiyorsun ve görüyorsun ki sen kendin, o yöntemlere göre daha ilkel kalmışsın.
    bazen acılarla karşı karşıya kalmak, anlamsız bekleyişin zamanla oynamaya kalkışması, hayatındaki bazı değerlerin gereksizce küstahlaşması sonucu saçların insanları taklit etmeye başlıyor. önce solup sonra düşüyorlar. renksiz, soluksuz kalıyorlar.
    oysa ki küstahlık insanlara mahsus zannederdik biz. oysa ki sadece insanlar soluksuz kalırlar diye bilirdik. işte kalıplarımızın doldurduğu bir çember, işte içi dolu bir sürü boş gereksiz detay, bir sürü gereksiz "anlamsız bekleyiş".
    kimi zaman "içi dolu" ama boş detaylara neden takıldığımızı düşünürüm.. belki de "içi dolu" görünmeleri bizi çekiyordur. dışarıdan bakınca "içi dolu" görünen bir çok şeye ilgimiz fazladır genelde.. küçükken cips alırdık kendimize. paketleri havayla şişirilmiş, kocaman olurdu.. açtıktan sonra yaşanan ufak hayalkırıklığı, büyüdükçe büyüyen "içi dolu" görünenlere olan ilgimizi büyütmedi.. hayal dünyamızı küçültmüştü belki de.. ama nesnel ilgi hala aynı doğrultuda, hala "daha fazlasını iste"mek için kendine meşgale arayan büyük bebeklerle dolu çevremiz.
    işte hiç kimse, böyle bir ıssızlığın ortasında olabilmek bazen şans, bana göre. ama bazen de tam ortada durup sadece simetriyi sağlayan bir eleman oldğumu düşünmekten kendimi alamıyorum.
    işte böyle dostum, bazen "kimse" olmak gerekmiyor.. insanlar olamadıklarını olmak ister ya da sahip olamadıklarına sahip olmak isterler. bilmek gerekir ki geri dönüşü olmayan şeyler de vardır bunların arasında. bence sen de böyle kalmaya devam et, senin olmak istediğin şeyin de geri dönüşü olmayabilir.
    hiçlerine ve kimselerine iyi bak.
  • sevgili sen,

    bilirsin uzun uzun yazamam, anlatamam kendimi kelimelerle sana. su siralar daha hizli nefes alip veriyorum, senin yakinda buraya gelecek olman mi, yoksa artik beni daha fazla sikistiran bu kalp mi sorun cikartiyor anlayamiyorum. seneler ne cabuk geciyor degil mi? sen gideli tam 25 sene olmus. ve pek yakinda bir zamanlar her seyi paylastigimiz ama hep kurtulmak icin cabaladigimiz -yapamadigimiz- o sehre geri geliyorsun, hem de seni bu sehirden kurtaran biriyle beraber.

    en son, bana yazdigin mektubunla beraber gonderdigin fotograflarina baktim. hic degismemissin dersem inanir misin? belki de degistik ikimiz de ama ben gormek istediklerimi gormustum o karelerde... gulumsemen, ruzgarlari dagitan saclarin, ruhumun derinliklerine isleyen bakislarin... ara ara camdan bakiyorum da, sari bir sonbahar var disarida. yapraklar yorulmus, kendilerini tutan dallardan asagi atliyorlar, tek tek... bir zamanlar biz de boyle yapmistik degil mi? yorulmustuk ve birakmistik kendimizi. sonra da bir ruzgar aldi ve savurdu bizi, dagildik. biribirimizi aslinda ne kadar sevdigimizi ise yillar sonra anladik. bir kez daha ayni agacin ayni dalinda yanyana tutunabilir mi iki yaprak?

    yorgunum... nefesim yetmeyecek sanirim artik bu kalemi tutmaya ve sana yazmaya. bir zamanlar seni unuttu sanan kalbim simdi gercekten unutuyor beni, farkindayim. ne olurdu ki sanki, sonbaharda tutunamayan birer yaprak degil de yillara meydan okuyan iki cinar olsaydik? ama yapamadik... yavas yavas nefesimin daraldigini hissediyorum. ya sensin gelen ya da azrail bilemiyorum... her seye ragmen seni sev
  • sevgili sen..

    bi siktir git hayatımdan be..
  • sevgili sen;

    o kadar az şey kaldı ki bana dair. belki bir gün hiç kimse olurum. sen olurum.
  • sevgili sen,

    uzun zamandır başka mecralarda sana yazdım, biliyorsun. yazının formu her değiştiğinde başka bir yönümü keşfettim (sayende demeliyim). kimi zaman kelimelerin kendi akışkanlığında kendimi anlatırken buldum sana; kimi zaman da yanı başımdaymışsın gibi sen yokken seni tarife yeltendim. kimi zaman da sen yanımdayken yazar gibi konuşabilmenin ve çoğunlukla yazar gibi susabilmenin ayırdına vardım.

    bilmiyorum, belki de sen onca hikayenin paralelliğini benden iyi anlatabiliyorsundur. sana haksızlık etmek istemem; konuşulmamış seslerin ardında kendi yıkıntısına mahpus bir mülteci görüyorsundur belki de. belki de geçmişin dağlarında yalın, yalınayak dolaşıyorsundur ya da çekip çıkarmışsındır kanserli bir belde gibi yazılarının muhayyilesini.

    bil ki, çok da farklı değiliz. kendi gibi olmanın bedelini ödemek üzere çıkılan bu yolda kaçmayı denediğimiz de oldu elbette. bile bile, ahmakça, avanesi acı olan denemeler-deneylemeler yaşadık/ yaşıyoruz. yine de tüm bunlara teşekkür ediyorum, biliyorsun. değişmeyen gerçekler çağında değiliz oysa; değişmeyen, değişmesin varsın diyerek ellerine dokundum uzun uzun.

    çünkü biliyordum ellerini çok seveceğimi. ellerimi çok seveceğini. dudaklarımızın yatay kuşlar olduğunu. sesin kendiliğinden sessizleşebileceğini. köprücüklerimiz arasında doğal köprüler kurduğumuzu. biliyordum tüm bunları. sana dokunmak istediğimde yeşeren köprüleri... içinden geçtiğimiz sonsuz viyadükleri... kapıma varan coşkun yolu... evimi halelerle saran bulutları... anahtarlarımı. biliyordum tüm bunları.

    işte her gün talan ediliyorum. işte burada kendiliğinden kaynayan bir acı pınarı var. işte her akşam bedenime ellerinin kezzabını sürüyorum. eksik, noksan, tüm çıplaklığımla.

    ... böyle böyle sağaltıyorum kendimi. yavaşça, acelesiz, varlığını meskun tutarak, gönenerek varlığınla. buna havuz problemi diyorum. dolup boşalarak unutuşun/ unutuluşun kıyısında anlarımı anıyorum şimdilik.

    of, çok yoruldum sevgili sen. hasbıhal ederiz daha...
  • sevgili sen

    düşünüyorum da seni , aklımdaki hiçbir oyuğa sığmıyorsun.
    sana her gün yeni bir elbise giydiriyorum, hergün yeni bir sen oluyorsun.
    bazı günler isimsiz mektuplar yazıyorum sana, katlayıp defterlerin arasına koyuyorum.
    bir iki arkadaşa ayarlıyorum yanına, yalnız kalma diye ,
    bilirsin kendimden başka hiç kimsede beğenmem yalnızlığı.
    onlarla oturuyoruz, seni konuşuyoruz.
    geçen gün yine aynı çay bahçesinde, zamanı seyrediyorduk.
    laf senden açıldı, ahmet "gelmez abi artık dedi."
    dursun "hastaymış" dedi "telefonda babasıyla konuştum. bir hafta evvel"
    sonra garip bir sessizlik oldu, dursun hislendi, "ne günlerimiz geçti be neler yaşadık biz onunla" dedi.
    ahmet "gelmez abi artık" dedi, "fransa ya yerleşecekmiş bu son olaylara çok içerlemiş."
    dursun "iyi adamdır" dedi, ekledi "kaldırmıyor artık kalbi böyle şeyleri".
    sonra bir sessizlik daha oldu derin bir sessizlik, eskiler bir melek geçti derler, tam öyle bir durum.
    ben eyvallah deyip kalktım. kamil gözüme baktı, "istersen bir ara biz gidelim" dedi.
    "hem hastaymış bak, halini hatırını sorarız."
    bir şey söylemedim, o da anlamış olacak ki derin bir of çekti, boğaza doğru bakıp bir şeyler mırıldandı.
    ben yavaş adımlarla kapıya doğru gittim. kimse seslenmedi arkamdan.
    hani bilirsin asma çardaktan o tahta çitlere kadar giden taş yoldan yürüdüm.
    o kısacık yol öyle uzak geldi ki bana.
    rüzgar bizden birşeyleri denize doğru götürdü uzun zaman.
    sonra dışarı çıktım, içinde deniz olan bir şarkı mırıldandım, şimdi sensiz aynı tadı yoktu şarkının.
    kahvenin, asma çardağın, boğazın bile eski tadı yoktu sensiz.
    şimdi anlıyorum yaşanılanı güzel yapan içindekilermiş, yaşayanlarmış.
    doğa ananın mükemmeliğine siyah bir nokta gibi koymuşlar insanoğlunu, bu yüzdenmiş.