*

şükela:  tümü | bugün
  • digital 3d film formatıymış kendisi. the hobbit an unexpected journey bu formatta çekilmiş. 48fps sağlıyormuş.

    (bkz: hfr 3d)

    wikipedia'dan bilgi için: http://en.wikipedia.org/wiki/high_frame_rate_3d
  • ülkemizde bu özelliği destekleyen sinema olmadığı için the hobbit an unexpected journey'i 48 fps olarak izlemek henüz mümkün değil.
  • şimdi bir engeli olmayan herkesten elini gözünün önüne getirip sallamasını rica edeceğim. entry'i okumayı bırakın ve elinizi netleyebildiğiniz bir mesafeye getirip hızlıca sallayın ve geri dönün, ben bir alt paragrafta bekliyorum.

    ne oldu? parmaklarınız birbirine bulanarak karıştı gibi oldu değil mi? hayır deme o salladığın elini götüne sokarım senin. karıştı, bulaştı, netliğini yitirdi. niye böyle oldu? çünkü insan görüşünün bir görüntü yenileme hızı var. bu da hızlı görüntülerin böyle birbirine karışmasına sebep oluyor. doğal bir şey. bu dakikaya kadar sorun etmediyseniz, sorun etmenize gerek yok.

    sinema endüstrisi denen kurumsal alanın da bunu uzun süre boyunca sorun etmesi gerekmemişti. çünkü endüstride kısa zamanda standart haline gelen saniyede 24 kare yenileme hızı, insan gözünün yenileme hızına yakın bir deneyim sağlıyordu. bu hızda çekilen ve gösterilen görüntüler de tıpkı az evvelki deneyimde olduğu gibi 'okunuyor', doğal kabul ediliyor ve para yapıyordu. bu standart öyle yerleşikti ki video teknolojisi gelişip de saniyede 24 tam kare çekim yapabilecek seviyeye geldiğinde (bkz: 24p), video çekim yapmak zorunda kalan züğürtler 'biz de sonunda sinematik görüntü kalitesini yakalayabildik' diye sevinmişlerdi. ben de o sevinenlerdendim.

    niye sevinmiştik, 24 kare film çekemiyor muyduk? çekemiyorduk. çünkü film çekmek banyosu, kurgusu, ışığı, kamerası, lensi şusu busu sebebiyle her zaman videodan daha maliyetliydi. ve öğrencilikten bağımsız sinemaya kadar anaakım dışında kalan (ve kalmak isteyen) kişiler olarak zaten başka maliyetler ile *de* boğuşmak zorundaydık. 'anaakım işte çalışsa daha iyi para kazanacağını iddia eden' teknisyeninden, oyuncusuna herkese ödeme yaparken zaten 'anaakım ortalaması' üzerinden pazarlık yaptığı için, ve sike sike ödediğimizden, en azından 'görüntü'yü pazarlıksız, dolandırıcılık girişmsiz kurtarmak işimize geliyordu. (ben açıkçası 'belirli bir kaliteyi tutturduğu' ve merkezi öneme sahip olduğu için üzerinde mutabakata varılan ücreti ödendikten sonra 'ben aslında daha fazlasına layığım' diye iş görmemezlik yapan, işi yokuşa sürerek para çarpmaya çalışan, sözünden dönen şerefsiz kameraya denk gelmedim.)

    tabi teknoloji tek yönlü olarak gelişmedi. film yapımında kullanılan teknoloji gibi, film **gösteriminde** kullanılan teknoloji de ucuzladı, erişimi ve edinimi kolaylaştı. bunu nereden fark edebilirsiniz? orta sınıf şehirlilerin evlerindeki son kullanıcı seviyesi görüntü ve ses teknolojisine bir bakın. 3dsinden home cinema sistemine her türlü 'kaliteli ses ve görüntü aktarımı, teknolojisi 'sinema seyircisi' demografiğinin alım gücü seviyesine inmiş, inmediyse bile inmek üzere denebilir.

    bu ne demek? bu, geleneksel anlamda perdeye yansıtmalı bilet kesmeli salonda oynatmalı sinemanın, ev sineması ile yarışması demek. nasıl yarışacak? ilki dağıtım avantajını, önceliğini elinde tutarak. ama bu 'evimde izlerim' diyen müşterinin kaybına engel olmayacak. sektör de *sadece* evinde izleyenlerin sırtında yükselmediği için elindeki duran yatırımın (yani sinema salonları üzerinden dağıtım, tanıtım ve prestij ağını) değerini ve box office (ve dolayımı) üzerinden yaptığı gelirlendirmeyi yitirmek istemeyecek. istemediği için de anaakım sinema son yıllarda ısrarla, zorlaya zorlaya 'format büyütmeye', 'geliştirme'ye çalışıyor.

    bu büyütme gayretinin en ağır ve hedefleri birbiriyle çakışan iki ağır topu imax ve 3d idi. yapım ayağında 'bağımsız' ile mücadele etmek için de bütçeyi şişirmeye, anapara yoğun işler üreterek mesafeyi büyütmeye/ayrışmaya çalışınca, ve nispeten başarılı olunca, yeni bir şeyler itelemek zorunda kalındı. high frame 3d denen saçmalık da tam bu kesişimde karşımıza çıktı.

    bu akşam neredeyse profesyonel bir mecburiyet çerçevesinde izlemek zorunda kaldığım 'hobbit the unexpected journey' de icrail her faktörle sektördeki önden hesaplanabilir, mühendisliği yapılabilir tüm ticari kaygıların toplamı gibi bir deneyimdi. ve sinema tarihinde belki de ilk kez, standartlaşmış bir doğal form (biçim) yapay formata (biçeme) uyumluluk icabı geriye gitti. bir film ilk kez insan gözüne daha iyi göründüğü için değil, tüketici bakış açısında, yani imax 3d'de, iyi göründüğü için 48 kare çekilip oynatıldı.

    sonuç? herhangi bir doğal hareketin olması gerektiği her an video görüntüsü kesikliğinde oynayan devasa bir imax 3d filmi. üç boyutluluktan anlaşılması gereken şeyin, anglofonların 'pop-up book' dedikleri kesme karton paneller gibi üst üste binmiş bir kompozisyon yaratmaktan ibaret olduğu, insan ve çevrenin görüntü, doku ve formunun bilgisayarda üretilen görüntüler göze batmasın diye bilgisayar ortalamasına çekildiği bu filmde, doğal olması gereken her hareket de devasa bir sünnet videosu gösterimi gibi kopuk kopuk karelerden ibaretti. görüntü ancak durduğu, ya da, bilgisayar ile üretilmiş 3d sahnelerde doğallaşabiliyor, gerçek kişi ve mekanlarla çekilen doğal hızdaki görüntüler televizyondan maç seyrediyormuş hissi verecek şekilde itici ve çirkin görünüyordu.

    yukarıda saydığım yapısal 'satış pazarlaması', 'rekabet şartları' gibi nedenler dışında 48 kare yenileme hızının bir faydası yok mu peki? şüphesiz. dikkat ettiyseniz bilgisayar ile üretilmiş 3d karakter ve arkaplanların olduğu sahnelerde bu durumun söz konusu olmadığını söyledim. niye? çünkü bilgisayarda üretilmiş her şeye o elinizde gördüğünüz bulanıklaşma efektini kare yenileme hızından bağımsız olarak ekleyebiliyorsunuz. hızlı sahnelerin çoğunda da hızlı hareket eden şeyler bu tip eklentiler olduğundan sorun yaratmıyor. ama o görüntülere eklenmiş insanlar *kayıt edilirken* 48 kare kaydedildiğinde aynı şeyi insanlarda görmek mümkün olmuyor. insanlarda ise 48 kare yenileme hızının avantajı şu: 24 karede oluşan doğal ve yavaş hareketlerde dahi oluşan 'bulanıklık' yerini tüketicinin aradığı, hayran olması gereken, imax ebadındaki gösterimlerde 'fark yaratan' 'netliğe' bırakıyor. o netliği de son-yapım aşamasında 24 kare'de olduğundan çok daha efektif olarak keskinleştirebiliyor, geliştirebiliyorsunuz. tam olarak bu yüzden 48 kare (ve daha fazla kare) çekim görüntüde netliği gerekli kılan üç boyutlu görüntü teknolojisine daha iyi uyuyor; insan görüş ve algısına o kadar uymaması da bu kadar bonusla mukayese edildiğinde 'riske edilebilir' bir faktör olsa gerek.

    o yüzden şimdi tekrar elinizi gözünüzün önüne getirin ve sallamaya başlayın, artık bu standarda para vererek kendi elinizle kendi görüşünüze el sallıyorsunuz.
  • babama ne olduğunu açıklamaya çalışırken acayip zorlandığım zıkkım. akabinde bu başlığa geldim ve başladım otisabi'nin yazısını peder beye okumaya:

    şimdi bir engeli olmayan herkesten elini gözünün önüne getirip sallamasını rica edeceğim. entry'i okumayı bırakın ve elinizi netleyebildiğiniz bir mesafeye getirip hızlıca sallayın ve geri dönün, ben bir alt paragrafta bekliyorum.

    (burada tarif edilen şekilde el sallandı.)

    ne oldu?
    -(babam) ne ne oldu?

    parmaklarınız birbirine bulanarak karıştı gibi oldu değil mi?
    - (babam) yoo olmadı.

    hayır deme o salladığın elini götüne sokarım senin.
    -(babam) ne diyon lan sen it!
    -(ben) baba ben demiyorum yazıyı yazan otisabi diyor.

    hasılı 3d mevzusunda pederle anlaştık.

    otisabi pederin sana selamı var. *
  • söz konusu el sallama testinin özellikle "ekrana bakarken" yapılırsa daha bir anlaşılır olacağı teklolocik zıkkımdır.
  • marmarapark cinemaxcimumda the hobbit bu teknolojiyle gösterilecekmiş.
  • (bkz: #38866774)
  • çoğu yeni teknoloji televizyon aslında yapay olarak 48fps'lik görüntüyü verebilmektedir, ancak dediğim gibi, "yapay olarak". diğer adı motion interpolation bu teknolojinin.

    aslında yapılan tam olarak şu: tv, aldığı saniyede 24 karelik görüntüyü belirli "tahminlerle" 48 veya daha fazla (işlemci gücünün yettiği kadar) kare sıklığına ait görüntü haline getiriyor. işte konumuz olan teknolojinin farkı bu. 3d hfr'de, "doğal görüntü" olarak saniyede 48 karelik bir görüntü çekiyorlar.

    ha bu ne işe yarıyor? tek yaradığı hızlı çekimlerde görüntüde fazla atlama olmasını engellemek. bulanıklık dedikleri durumun aslında bunla pek alakası yok:

    kamerayı saniyede 24 adet fotoğraf çeken bir makina olarak düşünün. bu fotoğrafları saniyenin 50'de birinde değil de 500'de birinde çekerseniz, aldığınız o bulanık görüntüden kurtulursunuz. ha saniyede 24 fotoğraf çekip hepsinin enstantenesini saniyede 500 olarak ayarlarsanız yine bulanık görüntüden kurtulmuş olursunuz ama görüntüyü yavaşlattığınızda iki kare arasında muazzam atlamalar olduğunu görebilirsiniz.

    kısacası, derin konular bunlar. 48p olması gözün yorulmasını engeller, görüntünün yapay gözükmesini engeller ve aksiyonlu sahnelerde hissedilen görüntü atlama hissini çok azaltır ama "sinema" hissini de beraberinde götürür. dizi izliyormuş gibi olursunuz. ben göremedim ama tahmin ediyorum, zaten bununla ilgili de insanlar yorum yapmaya başlamışlar. buyrun kaynağı ile birlikte:

    "criticisms of the format include assertions that the "cinematic look" is lost with the use of high frame rates. film critics have complained that 3d hfr looks like video games, hdtv, live theater or a cheap home movie."

    http://www.vulture.com/…obbits-high-frame-rate.html
  • sinemada hobbit izlemekle hallmark channel izlemek arasındaki o uçsuz bucaksız çizgiyi bir anda gereksiz şekilde inceltmiş teknoloji. gözün alışır dediler, alışmadı. olmamış dayı bu.