şükela:  tümü | bugün
  • bazı seyler vardir bilmeyi istemeyeceğimiz türden. ne var ki istemesekte bir şekilde öğreniriz. bu da o tür bir bilgiydi benim için; öldüğümü öğrenmem.

    bir yaz akşamıydı. bir ufaklık iki de kadeh. dostum doktor arkadaşım mert ile bir çilingir sofrası. önümüzde deniz manzarası, balkondan körfezi izliyoruz. arka da o mahur beste...

    mert iyi çocuktur. ayni liseden ciktiktan sonra o ankara'ya ben de istanbul'a okumaya gittikten sonra bile sık sık görüşürdük.

    bir kaç saat sonra lafın lafı açamadığı bir noktaya geldik. ısmet'cim dedi senin bir sıkıntın var. ne sıkıntım olacak abi zaman geçiyor biz de onunla birlikte böyle çürüyüp gidiyoruz. eskiden dedi planların vardı anlatır dururdun. sohbet bitmek bilmezdi, şurada güneşi doğurduğumu bilirim. hem otuz beşlik ne lan? sanki erkenden beni yollayacaksın gibi. deli ısmetsin sen lan!
    en fırlama olayları sen yaşardın hani noldu. bir iki hatundan ayrıldın kaç senedir sikin de kalkmıyor, karı kız muhabbettin de yok. gelmiş burada bana surat yapıyorsun. universiteyi bitirdin de adam mi oldun ismet? bak bana ben hala okuyorum 2 sene daha var daha bunun uzmanlığı var uzmanlığı! yok tus'una hazırlan yok onun asistanlığını yap sen böyleysen ben ne yapayım kardaşim? yüzün gülmüyor be adam. bak ne güzel şu zor dönem de iş de bulmuşsun. kim de var lan bu imkân?

    laflafı açmayınca monolog başlarmış. o böyle uzatıp giderken mezun olduktan sonra ki hayatımı düşündüm. haklıydı. planlar vardı. sonra ani bir karar, bir tecrübe edinme isteği. olduğun mekân ve zaman seni düşündüğünden fazla değiştiriyor, olamayacağını düşündüğün biri düşünmediğin şeyleri düşünmeye başlıyor ve o planları öteleye öteleye eritiyorsun. böyle olacağını kim bilebilirdi? ısten ayrılana kadar farkında değildim. kimseyle konuşmaz görüşmez olmuştum. gerçi okulu bitirirken de böyle bir donemim olmadı değil ama orada insanlar vardı. artık olmayan insanlar. ıki yüz görürdük hiç değilse. sabahlara kadar tartışır, birbirimize bir şeyler danışır, sıkıntıları paylaşırdık. artık öyle insanlar hayatım olmadığına göre üzerine konuşacak bir konu da yoktu. dolayısıyla mert'e anlatacak bir şey de yoktu. ne anlatabilirdim ki?

    çalışmaya yurtdışına gitmiştim. o süre zarfında sadece iş ile uğrasıp durdum. zaten yapacak pek de bir şey yoktu. sabah kalk işe git market'e git evine git uyu.

    ılk defa para hayatıma girdi dedim. ış de fena gitmiyordu. planlar aklımın kösesindeydi hep. erime noktasına gelene kadar. maalesef hiçbir zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor be abi. fark ediyorsun ki o plan için para lazım. sen de daha çok kazanmak istiyorsun ki o planlara ulaşabilmek için sonra o plan ikinci plan oluyor. ışi ögreniyim diyorsun haliyle biraz başlıyorsun o idealize ettiğin dunya var ya yalan o abi. dışarıda bi tane adam bulamazsın, sonra o pezevenklere dönüşürsün.

    sesim giderek yukselirken. mert beni sakince bir psikolog edasıyla dinliyor, hak verircesine başını sallıyordu.

    eee dedi, artık iş de yok, plan da. ne yapacaksın şimdi? ne istiyorsun?

    donup kaldım. ne yapacağımı bilmiyordum. artık ne bir hayalim vardı ne bir planım. son bir kaç aydır bir kaç eski dostu görmek harici neredeyse hiçbir şey yapmamıştım. üstelik farkında olduğum tek şey giderek daha da sinirli olduğumdu ama hiçbir şeye üzülmüyordum da. ıçtiğim sigaraların sayısı neredeyse iki katına çıkmıştı.

    ülkeye döndüğümden beri eksi defterleri kurcalıyor, eski sevgililerin sosyal medya hikayelerini izleyip onlara özlem duyuyor bir yandan hikayelere özenerek keşke ben de orada olsaydım diyordum. ısin kötü tarafı tek duygum kıskançlıktı. yanlarındaki arkadaşlarını kıskanıyor, eskilerime karşı ise sadece ufak tefek hatıraları anımsıyabiliyordum.

    bir 35'lik daha getirip bütün bunları mert'e anlattım. hafif gülümsedi. oğlum senin acilen sevişmen lazım dedi. bana bakma bende de 4 aydır tık yok. corona hepimiz katletti. bir de üstüne tıp okuyorum öyle düşün. ha şu ortamda yeni hatun bulur musun zor, sen eskilere yönel.

    abi bende hayal yok, plan yok, tutku yok. bak 2 saattir senle bile konuşamadım adam akıllı. eskiden olsa böyle mi olurdu?

    bizim mert biraz küfürbazdır, amına koduğum bulanıma girme hemen diye gülüyor bense boş bir suratla ona bakıyorum. tamam, tamam şaka. eski hatunlara mesaj atsaydın. bir iki şey çıkardı belki. attım abi de sohbet eskisi gibi yürümüyor. hem belki başkası vardır hayatlarında ne bileyim bizim ki de yalan dolan hayat dedim.

    dert muhabbeti olsa da en azından laflafı açmaya başlamıştı. bir noktada muhabbet hep cinselliğe geliyor galiba kural bu. pekala ortada böyle bir yoksunluk durumu vardı. ama esas mesele bu değildi. esas mesele tutkusuzluktu. bir şeyler tasarımlamaya tutkum kalmamıştı. ne eski hayallerimin ne eski planlarımın bir tozu kalmıştı aklımda hepsini birer birer unutmuştum. sonuçta cinselliği tutku olarak göremezsin. "cinsellik benim tutkum" var mı böyle aptalca bir cümle kurabilecek insan.

    "ne istiyorsun belli değil ne yapıyorsun belli değil göbeği de salmışsın karı kız hadi onu geçtim illa çözülür. bir ilgin var mı eskiden çizer ederdin gitar mitar çalardın? yok mu küçük hedefler? oğlum bak bir hedef edin yaşayamazsın böyle. eskiden şakasına deli ismet diyorduk harbi harbi delireceksin sen.
    yüksek falan yap. hani vardı planların arasında".

    sahi, vardı oyle bir plan son sınıfta bir yere başvurmamıştım bir sene yatarım sonra ki seneye artık dediydim. bak yazın ortasındayız zaten üniversiteler kapalı tezi nasıl yazacaksın? yaş o iş mert bu sene seneye diyelim dedim sanki seneye ne olacağını bilircesine. ısmet dedi. sen ölmüşsün. katilsin lan sen! deli ısmeti öldürmüşsün.
  • oturduğum yerden baktığımda yüzlercesi yol kenarına sıralanmış, çok uzak bir kıtanın yerli bitkisi sanki ana vatanındaymışçasına halinden memnun bir dinginlikle yapraklarını okşayıcı rüzgâra bırakmış, hışırdıyordu. uzaklardan bakıldığında asırlık salkım söğüt ağacına benzeyen bu ağaçlar, dönemin valisi tarafından insanları sıtmadan kıran bataklığı kurutmak için dikilmişti. kendimi rüzgârın okaliptüs ağaçlarının dallarıyla yaptığı huzurlu namelere bırakırken gözümün önünde dedem, burayı bana tekrar anlatıyordu. dedem anadolu’yu anlatmayı severdi, ben de onu dinlemeyi severdim. otuz beş yıl boyunca atıyla jandarma astsubayı olarak dolaşırken anadolu’nun yedi bölgesinde, onlarca yerleşiminde, yüzlerce farklı doğal güzellik; binlerce farklı insan tanımıştı. dedemin gözünde anadolu, dünya’nın özeti gibiydi: üç tarafı denizlerle çevrili bu toprak parçasının üzerinde yer kürenin farklı yer şekillerini ve canlı türlerini görmek şaşırtıcı değildi. geniş platoları, verimli ovaları, travertenleri, peri bacaları, sık ormanları, bodur ağaçları, yer yer çölleşmiş killi; kireçli; kurak toprakları, boz ve haşmetli dağlarının içinde taşlaşmış lavların sivri; keskin ağızlarıyla gökyüzüne bakan tendüreği, sodalı; tuzlu gölleri, ilk medeniyetlere can veren nehirleri, gökten aşağı yağan şelaleleri, tarih öncesi hayvanlara yuva olmuş mağaraları ve daha nicesiyle çok farklı canlı türlerine ev sahipliği yapıyordu. tarih boyunca yurtlarından ayrılıp gelen farklı kültürlerden binlerce insan anadolu’da anavatanlarından bir parça buluyordu. anadolu, yüzlerce kültürün birleşmesiyle oluşmuş büyük bir anavatandı. bu insanlar son yüzyılda tek bir millet olup işgalci orduları anadolu’dan kovmuştu.
    dedemin hayalini ağaçların yapraklarına asıp kalktım. bisikletimi, dedemin tabiriyle demir atımı, batıya doğru yıkılmış güneşi yanıma alarak sürmeye başladım. öğle vakti kaynayan asfalt içindeki ziftle tekrar ve tekrar yıkanmış mıcırlar üstünde yoluma devam ettim. güneş benim yoldaşımdı. geçtiğim her yeri farklı bir aydınlığa boyuyordu. anadolu, güneşin bin bir tonuyla yıkandığı topraklardı. akşam olmadan konaklayacağım yere varmalıydım. odamın balkonundan sarı ışıklarla aydınlatılmış, ağzı dinamitle yarılmış kaya mezarlarına bakarken anadolu tarihinin, insanlığın en büyük parçası olduğunu düşünüyordum: göbeklitepe’de insanlara ait ilk tapınaklar, çatalhöyük’de ise insanların kurduğu ilk büyük yerleşim vardı. geçtiğim yol üzerinde ise yüzlercesi vardı, belki bir o kadarı toprak altındaydı ve insanın içini acıtacak kadarı ise yıkılıp yeni yapıların altında kalmıştı. balkondan odaya geçerken lahdi yıllar önce yağmalanmış kaya mezarına tekrar baktım. kilometrelerle hırpalanmış bacaklarım hipnotize adımlarla gövdemi yatağa götürürken duygularım mahcubiyet ve üzüntünün çarşafına çoktan sarılmıştı. sabah erkenden kalkıp yola koyuldum. pansiyonun birkaç kilometre ilerisinden başlayıp uzaktan avuçlarımın içine alabildiğim dağlara doğru kesintisiz uzanan sahile kendi karakterini resmetmişti deniz. dedem de öyle anlatmıştı: akdeniz; uzun kıyılarını kaplayan ince kumları ve sığ, tuzlu ve masmavi sularıyla etrafını çevreleyen toros dağları’nı aşıp gelenler için sıcak bir cennettir. kış aylarında tepeleri karlı dağlara bakan insanları ılık bir battaniye gibi sarmalayan bir denizdir. çam ormanları, nehirlerin denizle buluştuğu ovalarda kargılar, denize eğilen bereketli toprak tepelerde devasa yeşil yapraklarıyla muz ağaçları sıralanmıştır. akdeniz’in kıyıları kavruk tenli yerli halkı için kışlıktır, yazları ise binlerce yıllık gelenekleri ile çam, servi ve ladin ile kaplı serin yaylalardır. en azından dedemin zamanına kadar öyleydi. şimdi ise yaz aylarında milyonlarca insanın akın ettiği kocaman sıcak bir havuzdur akdeniz’in kıyıları. ege’nin her biri bir efeye benzeyen dağlarının denize dik baktığı, verimli ovaların denize kavuştuğu akordeona benzer kıyıları vardır. her yerinden bereket kaynayan bu topraklardaki insanların gülüşüne bakan gözlerde çiçekler açar. karadeniz’in hırçın dalgaları, kıyıya vurduğu yerleri cadı kazanı gibi kaynatır. kıyıları ormanlarla bezenmiş, yüksek ve geniş parmaklıklıları andırır. hırçın bir tutuklu gibidir. marmara, iki boğaz arası deniz, karadeniz’in hırçınlığını azaltıp fazlasına bir yol bırakır, ege’ye geçmeden onu dinlendirir, sakinleştirir. istanbul’un içinden geçen karadeniz’in suları, şehrin güzelliğinden afallayarak kızgınlığını unutur. marmara’nın etrafı ormanlarla, güne bakanlarla, zeytin ağaçlarıyla işlenmiştir.
    dedem için marmara’nın ege’yle birleştiği gelibolu kıyılarının önemi çok büyüktü. balıkesir civarında görevini yaparken defalarca yarımadayı ziyaret etmiş. gelibolu’da yüz sene kadar önce sömürgecilere karşı anadolu kıyılarının her bir karışına yetecek kadar kan döken anadolu halkları, destansı direniş göstermiş; onları millet bilincine götürecek, altın saçlı büyük lider gelibolu’ da tarih sahnesine anadolu’nun kaderini değiştirmek için çıkmıştı. dedemin köyünden, babası da dâhil, onlarca genç erkek gelibolu’dan geri dönememişti. dedem, “anadolu, yetimler ordusunun garip kalmış başlarından yükseldi.’’ derdi.
    dedem dört kardeşin en küçüğü idi. en büyüğü beş yaş büyük olan iki abisi ve bir ablası vardı. çam kokulu, deniz kokulu, çiçek kokulu hava taneciklerinin topraktan yükselen hayatla filizlendiği bir nisan sabahı; arkadaşlarıyla düşman hattına saldırıya geçip üç metre ötesine düşen bir havan topundan kopan bir şarapnel parçası, babasının yüreğini deldiğinde dedem daha bir yaşındaydı. çocukluğu akrabalarının, komşularının yardımıyla ağabeylerinin kıyı illerine gurbete çıkma yaşı gelene kadar yokluk içinde ama açıkta kalmadan geçmiş. ağabeyleri yılın altı ayı batı illerinde orman açmaya gittiklerinde artık geceleri tok yatmaya başlamışlar. dedem, “anadolu insanı yüzyıllarca yoklukla savaştı ama yardımlaşarak hayatta kaldı, dardaki komşusunu gözetti, akşamları misafir etti, misafirini tok yatırdı, kendi aç yattı.” derdi. anadolu insanı yüzyıllarca süren amansız yoklukta cenazelerinde bile üçü, yedisi, kırkı, elli ikisi deyip yemekler yaparak hep beraber yiyerek hem ölmüşlerini hem de geride kalanların hayatını kutsardı. dedem yokluğun adresini de vermişti: yüzyıllarca yokluğun anadolu’dan en iyi görüldüğü yer denizden uzak ve göğe yakın, suyu soğuk ve havası sert düzlüklerdi. dedemin köyü göğe yakın bir bozkırın çevrelediği, yer yer ardıç ve katran ağaçlarıyla kaplı bir platodaydı. dedem ardıç ağaçlarını ve ardıç kuşlarını çok severdi. çocukluğumda onlarla ilgili hikâyeler anlatırdı.
    bisiklet turumun on beşinci gününün sabahında demir atımın gidonunu, beni denizden uzaklaştıracak yokuşlu yollara çevirdim. yolculuk boyunca aklım dedemin hayalinde yüzüyordu. tur planımı değiştirmiştim, dedemin doğduğu topraklara gidecektim. dedemin doğduğu köyü ilk defa görecektim. ikindiüstü bir ladin ağacının altında soluklandım. kaynayan yolları geride bırakmıştım, yol üstünde yerleşimler azalmıştı, son iki saattir sadece yoldan sapan köylerin ayrımlarını görmüştüm. yüz metre aşağıda eski yolda bir çeşme fark ettim, yoldan yan yana yüklü iki eşek ancak geçebilirdi. mıcırlarını çoktan kaybetmiş, ziftinden geriye boşluklu ince sert bir tabaka kalmıştı. tur boyunca bu eski dar yollarla ara sıra karşılaşıyordum. köy minibüslerinin kullanıma henüz çıkmadığı zamanlarda kamu araçları haricinde özel araçların tek tük kullanıldığı bu yollarda insanlar şehir merkezlerine yürüyerek ya da eşek, katır ve at sırtında giderlermiş. dedemin anılarında, nice hasta insan şehirdeki hastaneye ulaşamadan ölmüş. karda kıyamette, yollara düşen annelerin sırtlarına bağlı yavrularının öldüğünü fark etmesiyle ciğerlerinden yakılan ağıtlar bu yollara saplanmış. belki de eski yolların delik deşik hali acı hatıraların bıraktığı izlerdi.
    bisikletimi ağacın altında bırakarak yolun yanındaki, yalağı tamamen yosun tutmuş çeşmeye indim. avucumla kana kana su içip başımı çeşmenin altına soktuktan sonra kollarımı, takati kesilen bacaklarımı yıkadım. su ağrıyan kaslarımın acısını unutturdu. tekrar ladin ağacının yanına çıktım. bisikletimin bagaj çantasından bir tane konserve ve yarım ekmek çıkardım, sabahtan beri bir şey yememiştim. insan aç olunca tatsız tuzsuz, soğuk konserveler bile dilinde hayatları boyunca unutamayacakları güzel tatlar bırakıyor. dedem, “ yoklukta yemek daha tatlıydı. çocukluğumda, kurbandan sonra içine birkaç parça et konan bulgur pilavıyla kuru fasulye ve sarımsaklı cacık ayda yılda bir yedeğimiz en zengin öğünümüzdü ama onların verdiği tat ve mutluluğu hiçbir seçkin restoranda bulamazsın.” derdi. ne demek istediğini çıktığım bu yolculuğa kadar anlamamıştım.
    dedemin köyüne bir günlük yolum kalmıştı. dört gündür anadolu’nun iç kısımlarına yolculuk yapıyordum. kıyıda yerleşimler çoktu, pansiyon ya da çadır kampı kolayca bulunacak yerlerdi. dört gündür, bir tane çadır kampı görmemiştim. öğle ya da ikindi vakti geçtiğim küçük ilçelerde pansiyonlar vardı ama durmuyordum. akşam güneşinin dağlar arkasına düşerken döktüğü kızıllığa yüzümü sürmeden ayağımı pedaldan çekemiyordum. ilk gün su almak için durduğum benzinlikte çalışan genç ile kısa bir hoşbeşten sonra, “ağabey karanlık çöktü, allah korusun kamyonlar falan görmez seni. yakınlarda kalabilecek bir yer bulamazsın, burada kal istersen.’’ dedi. endişesinde haklıydı. çadırımı istasyonun bir köşesine kurdum. ertesi gün ikindiüstü, gün uçup giderken, küçük bir beldede dinlenmek için durdum. köylülerden biri, “yiğenim, nereden gelip nereye gidiyon böyle?” diye sordu. şaşkınlığı yüzünden okunuyordu, buradan tur bisikletçilerinin pek geçmediği belliydi. kısa bir memleket, biraz da iş güç muhabbetinden sonra, “kaç gündür yollardaymışsın, gel misafirimiz ol, bizim hanım çok güzel yemek yapar, ev yemeklerini özlemişsindir.” dedi. süleyman amcanın bu küçük beldede nalbur dükkânı vardı. bir oğlu askerde, bir oğlu ankara’da memur idi. kızını da geçen sene almanya’daki akrabalarına gelin vermişti. eşi, fatma teyze, kaşla göz arasında yemek dolu siniyi önümüze koydu. beni misafir ettikleri için mutluydular, ben de en son çocukluğumda oturduğum yer sofrasına dedemi ve ebemi andıran bu insanlarla oturmaktan huzurluydum. üçüncü günün akşam karanlığında bir köyün sapağında lastiğim patladı. canım sıkılmıştı, en yakın ilçeye de üç saatlik yolum vardı. ben lastikle uğraşırken yanıma bir araba yanıştı. içinden benden birkaç yaş büyük, genç bir adam indi. kılık kıyafetinden ve yürüyüşünden bu bölgenin yerlisi olmadığı anlaşılıyordu. yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu. teşekkür ettim; lastiğin patladığını ve lastiği tamir edebileceğimi söyledim. karanlığa kalmışsın, dedi. alıştım, günlerdir yoldayım; diyerek gülümsedim. turu sordu, kısa bir özet geçtim. arabaya gitti, farlarından tam göremesem de arada bir karaltı daha vardı. bir şeyler konuşup geldi, sapaktaki levhayı göstererek “eşim ve ben bu köyde öğretmenlik yapıyoruz, içimiz seni bu karanlıkta burada bırakmaya el vermez, bu akşam misafirimiz ol. bize de gezip gördüğün yerleri anlatırsın, tatile çıkarken bir fikrimiz olur .” dedi. genç çiftin öğretmenlik mesleğinde ilk seneleriydi. görev yaptıkları köy, çoğu anadolu köyü gibi, onlarca yıldır bağlı oldukları şehir merkezine, kıyıdaki büyük şehirlere, avrupa’nın gelişmiş ülkelerine göç veriyordu. kalanlar, en büyük istekleri doğduğu topraklara gömülmek olan yaşlılar ve göç etme planları yapan gençlerdi. baharın geç, kışın erken geldiği; hâlâ gelişmiş zirai tarımın yapılmadığı bu topraklarda köyde kalanların bağ, bahçe sayısı artsa da ekim azalmıştı. genç öğretmen çift içlerindeki güzel duygulara sardıkları bilgiyi köyün çocuklarına öğretirken bir gün gurbetin kader olmaktan çıkacağı, insanların gönlü kırık bıraktığı topraklara dönüp bereketi uzak diyarlara yeten ekimler yapacağı günün şafağını hazırlıyorlardı. öğretmenler cumhuriyet’in ilk yıllarından beri bu toprakların güneşi ve suyuydu; toplumu bilgiyle besleyip yeşermesini sağlayandı. dedem ilkokulda okurken okuldaki bir öğretmen çift onun kaderini değiştirmiş, köyde ortaokul olmadığı için onu alıp ilçeye götürmüş. onların yanında ortaokulu bitiren dedem, astsubay okuluna bu sayede girebilmiş. kendimi bildim bileli dedemin kendi ölmüşleriyle beraber öğretmen çifti de rahmetle anmadığı tek gün geçmezdi. genç çiftle vedalaştıktan sonra tekrar yola koyuldum. bu akşam da birilerinin misafiri olmak artık beni şaşırtmazdı.
    -eskiden anadolu’da kimse yolda kalmazdı, demişti dedem.
    -ya şimdi dede?
    -şimdi farklı, her şey değişiyor.
    -neden dede?
    -çünkü gelenekler yaşlandı. binlerce yıl gelenekler kıtlığa, salgın hastalıklara, doğanın acımasız yüzüne karşı hep savaştı ve kazandı ama modern çağın vebası yalnızlık hissi onları teker teker öldürüyor.
    çocuk halimle anlamamıştım, dedemi şimdi anlıyordum ve yolculuğumda hâlâ bazı geleneklerin yaşadığını görmek beni mutlu etmişti. kafamda bu düşüncelerle dedemin köyüne varmıştım. topraklara ekilmiş gibi duran kocaman taşların arasından birbirine sarılarak göğe doğru fırlamış kollara benzeyen, gövdesi ve dallarıyla üzerindeki yeşil yapraklarını ve karayemişlerini muzaffer bir edayla tutan ardıç ağaçlarına hayran olarak köyün “hoş geldiniz.” tabelasının yanından geçtim. köy meydanında yaşlı dut ağacının yanındaki kahvenin üzüm kaplı çardağının altında oturan köylülerin bakışları ile karşılaştım. selam verdim, hepsi birden selamımı aldı. kendimi tanıtmalıydım zira bu meraklı bakışların ardından gelecek yakınlığı, yüzümde arayacakları aşinalığı görmeyi çok istiyordum. lakabımızla kendimi tanıttığımda artık ben de o köyden olmuştum. uzaktan akrabalarım yan sandalyelerden yanıma geldi ve saatlerce süren bir muhabbet başladı. bir hafta kadar kaldım köyde. dedemin annesinin ve bir abisinin yan yana olan mezarını ziyaret ettim, dedem annesinin yanına gömülememişti çünkü ebem, babaannem, ölüp büyükşehir mezarlığındaki aile kabristanına gömülünce dedem de son nefesini verip ebemin yanına gömüldü ama köye gömülemeyecek olmanın üzüntüsünü duyduğunu ölümü yakınlaştığında hepimiz hissetmiştik. köyde her gün bir akrabamda kaldım. kaldığım kişinin yakınlık derecesini anlatmaya kalksam beceremem. belki çoğu insan için dedemin amcasının torunun oğlunun evinde misafir olmak kuzenin evinde olmak kadar sıcaktı, desem tuhaf olacak ama hissettiğim buydu. bir düğün, bir cenaze gördüm kaldığım süre içinde. ikisi de birlik beraberlik içinde, yardımlaşarak yapıldı. anadolu’nun köylerinde insanlar kokmadan gömülür çünkü kapısını hep bir çalan vardır. cenaze kabre götürülürken onlarca kişi yanında yürür, düğünlerinde sandalyeleri boş kalmaz, yasta da düğünde de evlerinin önünden onlarca ayakkabı eksik olmaz. ardıç ağacı varlığının ardıç kuşuna bağlı olması gibi bu topraklarda her şey birbirine bağlı yaşıyordu. birbirlerine görünmez köklerle bağlı bu insanlar arasında yalnızlığa yer yoktu. binlerce yıl yaşayabilen; anadolu’daki en kadim, en insani gelenekleri hatırlatan ardıç ağacının birkaç tohumunu yanıma aldım. onları dedemin mezarına ekecektim.

    eylül 2019
  • uçsuz bucaksız, kör kalabalıklar arasında bile, onu; kendi diyarına çeken her daim kuvvetli bir his taşırdı göğsünün "sol yerinde". alnında gezdirdiği, savaş meydanlarından muzaffer ayrılmış bir komutanın; mağrur yaralarından, parçalanmış uzuvlarından miras kalan, dikenlerle dikilmiş bir nişaneydi sanki. gözlerinde, -membaı neresidir bilinmez- kutuplar kadar dondurucu ve ıssız bir ölüm soğukluğu taşırdı. rivayet edilir ki; et ve kemik buz kesermiş ufak bir nazarıyla, su donarmış bardakta ve insaniyet kadar verimsiz çöllere ansızın berrak bir kar düşermiş. kim bilir bu sebepten kaç defa, sayısız sürgün yemiş, o kurak diyarlara?
    efendim, hikaye bu ya! gel zaman git zaman; bir damla karışmış kuru bir toprağa da kıpkırmızı bir sevda gülü bitivermiş aşıklar bahçesinde. diken ağlamış da güle sevdasından, aşığın elinden bir damla kan yere inmiş. kan, güle dönmüş. diken ağlamış, gül gitmiş bülbüle yâr olmuş. evet işte o aşık bu aşık. onun aşkı, dikenin güle aşkıyla bir yoğrulmuş. onlar bu yolda olmaya ahd etmişler ve nihayet gözlerini yerden kaldırmadan geçen bir ömür... kayıp düşüşler, yeltenişler, koca bir çınarın fırtınaya karşı durması gibi yerçekimine ve rüzgara inat, ayak direyişler ve bir hayata dokunamadan sessiz sedasız çekip gidişleri...

    ceset; her şartta insanın yüreğinde sakladığı o billûr cevhere denk düşmezmiş. bunu geç öğrendik, heyhat! ona baktığınızda, ete ve kemiğe giydirilmiş bir cisim görürdünüz belli belirsiz ve rüzgarın uğultusuyla yekpare sallanan titrek bir yaprak misali solgun bir beden. yine de içindeki mahşerî yangının; kopan fırtınalarla daha da büyüdüğünü çözebilmenize fayda sağlayacak hiçbir asrî vasıta, hikmetli bir söz yahut tıbbî bir cihaz bulamazdınız.

    beyaz teninin içerisine; örümcek ağından bile daha muntazam örülmüş damarlarında; bir çift gülden daha koyu, kırmızı -hayır hayır- kıpkırmızı bir şerbet dolaşırdı bir akis çizerek şark’a ve garb’a. tıpkı rabb’ini zikreden göçmen kuşlar gibi gider ve gelirdi her daim bir yerlere. bilirdi fakat yine onlar gibi ne zaman döneceğini.
    sanatkar bir ressam; bin yıllık yaşanmışlığı barındıran bir tabloyu ve ebemkuşağının bütün renklerini onun ellerine çizmiş olmalıydı.
    nefesi ise; silinmeye yüz tutmuş bir haritaydı sanki...
    bazen, nuri leflef ile cilalaladığı o simsiyah kunduralarını büyük bir ehemmiyet ile parlatır, en az dağlar ağırlığınca dertlerle hemhal olmuş çilekeş omuzlarına usulca paltosunu geçirir, zemherî soğuğun insanın derisini bir bıçak misali liğme liğme doğradığı havalarda göğsünü; denize doğru verirdi tüm benliğiyle. kendisi kadar hırçın olan sulara bir çift gözle öylece uzanır da uçarmış başka ummanlara; sonlu gidişlere yelken açmış olan gemilerle...
    şehrin bütün ışıklarını getirseniz yine de onun içerisinde yanan, karanlığa hayat veren, yol gösteren o lâl rengi kandillerin sayısına yetişmekle iktifa edemezdiniz.
    şehir uyurdu, martılar uyurdu ve nihayetinde gecenin bir vakti her biri birer ejderha kesilen sokak köpekleri... o düşünür ve seyreylerdi; eşyayı, tabiatı, geçmiş ve geleceği, bir zamanlar sevinçli öksüz harabeleri ve nihayet ölümden acı zamansız sürgünleri... sonra hırçın dalgalar vururdu, susuzluktan kum kesilmiş yüreğinin engin kıyılarına, gözlerinin soğuğuna inat. güneş yakardı tenini fakat ne fayda? acaba güneş; içine de nüfûz edebilir miydi, bastırabilir miydi içerisinde yanan sonsuz kandilin hududsuz ziyâsını? ya nasıl dayanırdı bir insan bunca od'a, ateşe? öyle ya iman etmişti o; ibrahim'e serin kılınan ateşin yüce rabb'ine...
  • çok orijinal başlık buldum diye düşündü denyo yazar. daha sonra yok lan aslında o kadar da orijinal değilmiş diye düşündü. gerçekte asıl düşündüğü ne zamandır orjinal'e orijinal demeye başlandığıydı. hep cnbc-e nin oyunları diye içinden geçirdi. lanet olsun cnbc-e diyince de kanalın eski adı kanal-e aklına geldi. durduramıyordu artık beynini, sürekli çağrışım içinde kalmıştı. eeh sikerler dedi sonunda ve öldü.

    insanın içindeki kurumları boşaltmasını bir yolu olabilir ama olmayabilir de.
  • gregor samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında banyoya doğru yürüdü. yüzünü yıkadıktan sonra bir bardak su içti ve aynada kendisine bakarak konuştu; "bunaltıcı düşler bitti. günaydın!" sonra çalan telefonun sesiyle irkildi. arayan varolduğu kitapları basan yayımcıydı. öfkeli bir sesle haykırıyordu. "bunaltıcı düşlerdir seni var kılan!". telefonu kapattıktan sonra düşündü. "adam haklı!". ayağının hemen yanında uyanmaya çalışan karafatmayı farketti. suya doğru ilerlemeye çalışıyordu mahlukat. üzerine bastı terliğiyle. "çıt!" sesini duyunca içini bir rahatlama hissi bürüdü...
    düşte olduğunu fark ederek uyanmak için yatağa atladı.
    ezan sesiyle uyandığında istanbul'un köhnemiş ahşap kokan havası etrafını bürümüştü. bir yandan şato'ya nasıl gidebileceğini düşünürken bir yandan martı sesleri kendisiyle konuşuyordu; "kollarını aç ve kendini rüzgara bırak". o sırada kafasına yediği terlikle bir anda gözleri faltaşı gibi açıldı. kaldığı evin sahibi "artık uyan" diyordu. "ne yatmasını bilir ne de kalkmasını bu adamda...". "la havle..." ağzından dökülürken yaşadığı dönüşüm karşısında kendisini bir böcekten farksız hissediyordu. açık televizyondan gelen reklamın dış sesi hissiyatını katlayarak artırıyordu. "şatoda ramazan konseptli ambiyans yaşayacaksınız!"
  • (bkz: #60589696)
  • uyandığında hala başı ağrıyordu. etrafına bakındı, hava kararmak üzereydi. içeriye süzülen ışıktan anlamıştı bunu. yavaşça kalktı yataktan, beyninin içi uğulduyordu. çok kaçırdım yine, dedi. bu şekilde uyanmaktan nefret ediyordu. aslında son zamanlarda her şeyden nefret eder olmuştu. nedenler, nasıllar kemiriyordu içini. düşünüyordu, yalnızca düşünüyordu. sonra da düşünmekten nefret ediyordu.

    kahvesini alıp, pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu. sigarasını yakıp, bir nefes aldıktan sonra kül tablasına yerleştirdi. en büyük zevkiydi gazetesini böyle okumak. her sayfasını sıkılmadan okurdu, en ufak bir ayrıntıyı bile atlamazdı. alışkanlık haline getirmişti bunu. üçüncü sigarasını çoktan yakmıştı, tekrar kahve aldı. bir kadın yazarın köşe yazısı dikkatini çekmişti.

    özetle, bir insanın içinde kaç kişilik barındırdığını anlatmaya çalışıyordu. daha doğrusu soruyordu. yine düşünmeye başladı, kaç kişiliğe sahip olduğunu düşünüyordu.

    gülümsedi, parmaklarıyla saymaya başladı. annem, babam, kardeşlerim, sevgilim, bakkal, arkadaşım, gıcık olduğum kapı komşum, hocalarım, dilenci x, hayat kadını y vs vs … dedi. liste çok uzundu, hepsini aklına getiremedi bile. hepsine karşı farklıydı, farklı davranıyordu.

    peki, hangisi gerçek benim, dedi, hangisi gerçek kişiliğim?

    kabaca bir hesap yaptı. dünya nüfusunun yedi milyar olduğunu kabul edersek, demek ki o da yedi milyar kişiliğe sahipti. ama herkesi tanımıyordu. bu hesaplamadan yola çıkarsak, insan kendini tam olarak tanıyamazdı, tanımaya da ömrü yetmezdi. hiç tanımadığı kişilikleri vardı daha, hiç ortaya çıkmayan. ya tekdüze davrandığı insanlar, samimi olmadığı insanlara aynı şekilde davranmıyor muydu? kafası karıştı, yedi milyar insanla samimi olma şansı olsaydı, yedi milyar farklı yüzüne mi şahit olacaktı kendisinin? bu kadar kişilik sahibi olmak kişiliksizlikle eşdeğer midir diye düşündü.

    sigarasından bir nefes daha aldı, caddedeki insanlara bakıp, hayır dedi, standart davrandığımız ölçüde kişilikliyiz. bunu farkında olmadan yüksek sesle söylemişti. kendi kendini ikna etmek için genelde böyle yapardı. evet, dedi, ne kadar eşit davranabilirsek, ne kadar adam kayırmazsak o kadar kişilik sahibiyiz bence. durdu, cevabını bilmediği bir soru vardı hala. hangisi oydu, hangisi gerçekti? annesini düşündü, en çok onu severdi. ama hayır, ona da yalan söylemişti, ona da her şeyi anlatmazdı, oğlunu tam olarak tanımıyordu. ayağa kalktı, liste eksik, dedi,. tanrı yazmayı unutmuşum.

    okulda öğrettikleri gibi, topuğunun üstünde dönerek tekrar pencereye yöneldi. aşağıya baktı, cadde kalabalıktı. işten çıkanlar, alışveriş yapanlar, satıcılar, boyacılar… dışarıya çıkmaktan vazgeçti, kalabalığı sevmiyordu. yorgun hissediyordu kendini, ne yapacağını bilmez halde bakındı, neye baktığını bile bilmiyordu.

    o geldi aklına, o olsaydı şimdi, dedi. hızlıca yatağa çöktü, ondan da nefret ediyordu. neden diye düşündü, bu kadar sevmişken, bu kadar fedakarlığa hazırken, neden sevmedi? yakışıklı değildi, ama hep güzel sevgilileri olmuştu. yeni sevgilisi de güzeldi, ama sevmiyordu onu. alaycı bir gülümseme yerleşti yüzüne, kadınlar, dedi, kadınlar yalnızca acı çektireni sever, kölelik ister, sığınma içgüdüsü de buradan gelmez mi? doğasında bu var.

    feministlik de hikaye. kadın, kendi doğası ve feminizm arasında sıkışıp kalsa da, kendi doğası hala üstündü işte. taptıkları tek şey güçtü. böyle olduğuna inandırmaya çalışıyordu kendini. hatta düşündükçe emin olmaya başlıyordu. onun karşısında güçlü olamamıştı, güvenememişti kendine, ne söylese yapmaya hazırdı. bu yüzden sevilmemişti, acı çektirmediği için. kendinden de nefret etti. aklından geçen her cümlede onu aşağılamaya çalışıyordu. sonra söylediği her şey duyulmuş gibi sustu, nasıl düşünebilirim ona karşı bunları, dedi. bir kızıyor, bir sakinleşip söylediklerinden utanıyordu. düşünmek istemedikçe daha çok şey üşüşüyordu aklına. düşünmek için var olmak gerekirse, şu durumda yok olmayı canı gönülden tercih ederdi. ölmeden yok olmak için usulca yatağına girdi.
  • pazar sabahı odanın içini buz gibi doluyordu hava. biraz kendine gelmek istemişti. gece uyuyamamıştı yine. telefonla oynamış bir dizi bölümü daha derken uyaran çokluğu uykusunu kaçırmıştı. biraz da son 3 aydır deneyimlediği o sinsi kasık ağrısı.
    hatıralarla savaş vermek niye. yaşadıklarımız neden bizi yıpratıyor. geçmiş gitmiş şeyler oysa ki. demek ki gitmemiş.
    üstüne hırkasını aldı aşağı indi. kahvaltı hazırdı. bir çay içmek istedi sadece. zaten sabah ki seslerden sakin bir kahvaltı olmayacağı belliydi. 3 ü oturdu sofraya, bir kişi henüz gelmemişti. diğer ikisi konuşuyordu. onun kafası kaldırmıyordu ama. aynı şeyleri aynı konuları duymak istemiyordu. mutsuzluk nedenleri hergün biraz daha büyüyen bir yumak gibi kahvaltı masasının ortasında duruyordu aslında. başka şeyler konuşulmaya çalışılsa da, en ufak bir kayma yumağa çarptırıyordu kelimeleri. titreşim yapıp ilgili kişiye saplanıyordu.
  • ankara'lılar bilir tunalı kıtır güzel mekandır. kokoreç bira için en iyi yerlerden biri. bugün yine kıtır'daydım. 1 seneye yakın olmuştu gelmeyeli. eskilerden bir tat var burada. belkide 4-5 sene önce daha sık geldiğimden o dönem anılarını hatırlatıyor. kişiliğimi şekillendiren anılar. ilk kez gerçeklerle yüzleştiğim dönemler. sevdiğim güvendiğim sonra hayatımdan yok olan insanlar. hepsini barındırıyor. kapıdan girerken tam kapının yanında oturan bir adam. bira içiyor bir yandan whatssup dan mesajlaşıyor. burada tek değilim demek istiyor. aslında herkes bilir ki, bir yemek mekanında whatssup la ilgileniyorsan yalnızsın demektir. camdan oluşan kabin gibi bir yerin içinde kasada ki adama yaklaştım. self-servis tabelası var kenarda. 1 kokoreç istedim. kenarda ayakta yedim, oturmak istemedim. hızlıca yiyip çekip gittim tıpkı diğerleri gibi...
  • kafası ağır geliyordu vücuduna artık.gözleri obez bir teyzenin sabah uykusundan uyanmış hali gibiydi. intihar etmek düşüncesini aklına getiren her ne ise nefret ediyordu aslında. çünkü bu hayatta her kararı alırken başkalarını düşünmüştü. çünkü bu hayatta, canını en çok başkalarının sözleri yakmıştı. ama hep kendini kandırmıştı. '' kimsenin ne söylediği umrumda değil!'' bari ölüme başkaları itmeseydi onu. acıyan gözlerle bakıyordu boynu büktürülmüş silüetine... her sabah kalktığında dışarı baktığı pencerenin bu kez gece içeri yansıttıkları ile gölgesini görüyordu duvarda. eskiden sobanın çıtırtısı ile uyumaya çalışan ve alevlerin duvarda yaptığı gölgelerle mutlu olan çocuktu o. sahi ne yaşamıştı? hayat iyi olmaya çalışanların yaşama arzusunu onlara çok görecek kadar neden gaddardı? bir tek ölüm izin vermedi başkalarını düşünmeye. bileklerinden akanlar bile sadece öküz ayranını hatırlatmıştı ona. yapar mıydı anneniz size hiç bir pekmezi su ile karıştırarak? gözlerinde sobanın alevleri ve aksa güğüm güğüm dolacak yaşlar...dudağında bir gülümseme ile burnunda öküz ayranının kokusu... yetmedi süre ona yapılan kötülükleri düşünmeye. sanki hiç hırpalanmamış gibi gitti.