şükela:  tümü | bugün
  • çok orijinal başlık buldum diye düşündü denyo yazar. daha sonra yok lan aslında o kadar da orijinal değilmiş diye düşündü. gerçekte asıl düşündüğü ne zamandır orjinal'e orijinal demeye başlandığıydı. hep cnbc-e nin oyunları diye içinden geçirdi. lanet olsun cnbc-e diyince de kanalın eski adı kanal-e aklına geldi. durduramıyordu artık beynini, sürekli çağrışım içinde kalmıştı. eeh sikerler dedi sonunda ve öldü.

    insanın içindeki kurumları boşaltmasını bir yolu olabilir ama olmayabilir de.
  • gregor samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında banyoya doğru yürüdü. yüzünü yıkadıktan sonra bir bardak su içti ve aynada kendisine bakarak konuştu; "bunaltıcı düşler bitti. günaydın!" sonra çalan telefonun sesiyle irkildi. arayan varolduğu kitapları basan yayımcıydı. öfkeli bir sesle haykırıyordu. "bunaltıcı düşlerdir seni var kılan!". telefonu kapattıktan sonra düşündü. "adam haklı!". ayağının hemen yanında uyanmaya çalışan karafatmayı farketti. suya doğru ilerlemeye çalışıyordu mahlukat. üzerine bastı terliğiyle. "çıt!" sesini duyunca içini bir rahatlama hissi bürüdü...
    düşte olduğunu fark ederek uyanmak için yatağa atladı.
    ezan sesiyle uyandığında istanbul'un köhnemiş ahşap kokan havası etrafını bürümüştü. bir yandan şato'ya nasıl gidebileceğini düşünürken bir yandan martı sesleri kendisiyle konuşuyordu; "kollarını aç ve kendini rüzgara bırak". o sırada kafasına yediği terlikle bir anda gözleri faltaşı gibi açıldı. kaldığı evin sahibi "artık uyan" diyordu. "ne yatmasını bilir ne de kalkmasını bu adamda...". "la havle..." ağzından dökülürken yaşadığı dönüşüm karşısında kendisini bir böcekten farksız hissediyordu. açık televizyondan gelen reklamın dış sesi hissiyatını katlayarak artırıyordu. "şatoda ramazan konseptli ambiyans yaşayacaksınız!"
  • (bkz: #60589696)
  • uyandığında hala başı ağrıyordu. etrafına bakındı, hava kararmak üzereydi. içeriye süzülen ışıktan anlamıştı bunu. yavaşça kalktı yataktan, beyninin içi uğulduyordu. çok kaçırdım yine, dedi. bu şekilde uyanmaktan nefret ediyordu. aslında son zamanlarda her şeyden nefret eder olmuştu. nedenler, nasıllar kemiriyordu içini. düşünüyordu, yalnızca düşünüyordu. sonra da düşünmekten nefret ediyordu.

    kahvesini alıp, pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu. sigarasını yakıp, bir nefes aldıktan sonra kül tablasına yerleştirdi. en büyük zevkiydi gazetesini böyle okumak. her sayfasını sıkılmadan okurdu, en ufak bir ayrıntıyı bile atlamazdı. alışkanlık haline getirmişti bunu. üçüncü sigarasını çoktan yakmıştı, tekrar kahve aldı. bir kadın yazarın köşe yazısı dikkatini çekmişti.

    özetle, bir insanın içinde kaç kişilik barındırdığını anlatmaya çalışıyordu. daha doğrusu soruyordu. yine düşünmeye başladı, kaç kişiliğe sahip olduğunu düşünüyordu.

    gülümsedi, parmaklarıyla saymaya başladı. annem, babam, kardeşlerim, sevgilim, bakkal, arkadaşım, gıcık olduğum kapı komşum, hocalarım, dilenci x, hayat kadını y vs vs … dedi. liste çok uzundu, hepsini aklına getiremedi bile. hepsine karşı farklıydı, farklı davranıyordu.

    peki, hangisi gerçek benim, dedi, hangisi gerçek kişiliğim?

    kabaca bir hesap yaptı. dünya nüfusunun yedi milyar olduğunu kabul edersek, demek ki o da yedi milyar kişiliğe sahipti. ama herkesi tanımıyordu. bu hesaplamadan yola çıkarsak, insan kendini tam olarak tanıyamazdı, tanımaya da ömrü yetmezdi. hiç tanımadığı kişilikleri vardı daha, hiç ortaya çıkmayan. ya tekdüze davrandığı insanlar, samimi olmadığı insanlara aynı şekilde davranmıyor muydu? kafası karıştı, yedi milyar insanla samimi olma şansı olsaydı, yedi milyar farklı yüzüne mi şahit olacaktı kendisinin? bu kadar kişilik sahibi olmak kişiliksizlikle eşdeğer midir diye düşündü.

    sigarasından bir nefes daha aldı, caddedeki insanlara bakıp, hayır dedi, standart davrandığımız ölçüde kişilikliyiz. bunu farkında olmadan yüksek sesle söylemişti. kendi kendini ikna etmek için genelde böyle yapardı. evet, dedi, ne kadar eşit davranabilirsek, ne kadar adam kayırmazsak o kadar kişilik sahibiyiz bence. durdu, cevabını bilmediği bir soru vardı hala. hangisi oydu, hangisi gerçekti? annesini düşündü, en çok onu severdi. ama hayır, ona da yalan söylemişti, ona da her şeyi anlatmazdı, oğlunu tam olarak tanımıyordu. ayağa kalktı, liste eksik, dedi,. tanrı yazmayı unutmuşum.

    okulda öğrettikleri gibi, topuğunun üstünde dönerek tekrar pencereye yöneldi. aşağıya baktı, cadde kalabalıktı. işten çıkanlar, alışveriş yapanlar, satıcılar, boyacılar… dışarıya çıkmaktan vazgeçti, kalabalığı sevmiyordu. yorgun hissediyordu kendini, ne yapacağını bilmez halde bakındı, neye baktığını bile bilmiyordu.

    o geldi aklına, o olsaydı şimdi, dedi. hızlıca yatağa çöktü, ondan da nefret ediyordu. neden diye düşündü, bu kadar sevmişken, bu kadar fedakarlığa hazırken, neden sevmedi? yakışıklı değildi, ama hep güzel sevgilileri olmuştu. yeni sevgilisi de güzeldi, ama sevmiyordu onu. alaycı bir gülümseme yerleşti yüzüne, kadınlar, dedi, kadınlar yalnızca acı çektireni sever, kölelik ister, sığınma içgüdüsü de buradan gelmez mi? doğasında bu var.

    feministlik de hikaye. kadın, kendi doğası ve feminizm arasında sıkışıp kalsa da, kendi doğası hala üstündü işte. taptıkları tek şey güçtü. böyle olduğuna inandırmaya çalışıyordu kendini. hatta düşündükçe emin olmaya başlıyordu. onun karşısında güçlü olamamıştı, güvenememişti kendine, ne söylese yapmaya hazırdı. bu yüzden sevilmemişti, acı çektirmediği için. kendinden de nefret etti. aklından geçen her cümlede onu aşağılamaya çalışıyordu. sonra söylediği her şey duyulmuş gibi sustu, nasıl düşünebilirim ona karşı bunları, dedi. bir kızıyor, bir sakinleşip söylediklerinden utanıyordu. düşünmek istemedikçe daha çok şey üşüşüyordu aklına. düşünmek için var olmak gerekirse, şu durumda yok olmayı canı gönülden tercih ederdi. ölmeden yok olmak için usulca yatağına girdi.
  • pazar sabahı odanın içini buz gibi doluyordu hava. biraz kendine gelmek istemişti. gece uyuyamamıştı yine. telefonla oynamış bir dizi bölümü daha derken uyaran çokluğu uykusunu kaçırmıştı. biraz da son 3 aydır deneyimlediği o sinsi kasık ağrısı.
    hatıralarla savaş vermek niye. yaşadıklarımız neden bizi yıpratıyor. geçmiş gitmiş şeyler oysa ki. demek ki gitmemiş.
    üstüne hırkasını aldı aşağı indi. kahvaltı hazırdı. bir çay içmek istedi sadece. zaten sabah ki seslerden sakin bir kahvaltı olmayacağı belliydi. 3 ü oturdu sofraya, bir kişi henüz gelmemişti. diğer ikisi konuşuyordu. onun kafası kaldırmıyordu ama. aynı şeyleri aynı konuları duymak istemiyordu. mutsuzluk nedenleri hergün biraz daha büyüyen bir yumak gibi kahvaltı masasının ortasında duruyordu aslında. başka şeyler konuşulmaya çalışılsa da, en ufak bir kayma yumağa çarptırıyordu kelimeleri. titreşim yapıp ilgili kişiye saplanıyordu.
  • ankara'lılar bilir tunalı kıtır güzel mekandır. kokoreç bira için en iyi yerlerden biri. bugün yine kıtır'daydım. 1 seneye yakın olmuştu gelmeyeli. eskilerden bir tat var burada. belkide 4-5 sene önce daha sık geldiğimden o dönem anılarını hatırlatıyor. kişiliğimi şekillendiren anılar. ilk kez gerçeklerle yüzleştiğim dönemler. sevdiğim güvendiğim sonra hayatımdan yok olan insanlar. hepsini barındırıyor. kapıdan girerken tam kapının yanında oturan bir adam. bira içiyor bir yandan whatssup dan mesajlaşıyor. burada tek değilim demek istiyor. aslında herkes bilir ki, bir yemek mekanında whatssup la ilgileniyorsan yalnızsın demektir. camdan oluşan kabin gibi bir yerin içinde kasada ki adama yaklaştım. self-servis tabelası var kenarda. 1 kokoreç istedim. kenarda ayakta yedim, oturmak istemedim. hızlıca yiyip çekip gittim tıpkı diğerleri gibi...
  • kafası ağır geliyordu vücuduna artık.gözleri obez bir teyzenin sabah uykusundan uyanmış hali gibiydi. intihar etmek düşüncesini aklına getiren her ne ise nefret ediyordu aslında. çünkü bu hayatta her kararı alırken başkalarını düşünmüştü. çünkü bu hayatta, canını en çok başkalarının sözleri yakmıştı. ama hep kendini kandırmıştı. '' kimsenin ne söylediği umrumda değil!'' bari ölüme başkaları itmeseydi onu. acıyan gözlerle bakıyordu boynu büktürülmüş silüetine... her sabah kalktığında dışarı baktığı pencerenin bu kez gece içeri yansıttıkları ile gölgesini görüyordu duvarda. eskiden sobanın çıtırtısı ile uyumaya çalışan ve alevlerin duvarda yaptığı gölgelerle mutlu olan çocuktu o. sahi ne yaşamıştı? hayat iyi olmaya çalışanların yaşama arzusunu onlara çok görecek kadar neden gaddardı? bir tek ölüm izin vermedi başkalarını düşünmeye. bileklerinden akanlar bile sadece öküz ayranını hatırlatmıştı ona. yapar mıydı anneniz size hiç bir pekmezi su ile karıştırarak? gözlerinde sobanın alevleri ve aksa güğüm güğüm dolacak yaşlar...dudağında bir gülümseme ile burnunda öküz ayranının kokusu... yetmedi süre ona yapılan kötülükleri düşünmeye. sanki hiç hırpalanmamış gibi gitti.
  • "koşulsuzca sevilmek istiyorsun, prangalanmadan."

    o an daha önce olmadığı kadar savunmasız, sanki hiç yalan söylemenin verdiği utançla yüzü kızarmamış ya da bu yalanı akabinde ortaya çıkmamış gibi öyle kalakaldı. yıllar boyu üzerinde taşıdığı parıltılı zırhı gözlerinden süzülen yaşlar kadar aheste, telaşsız bir teslimiyetle ayaklarının dibine düştü. bütün ihtişamını kaybedeceği korkusuyla üzerinden hiç çıkarmamıştı. işte tüm bu olanlar onun dudaklarından çıkan tek bir cümleyle mümkün olmuştu. artık ferah ve özgür bir adamdı.
  • say my name (bu dinlenirken yazılmıştır)

    winter (şu dinlenirken de okunabilir)

    "adımı söyle"

    sustum.

    söyleyeceklerim vardı...

    sustum.

    bağıracaklarım vardı..

    sustum.

    o da sustu.

    yüzüme baktığında... bir yanıt için yalvarırcasına.

    sustum.

    korkuyordum... gitmesinden. susarsam kalır sanmıştım. etkisizmişim gibi.

    sustuğum için gideceğini hiç düşünmemiştim.

    gitti.

    sonra... sokak lambalarının ışıklarını açık unuttukları bir zaman, kendimi morgda buldum. hiçbir şeyin geri alınamayacağı, sessizliğin hüküm sürdüğü o mekanda.

    hiç tanımadığım yanımdakiler ağlıyorlardı. onlar bağırıyorlardı. biliyorlardı.

    ben bilmiyordum. kabullenmiyordum. ben yine susuyordum, bir duvar gibi.

    o gitmezdi. o vazgeçmezdi. o... bırakmazdı beni. gitmezdi! gidemezdi...

    hayallerin bir son kullanma tarihi olabiliyormuş... sustuğunda her şey de susabiliyormuş.

    konuşmam değiştirecek miydi şimdi? bağırmam? yalvarmam onu geri getirecek miydi?

    susmamam gereken zamanda sustum. konuşmam gereken zamanda sustum... hala susuyorum! hala duruyorum, ne kadar da sakin, metanetli olduğumu söylüyorlar. ne kadar biçare olduğumu anlamıyorlar!

    adını söylesem, ona seslensem gelir mi? bana saçlarının kokusunu içime çekeceğim kadar uzun sarılır... sanki dünyada bir biz kalmışçasına güvende hissettirip, usulca ellerimden tutar, kötülüğün olmadığı o diyarlara götürür mü?

    gelemez dimi? kendimi paralasam da gelemez, burdan hiç ayrılmasam da gelemez...

    iyiliğini yok eden neydi? onu sessiz ve derinden işleyerek vazgeçmesine sebep olan? ben miydim? ben olabilir miydim? hani ben yaşama sebebiydim... ben ondan vaz mı geçtim?

    ben sustum sadece. yorulmuştum. neden beni anlamadı? neden?

    yoksa başka biri / bir şey miydi? kendi iyiliğinden dünyayı mahrum bırakmasına sebep ne olabilirdi?

    "keşke" geç olmadan söyleyebilsem, geç olmadan bağırabilsem, geç olmadan haykırabilseydim. sustum.

    "keşke" nefret ettiğim bir kelimeye dönüştü... asla olmayacak olanları yüzüme vuran bir kelime. nefret edişime değen bir kelime oldu.

    keşke ona "benimle kal" "sen gittiğinde yok oluyorum" diyebilseydim. keşke ona, "asıl sen benim yaşama sebebimsin" diyebilseydim.

    keşke sustuklarım kadar yok olduğunu görebilseydim.

    ne ben onu görebildim... ne de o beni duyabildi...

    ne ben bildim değerini zamanın, ne de o hayatın.

    suskunluğum bizi bitirdi. suskunluğum beni bitirdi. suskunluğum onu bitirdi.

    edit: imla düzeltildi ve eklemeler yapıldı.
  • londra’nın güneyindeki, south norwood mahallesinde kasvetli bir gün. yağmur sağanak, rüzgar yorgun. mahallenin aile işletmesindeki barı her zamanki gibi sabah 10.00’da açılmış, öğlen 14.00’deki yine mahallenin takımı olan crystal palace’ın maçı için hazırlığını yapmakta. 45 yaş üstü tayfa, bedenlerindeki yorgunluklarına aldırmadan her maç ordalardı. takımlarına olan sevgileri hala 21’indeki gibiydiler. premier lige yeniden tutunmuş crystal palace’ın yine bir londra ekibi olan arsenal ile karşılaşması vardı. 90 dakikanın tamamında futbola doymuş ve galibiyetle bu doygunluğu kutlamak isteyen bir bar dolusu ingiliz...