şükela:  tümü | bugün
  • pek sorunlu çellocu jacqueline du pre'nin bizzat yaşam öyküsünden hareketle çekilen bu gözü yaşlı filmimizi anand tucker bey yönetmiştir..

    yedikleri, içtikleri, affedersiniz sıçtıkları ayrı gitmeyen kardeşler olan hilary (rachel griffiths) ve jackie'den, abla olanı, yani hilary (hillary değil efendim) müziğe istidatlı bir insan evladıdır; lakin jackie (emily watson bu da) bu istidatın yanında bir de dahi çocuktur ve çello mavzuunu derinden çözmüştür.. vefakar hilary ablamız ise çok sevinmektedir bu hadiseye, kardeşini her daim desteklemekte; ona kah abla kah ağabey olmaktadır..

    nitekim jackie hızla müzik alemlerine akarken, hilary "bu işler bana göre değil" diyip, mazbut bir hayat sürmeye karar verir; aşık olur, evlenir, mutlu olur yani kısacası.. bu esnada, jackie ise bir sanatçıdır tabiatıyle, mutsuzdur; kemancı bir kardeşle beraberdir amma, ona da bir anlam bulmakta zorlanır; sağlığı da kötüdür zaten; ah niyedir bu çile yani..

    ne ise, karlı bir öğleden sonra hilary'nin kapısına dayanır bizimki; bir bakar ki hilary'nin tuzu çooktan kurumuş; bir sen bir ben bir de bebek hadisesine girmiş, şen şen yaşayıp gidiyor oh.. eh jackie onulmaz bir kıskançlığın içine düşer bittabii; hilary'nin refikini ayartmayı kendine iş edinir böylece.. lakin hilary hanım o denli olgundur ki, kardeşinin bu hezeyanlardan kurtulması içün canını bile vermeye hazırdır; nitekim canı yerine kocasını vermeye niyetlenir; adamcağızı da "ay ver işte bir kere, n'olcek" diyerek ikna eder..

    bununla bitse iyidir; bitmez tabii jackie'nin derdi.. gittikçe elden ayaktan kesilme sürecine girer bir de.. sir ünvanlı edward elgar beyin varlığı da arka fondan hababam beynimizi dürtmektedir..

    velhasıl filmin sonuna göremeden, ağlama duvarının dibinde soluğu almak kaçınılmazdır efendim..
  • empati olayını tavana vurduran bir filmdir. ilk bölümde herşeyi hillary'nin gözünden, bakış açısından izleriz. jackie'ye nefret duyarız. hep alan, hiç vermeyen biridir, ya da biz öyle algılarız. lakin filmin ikinci yarısı olup da olayları jackie'nin gözünden izlemeye başladığımızda neredeyse bir utanç duygusu sarar insanı. konserdi, turneydi küçük yaşta ailesinden, çok sevdiği ablasından ayrılmıştır. tek başına yaşamayı becemeyecek kadar naiftir. yalnızlıkla başedemez. kirli çamaşırları yıkayamayıp eve göndermesi ilk başta gözümüze ne kadar itici geldiyse, evden gelen yıkanmış çamaşırların kokusunu içine çekip onlarla uyuması bir o kadar içimizi acıtır. çellosu hem dostu, hem yaşam kaynağı, hem de onu sıradan insanlardan ayırdığı ve onların yaşadığı sıradan mutluluklardan uzak tuttuğu için düşmanıdır. başka deyişle yeteneği hem lutfu, hem de lanetidir.

    hastalık boyutundan çok, bu boyutuyla etkiliyor daha çok..
  • çello çalan hemen herkesi mutlaka izlemiş oldugu, jacqueline du pre'nin hayatını bir kendi gözünden bir de kız kardeşi hilary'nin gözünden anlatan eşsiz film.

    --- spoiler ---
    akılda kalan sözleri ve sahneleri ise:

    hilary'nin flütü çalamadıgı an yüzündeki ifade ve koşarak eve gitmesi.
    jackie'nin hastalıktan sonra telefonda konuşurken sordugu soru: çalamasaydım beni yine sever miydin?
    filmin sonuna dogru kendi parçasını dinlerken aglamaya başlaması.
    kirli çamaşırlarını eve gönderdiginde, paket açıldıgında ailenin yüz ifadesi, ama ikinci yarıda filmi yeniden jackie'nin gözünden izlerken eklenen sahne ile gerçegin ortaya çıkması. şöyle ki jackie eve mektup yerine kirli çamaşırlarını göndermiştir.ailesi de şaşırmış, üzülmüş ve yıkayıp geri göndermiştir.birinci yarıda sinirlendiginiz jackie ikinci yarıda bir gerçegi paylaşır sizle. çamaşırların paketi geldiginde heyecanla hepsini yataga dizer ve içine uzanır, nefes alır ve şöyle der:işte şimdi evim kokuyor.
    bir başka sahne de hocasının çellonun önünde egilmesi ve "ona kendini vermelisin o da karşılıgında sana dünyayı verecek demesi". filmin sonunda da dünyanın bir şeye yaramadıgını görmemiz.yine de tek cümleyle:
    "her şey güzel olacak"

    --- spoiler ---
  • çellosuna tutkuyla sarılmış jacqueline du pre'nin başarılarla, alkışlarla, bir yandan da yalnızlıkla geçen hüzünlü yaşam öyküsünü konu alan, hayata karşı yapılan tercihler, idealler ve yalnızlık üzerine düşündüren, çok etkileyici bir film. müzikler, atmosfer, emily watson ve rachel griffiths'in duyguları ustaca yansıtan oyunculukları, filmin göz yaşartıcı etkisini arttırmıştır. zihinde yer eden sahneleri ve hissettirdikleriyle, özel ve unutulmayacak filmlerdendir.
  • emily watson'un oscarlik bir oyunculuk cikardigi ama akademi denen boktan kurumun tabii ki kafasini cevirip göremedigi , farkedemedigi filmdir.
    (bkz: akademiyi ciddiye almayip oscara deger yüklemek)
    (bkz: insanin kendi kendisiyle celisme hakki)
  • sinemadan, elimde topak topak ıslak mendillerle çıktığım ve emily watson a bin kez daha hayran olduğum filmdir.
  • çello çalan bir kadının ne kadar seksi olduğunu gözler önüne sermiş bir filmdir.
  • filminin yarısını geçen sene izleyip aylarca "adı neydi lan?" diye aradığım uyarlama. torrentini ararken youtube'da buldum, ikinci kez karı-koca ve kız kardeş ilişkilerini sorguladım. baktım içinden çıkamayacağım araştırmaya yapmaya başlayarak meseleyi biyogrifiyi okuyarak sonlandırdım. açıkçası her uyarlamada olduğu gibi bunda da film çok eksik. gerçek hayatlardan bahsedildiğinden dolayı kitap da haliyle objektif değil.

    bence du près ile ablasının kocasına dair en doğru bilgiyi adamın kızı veriyor fakat onun da resmi bir açıklamasını, güvenilir bir söyleşisini bulabilmiş değilim. filmde pek yok ama hepsi toptan erkek kardeşin müzik kariyerine ve hayatına sıçmışlar.
  • soundtrack deli gusel
    filmden sonra manyaklar gibi elgar'in cello koncertosunu aramama ragmen esefle gorulur ki memleketimin nadide muzik marketlerinin haberi bile yoktur bole bi eserden