*

şükela:  tümü | bugün
  • soundtrack deli gusel
    filmden sonra manyaklar gibi elgar'in cello koncertosunu aramama ragmen esefle gorulur ki memleketimin nadide muzik marketlerinin haberi bile yoktur bole bi eserden
  • deli olmuştum filme
    çello sevgim daha bi artmıştı
    ağladığım nadir filmlerdendir ayrıca
    anlatıçak kelime yok harika süper muhteşem inanılmaz
  • süper başarılı bulmuş olduğum bir filmdi.
    soundtrack'i de öyle.
    sir edward elgar opus no:85 o hasta olunan cello güzellemesi, jacqueline du pre'nin kayıtları olarak apayrı da var, soundtrack'le de edinilebilir. soundtrack'de bonus olarak hillary'nin sınav parçası olan bach'dan overture bulunuyor.
  • pek sorunlu çellocu jacqueline du pre'nin bizzat yaşam öyküsünden hareketle çekilen bu gözü yaşlı filmimizi anand tucker bey yönetmiştir..

    yedikleri, içtikleri, affedersiniz sıçtıkları ayrı gitmeyen kardeşler olan hilary (rachel griffiths) ve jackie'den, abla olanı, yani hilary (hillary değil efendim) müziğe istidatlı bir insan evladıdır; lakin jackie (emily watson bu da) bu istidatın yanında bir de dahi çocuktur ve çello mavzuunu derinden çözmüştür.. vefakar hilary ablamız ise çok sevinmektedir bu hadiseye, kardeşini her daim desteklemekte; ona kah abla kah ağabey olmaktadır..

    nitekim jackie hızla müzik alemlerine akarken, hilary "bu işler bana göre değil" diyip, mazbut bir hayat sürmeye karar verir; aşık olur, evlenir, mutlu olur yani kısacası.. bu esnada, jackie ise bir sanatçıdır tabiatıyle, mutsuzdur; kemancı bir kardeşle beraberdir amma, ona da bir anlam bulmakta zorlanır; sağlığı da kötüdür zaten; ah niyedir bu çile yani..

    ne ise, karlı bir öğleden sonra hilary'nin kapısına dayanır bizimki; bir bakar ki hilary'nin tuzu çooktan kurumuş; bir sen bir ben bir de bebek hadisesine girmiş, şen şen yaşayıp gidiyor oh.. eh jackie onulmaz bir kıskançlığın içine düşer bittabii; hilary'nin refikini ayartmayı kendine iş edinir böylece.. lakin hilary hanım o denli olgundur ki, kardeşinin bu hezeyanlardan kurtulması içün canını bile vermeye hazırdır; nitekim canı yerine kocasını vermeye niyetlenir; adamcağızı da "ay ver işte bir kere, n'olcek" diyerek ikna eder..

    bununla bitse iyidir; bitmez tabii jackie'nin derdi.. gittikçe elden ayaktan kesilme sürecine girer bir de.. sir ünvanlı edward elgar beyin varlığı da arka fondan hababam beynimizi dürtmektedir..

    velhasıl filmin sonuna göremeden, ağlama duvarının dibinde soluğu almak kaçınılmazdır efendim..
  • emily watson'un oscarlik bir oyunculuk cikardigi ama akademi denen boktan kurumun tabii ki kafasini cevirip göremedigi , farkedemedigi filmdir.
    (bkz: akademiyi ciddiye almayip oscara deger yüklemek)
    (bkz: insanin kendi kendisiyle celisme hakki)
  • sinemadan, elimde topak topak ıslak mendillerle çıktığım ve emily watson a bin kez daha hayran olduğum filmdir.
  • empati olayını tavana vurduran bir filmdir. ilk bölümde herşeyi hillary'nin gözünden, bakış açısından izleriz. jackie'ye nefret duyarız. hep alan, hiç vermeyen biridir, ya da biz öyle algılarız. lakin filmin ikinci yarısı olup da olayları jackie'nin gözünden izlemeye başladığımızda neredeyse bir utanç duygusu sarar insanı. konserdi, turneydi küçük yaşta ailesinden, çok sevdiği ablasından ayrılmıştır. tek başına yaşamayı becemeyecek kadar naiftir. yalnızlıkla başedemez. kirli çamaşırları yıkayamayıp eve göndermesi ilk başta gözümüze ne kadar itici geldiyse, evden gelen yıkanmış çamaşırların kokusunu içine çekip onlarla uyuması bir o kadar içimizi acıtır. çellosu hem dostu, hem yaşam kaynağı, hem de onu sıradan insanlardan ayırdığı ve onların yaşadığı sıradan mutluluklardan uzak tuttuğu için düşmanıdır. başka deyişle yeteneği hem lutfu, hem de lanetidir.

    hastalık boyutundan çok, bu boyutuyla etkiliyor daha çok..
  • filmde edward elgar’ın opus no:85’i jackie tarafından yorumlanır ve bu müzik hikayenin baş kişisinin trajik hayatına pek yakışır.
  • rachel griffiths ve jacquline du pres'yi keşfettiğim, taptığım film.