şükela:  tümü | bugün
  • gercek bir atmosfer oykusu. cok dikkatli okumak gerekir. yoksa insana hic bir sey olmuyormus gibi gelir. buyuk yazarlar daha cok yazmadiklari seyler sayesinde buyuk yazar olmuslardir lafini bir kez daha teyid eden kisa hikayelerden biri.
  • ernest hemingway'in yazdığı bu kısa hikayede, amerikalı iki gençten kız olanı tepeleri beyaz fillere benzetir ama erkek pek benzetemez. diyaloglar sayesinde farklı yazılmış kısacık bir hikayedir.
  • hikayenin sonunda jig'in kürtaj olup olmayacağı bilinmiyor. ancak son cümlesi okuyucuya kürtajın gerçekleşmeyeceğine dair bir ipucu veriyor gibi. ""there's nothing wrong with me."

    'do you feel better?' he asked.

    'i feel fine,' she said. 'there's nothing wrong with me. i feel fine.'
  • bir hemingway simgesidir.

    --- spoiler ---

    amerikalı kadın uzaklara bakabilmekte, tepeleri beyaz fillere benzetmektedir. yanındaki herif ise hiç uzaklara bakamamakta; devamlı "sorunun" oturduğu alanın sınırlarında gezdirmektedir bakışlarını. onun için uzakların anlamı kalmamıştır, sadece yakınındaki sorun çözülmelidir.

    kadın, uzaklara, beyaz fillere benzeyen tepelere baktıkça geleceği düşünür biraz, karnının daha da büyüdüğünü; içindeki insanın da üstüne tepeler örtülmüş bir fil gibi sabırsız ayaklanmalarla debelendiğini, tekmeler attığını kurar. o herif kuramaz. hiç oralı olmaz. ona göre o tepeler sadece tepedir. kadın, tepelere o kadar yakın hisseder kendini ki sanki kucaklayacakmış gibi olur; fakat herif devamlı uzaklaştırmaktadır tepeleri.

    en sonunda tepeler uzaklaşır. kadının gözlerinde beyaz filler ölür, karnındaki tekmeleri duyamayacaktır.

    neden yazdın hemingway böyle şeyler, beni burada bitap düşürüyorsun!

    --- spoiler ---
  • ispanya'nın ebro vadisi etrafındaki uçtan uca uzanan devasa dağların beyaz fillere benzetildiği, usta edebiyatçı ernest hemingway'in en hüzünlü, en trajik ve üslup olarak en güçlü kısa öykülerinden biridir.

    hikaye, jig ismiyle anılan bir kadın ile ismi tüm öykü boyunca hiç belirtilmeyen ve sadece "amerikalı" olarak anılan adam arasındaki birbiri ardına sıralanan, zamanla yükselip zamanla düşen bir şiddet çizgisinde ilerleyen diyaloglardan oluşmaktadır. diyalogların dinamizmi okuyucuyu dört bir yandan sarar ve hikayenin sonuna kadar bir kıskacın içinde hapseder. öykü, klasik hemingway karakteristiğini taşımaktadır; yani kullanılan tasvirler oldukça sert ve etkileyicidir. öykü boyunca takip edilen ve hemingway'in gazetecilik ekolünden gelmesinin de etkisiyle oluşan kısa ve net yazım biçimi, öyküyü muadilleri arasından kolayca sıyırabilecek kadar farklı bir üslupla süslemiştir. fakat tüm bu sade yapısına rağmen öykü, ifadelerin bu kadar minimalist olduğu bir hikayeden beklenmeyecek derece "ağır" bir temayı işlemektedir.

    hemingway'in hikaye üzerinde aylar boyunca çalıştığı, cümleleri teker teker incelediği, gerekli noktalarda kelimelerle oynadığı ve içine sinene dek ekleme ve çıkarmalar yaptığı söylenir. hemingway'in bu titiz tavrı, aslında çok basit cümleler etrafında kurulmuş gibi gözüken bu öyküyü kompleks ve dilin kullanımı açısından edebiyat değeri oldukça yüksek bir eser haline getirmiştir. öykü ilk olarak 1927 yılında hemingway'in kısa öykülerinin birleştirildiği men without women isimli kitapta yayınlanmış, yazarın ölümünden sonra ise çeşitli kısa öykü koleksiyonlarında basılmaya devam edilmiştir. ayrıca öykü, 2002 yılında paige cameron isimli yönetmen tarafından kısa film olarak beyaz perdeye de uyarlanmıştır.
  • beni benden alan, bir hemingway kısa öyküsü

    hikayenin neredeyse tamamı karşılıklı konuşmalardan oluşur.
    sürekli dolaylı göndermeler vardır. aradaki ilişkinin ne olduğu ya da ne olacağı hakkında bir amaç gütmez.
    durumu anlatır, yine de ilişki hakkında okuyana çokça fikir verir.
    anlatımı çok yalındır, fakat her okunuşunda farklı anlamlar yüklenebilir.
    hikayede erkeğin adı yoktur ama kızın vardır.
    erkek birşeye odaklanmıştır, kız ise bambaşka şeylerden bahsedermiş gibi görünmesine rağmen aslında o şeyin kendisini ne kadar etkilediğini anlatır, fakat erkek bunu bi türlü anlayamaz.

    öykü yazmak isteyenler için, ders niteliğindedir.

    --- spoiler ---

    beyaz fillere benzeyen tepeler

    ebro vadisinin karşısındaki tepeler uzun ve beyazdı. bu tarafta ağaç ya da gölge yoktu; istasyon güneşin altında, iki demiryolu hattının ortasındaydı. istasyonun yan tarafına binanın ılık gölgesi düşmüştü, barın kapısına bambu boncuklardan yapılmış bir perde sineklik olarak asılıydı. amerikalı ve yanındaki kız, binanın dışında gölgede bir masaya oturdular. hava çok sıcaktı ve barselona’dan gelen ekspres tren 40 dakika içinde burada olacaktı. tren bu istasyonda iki dakika durduktan sonra madrid’e devam ediyordu.
    “ne içelim?” diye sordu kız. şapkasını çıkardı ve masanın üstüne koydu.
    “çok sıcak,” dedi adam.
    “bira içelim.”
    “dos cervezas,” diye seslendi adam perdeden içeri.
    “büyük boy mu,” diye sordu kadın kapıdan.
    “evet, iki büyük.”
    kadın iki bardak bira ve keçe bardak altlıkları getirdi. keçe bardak altlıklarını ve bira bardaklarını masaya koydu ve adamla kıza baktı. kız uzaklara, karşıdaki tepelere bakıyordu. tepeler güneşin altında beyaz görünüyorlardı; bölge kahverengi ve çoraktı.
    “beyaz fillere benziyorlar,” dedi
    “ben hiç beyaz fil görmedim,” adam birasını içti.
    “hayır, görmemişsindir.”
    “görmüş olabilirdim,” dedi adam. “sadece senin görmemiş olduğumu söylemen hiçbir şey kanıtlamaz.”
    kız boncuk perdeye baktı. “üzerine bir şey boyamışlar,” dedi. “ne diyor?”
    “anis del toro. bir içecek adı.”
    “deneyebilir miyiz?”
    adam perdeden içeri “bakar mısın?” diye seslendi. kadın bardan çıktı.
    “dört reale.”
    “iki anis del toro istiyoruz.”
    “sulu mu?”
    “sulu mu istersin?”
    “bilmem,” dedi kız. “sulu mu güzel olur?”
    “fena değil.”
    “sulu mu istersiniz?” diye sordu kadın.
    “evet, sulu.”
    “meyan köküne benziyor tadı,” dedi kız ve bardağı masaya koydu.
    “her şey böyle.”
    “evet,” dedi kız. her şeyin tadı meyan kökü gibi. özellikle uzun süredir beklediğin her şey, apsent gibi.”
    “öf, kes şunu.”
    “sen başlattın,” dedi kız. “eğleniyordum ben. iyi vakit geçiriyordum.”
    “neyse, güzel vakit geçirmeyi deneyelim.”
    “tamam, ben deniyordum. dağlar beyaz fillere benziyor dedim. akıllıca değil miydi?”
    “akıllıcaydı.”
    “şu yeni içkiyi denemek istedim. yaptığımız tek şey bu değil mi—etrafa bakınmak ve yeni içkiler denemek?”
    “sanırım öyle.”
    kız tepelere doğru baktı.
    “güzel tepeler,” dedi. “aslında beyaz fillere pek benzemiyorlar. sadece ağaçların arasından görünen toprağın rengini kastetmiştim.”
    “bir içki daha alalım mı?”
    “tamam.”
    ılık rüzgâr, boncuk perdeyi masaya doğru savurdu.
    “bira hem güzel hem de soğuk,” dedi adam.
    “güzel,” dedi kız.
    “gerçekten korkunç basit bir ameliyat bu jig,” dedi adam. “aslında ameliyat bile değil.”
    kız masanın ayaklarının oturduğu zemine baktı.
    “senin için sorun olmaz, jig. gerçekten hiç bir şey değil. sadece hava vermek için.”
    kız hiç bir şey söylemedi.
    “ben de seninle gireceğim, ve hep yanında olacağım.. sadece hava verecekler ve sonrası tamamen doğal.”
    “sonra ne yapacağız?”
    “sonra iyi olacağız. aynen öncesinde olduğumuz gibi.”
    “neden böyle düşünüyorsun?”
    “bizi rahatsız eden tek şey bu. bizi mutsuz eden tek şey bu.”
    kız boncuk perdeye baktı, elini uzatıp iki dizi boncuğu tuttu.
    “ve sonra iyi olacağımızı, mutlu olacağımızı düşünüyorsun.”
    “böyle olacağımızı biliyorum. korkmana gerek yok. bunu yapmış pek çok kişiyi tanıyorum.”
    “ben de,” dedi kız. “ve hepsi sonrasında mutlu oldular.”
    “şey,” dedi adam. “istemiyorsan yapmak zorunda değilsin. istemezsen bunu yaptırmam sana. ama son derece basit bir şey olduğunu biliyorum.”
    “sen bunu gerçekten istiyor musun?”
    “sanırım yapılabilecek en iyi şey bu. ama gerçekten istemiyorsan, bunu yapmanı istemiyorum.”
    “eğer yaparsam mutlu olacaksın, her şey tekrar eskisi gibi olacak ve beni seveceksin?”
    “seni şimdi de seviyorum. seni sevdiğimi biliyorsun.”
    “biliyorum. ama yaparsam, her şey tekrar güzel olacak ve bir şeyler beyaz file benziyor dediğimde hoşuna gidecek mi?”
    “çok hoşuma gidecek, şimdi de hoşuma gidiyor ama sadece bu konuda pek düşünemiyorum. endişelendiğimde nasıl olduğumu bilirsin.”
    “peki, yaparsam artık endişelenmeyecek misin?”
    “o konuda endişelenmeyeceğim, çünkü son derece basit.”
    “o zaman yapacağım. çünkü kendimi umursamıyorum.”
    “ne demek istiyorsun?”
    “kendimi umursamıyorum.”
    “ben seni umursuyorum.”
    “aa, evet. ama ben kendimi umursamıyorum. ve bunu yapacağım ve sonra her şey güzel olacak.”
    “eğer böyle hissediyorsan yapmak zorunda değilsin.”
    kız kalktı ve istasyonun sonuna kadar yürüdü. karşıda, diğer tarafta, ebro nehri kıyısı boyunca buğday tarlaları ve ağaçlar vardı. uzakta, nehrin ötesinde de dağlar. bir bulutun gölgesi buğday tarlasının üzerinden geçti ve kız ağaçların arasından nehri gördü.
    “ve tüm bunların hepsi bizim olabilirdi,” dedi kız. “ve hepsi bizim olabilirdi ve biz gün geçtikçe bunu daha imkânsız hale getiriyoruz.”
    “ne dedin?”
    “her şeyimiz olabilirdi dedim.”
    “her şeyimiz olabilir.”
    “hayır, olamaz.”
    “tüm dünya bizim olabilir.”
    “hayır, olamaz.”
    “her yere gidebiliriz.”
    “hayır gidemeyiz. artık bizim değil.”
    “tabii ki bizim.”
    “hayır değil. ve onu bir kez aldıklarında bir daha geri alamazsın.”
    “ama onu almadılar.”
    “bekleyip göreceğiz.”
    “gölgeye dönsene,” dedi adam. “böyle hissetmemelisin.”
    “hiç bir şekilde hissetmiyorum,” dedi kız. “sadece biliyorum.”
    “istemediğin hiç bir şey yapmanı istemiyorum.”
    “ya da benim için iyi olmayan bir şeyi,” dedi kız. “biliyorum. birer bira daha içelim mi?”
    “tamam. ama şunu anlamalısın ki—“
    “anlıyorum,” dedi kız. “artık konuşmasak?”
    masaya oturdular ve kız vadinin çorak tarafındaki tepelere, adam da kıza ve masaya baktı.
    “şunu anlamalısın ki,” dedi adam, “sen istemiyorsan bunu yapmanı istemiyorum. eğer bu senin için bir anlam ifade ediyorsa ben her şeye hazırım.”
    “sana hiç bir şey ifade etmiyor mu? birlikte pek güzel anlaşabilirdik.”
    “tabii ki ediyor. ama ben senin dışında hiç bir şey istemiyorum. başka hiç kimseyi istemiyorum. ve son derece basit olduğunu biliyorum.”
    “evet, son derece basit olduğunu biliyorsun.”
    “senin böyle söylemen normal, ama ben biliyorum.”
    “benim için bir şey yapar mısın?”
    “senin için her şeyi yapabilirim.”
    “lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen artık konuşmayı keser misin?”
    adam hiç bir şey söylemedi ama istasyonun duvarına yaslanmış çantalara baktı. üzerlerinde kaldıkları bütün otellerin etiketleri vardı.
    “ama bunu yapmanı istemiyorum,” dedi adam, “ben hiç istemiyorum.”
    “şimdi bağıracağım,” dedi kız.
    kadın elinde iki birayla perdenin arasından gelip ıslak bardak altlıklarının üstüne koydu. “tren beş dakika içinde burada olur,” dedi.
    “ne dedi,” diye sordu kız.
    “trenin beş dakika içinde geleceğini.”
    kız teşekkür etmek için kadına sıcacık gülümsedi.
    “çantaları istasyonun diğer tarafına götürsem iyi olacak,” dedi adam. kız gülümsedi.
    “tamam, sonra gel de biraları bitirelim.”
    adam iki ağır çantayı alıp, istasyonun etrafından taşıyarak karşı tarafa götürdü.
    yukarı doğru raylara baktı ama treni göremedi. dönerken, tren bekleyen insanların içki içtiği barın içinden yürüdü. barda bir anis içti ve insanlara baktı. hepsi normal bir şekilde treni bekliyordu. boncuk perdenin arasından geçerek dışarıya çıktı. kız masada oturuyordu ve ona gülümsedi.
    “kendini daha iyi hissediyor musun?” diye sordu.
    “iyiyim ben,” dedi kız. “hiç bir şeyim yok, iyiyim.”

    --- spoiler ---

    evet, hikaye boyunca hiç bahsedilmeyen şey;
    kız hamiledir ve erkek bebeği aldırmak istemektedir.

    hikayenin (çok daha güzel olan) orijinal hali için: http://www.asdk12.org/…lls_like_white_elephants.pdf
  • yazar bu öyküsünde; buz dağının görünen kısmını verip, geriye kalan her şeyi okuyucusuna bırakıyor.
    bir rivayete göre ispanya iç savaşı sırasında kürtaj ve hatta kürtaj kelimesi dahi yasaklanıyor. o yüzden de kürtaj kelimesini kullanmıyor yazar.
  • (bkz: iceberg theory)

    ilk okuduğunuzda hiç bir bok anlamayıp, ee bu ne şimdi aq diyebileceğiniz, ancak üzerine biraz düşününce hemingwaye hayran kalabileceğiniz bir kısa öyküdür kendileri.

    belirli bir plot yok, sadece diyaloglar var. ancak öykünün settingi ve başlığı bile aslında hikayeyle ilgili bir çok şey anlatır.
  • yalnızca diyaloglarla devam eden muhteşem bir öykü. hemingway, büyüksün üstat, demek istiyorum.