şükela:  tümü | bugün
3766 entry daha
  • türkiye'nin en çok para kazanan trollüdür. trolllerden önce trollüğü keşfeden kişidir.

    kendisine göre tugay yeteneksizdir, 29 yaşında jübile yapması gerekendir. muslera kova kalecidir. sneijder, yaşı galatasaray'a geldiğinde geçmiş, hollanda mafyası bir kabadayıdır. arda ise neşeli ve komik büyük futbol yıldızıdır, kaybedilmemesi gereken büyük değerdir.
  • şenol güneş'in dediği gibi "çok konuşuyor ama çoğu zaman boş konuşuyor."
  • hani bir şey bildiğini iddaa edersin.
    sonra anlatınca bir şey bilmediğin ortaya çıkar.
    aynen öle leş bi gazeteci.
  • hayatımda toplum içinde bağıra bağıra yüzüne karşı küfür ettiğim ilk ve son insan.

    yıl 99/2000. ortaköy gaziosman paşa ilk okulunda okuyorum. denizin kenarında harika bir yalıda okuyoruz, okuyoruz ama futbol oynadığımız her top iki günde bir denize gidiyor. görevli ahmet abiyi çağırıp kürekle topu denizden almasını isteyene kadar top boğazın akıntısıyla ortaköy camisine kadar yol almış oluyordu. ahmet abi şansımıza bahçede denk gelirse bazen topu kurtarıyordu ama bunun oranı on topta birdir. bu yüzden de çoğu zaman pet şişeler, hatta onu da bulamazsak su kapaklarıyla maç yapıyorduk. tüm sınıf futbolu bu kadar seviyoruz. semt ağırlıklı olarak beşiktaşlı ama okulun seviyesi o kadar yüksek ki sarıyerden gelen öğrenci bile var. haliyle sınıf dönemin başarılı takımı semtten bağımsız olarak galatasaray ağırlıklı.

    ***

    fenerbahçe dört sezondur muazzam kötü. rakibi galatasaray ise ligi domine ediyor, avrupada da yoluna devam ediyor. otuz kişilik sınıfta 4-5 fenerli kalmışız, öbürleri galatasaraylı olmuşlar. hatta en çok onlar bizle dalga geçiyor, bu durum daha da çok canımı sıkıyor. okuldan çıkıyorum mahalleye gidiyorum seçkin sokağın başında karşılıyor beni, ''ne o neden okula gitmedin'' diyorum, ''seni bekledim'' diyor seçkin, ekliyor: ''bugün size pendik de koydu artık gel galatasaraylı ol'' diyor. sırf bunu demek için öğlenci seçkin beni beklemiş, okulu asmış. annesinin tokadının izi suratında hala duruyor ama benimle dalga geçtiği için o kadar mutlu ki dikkatli bakmasanız suratındaki kızarıklığı gülmekten zannedersiniz.

    ***

    seçkin'e inanmadığım için koştura koştura gidiyorum eve. televizyonu açmadan babaanneme soruyorum, ''maç ne oldu?'' , ''üzme canını fenerbahçe bu elbet kazanır'' diyor babaannem, ben ağlıyorum. geliyor göz yaşlarımı siliyor rahmetli, ''kafana takma oğlum'' diyor. 3-0 geriye düşüp 3-4 kazandığımız galatasaray maçının kasedini çıkartıyor, ''gel izleyelim''. olmaz diyorum, önce patates kızart. dayanamıyor kadın kızartıyor patatesleri annemin çok sinirleneceğini biliyor ama yine de beni mutlu etmek için yapıyor. benimle hiç sıkılmadan oturuyor belki 20. kez izliyor aynı maçı, gollere beraber seviniyoruz.

    ***

    maç bitince üst katımızda oturan akrabamızın yanına çıkıyorum, kan bağı uzak ama aile bağı çok yakın hemen hemen birbirimizin evlerinde yaşıyor gibiyiz. enişte diyorum ona, zamanında beşiktaş altyapısında da oynamış, yakışıklı adam. o dönemler futboldan çok para yapılmadığı için devam etmemiş, bana göre değil ben kırılgan adamım demiş. haliyle hikaye çok, o da fanatik fenerli. onun çocukları eve daha geç geldiği için öğlenleri birbirimize arkadaşlık yapıyor, futbol konuşuyoruz. enişte nasıl oynadık diyorum, meh diyor. ekliyor; 5 para etmez şerefsizler... senior'u anlatmaya başlıyor. oturuyorum belki 3-4 saat dinliyorum...

    ***

    galatasaray - fenerbahçe maçı yaklaşıyor. galatasaray çok formda, uefa'da kupaya koşuyor. biz ise tel tel dökülüyoruz. haliyle maçtan önce makaralar başlıyor; ''fener'in kalesine pota takacağız'' lafına kadar gidiyor iş. o dönemlerde izlediğim bir spor programı da var: 90 dakika. rahmetli kenan onuk'u çok sevdiğim için hıncal uluç'a da katlanıyorum. çoğu zaman sinir oluyorum ama izliyorum programı. o hafta haliyle konu derbiye de geliyor. argumanı çok net hatırlamasam da hıncal uluç sallıyor da sallıyor fenerbahçe'ye. sinirden gözlerimden yaş gelecek kıvamdayım, o kadar sinirimi bozuyor ama neyseki programı sonlandırıyorlar.

    ***

    bizim seçkin'e babası doğum günü hediyesi olarak fransa 98 topu almış. tüm hafta mahallede o top ile oynuyoruz. seçkin topu eve sokmadan önce ıslak bezle siliyor, artan çiziklere bakıyor, iç geçiriyor. ama sonuçta 9-10 yaşındaki bir çocuktan evde top saklamasını bekleyemezsiniz. hele hele o dönem plastik top bile lüks bir şeyken böyle bir topu evde bekletemezsiniz.

    ama mahallemizin bulunduğu yer aslında top oynamaya pek müsait değil. ana caddede olmasa da 2-3 taraftan birden yokuşlu bir yerde. haliyle çok fazla top kaçırıyoruz. çoğu zaman arkasından koşup yakalayabildiğimiz oluyor ama bazen çalılıkların arasında, apartman boşluklarının oralarda top kaybettiğimiz oluyor. bu yüzden bugüne kadar gördüğümüz en değerli ve güzel top için bir sistem geliştiriyoruz: içimizden cezalılar belirliyoruz. bu kişiler yokuşların başını tutup topu yakalamak ile görevliler. oyunda yeni bir kişi cezaya düştüğünde de o kişilerle yer değiştiriyor. yani eninde sonunda hepimiz o görevi üstleniyoruz. ama bir kişi hariç: seçkin... top kendisine ait olduğu için cezasını çekmeye razı gelmiyor ve her defasında, ''banane eve giderim o zaman'' diyerek gözümüzü korkutuyor. artık 3. 4. gün onur bu duruma dayanamıyor cezalı olduğu bölgeye geçiyor ama üstüne gelen topu tutmuyor. seçkin basıyor küfürü: ''a... k... onur'u yakalasana ulan topu!'' seçkin'in ne dediği hakkında bir fikrim yok çünkü aynı okula da gitmiyoruz, aynı yaşta da değiliz ama o kadar sinirli ki çok acayip bir şey söylediğini tahmin edebiliyorum. bizden dört yaş büyük onur da, ''ne diyosun lan sen'' diyerek bu sefer topu kovalamak yerine seçkin'i kovalıyor. topu iki gün sonra aşağı mahalledeki çocuklarda buluyoruz ama onur ile seçkin uzun süre küs kalıyorlar.

    ***

    galatasaray - fenerbahçe maçı geliyor sonunda. maçı aslında üzgün üzgün bekliyorum, yarın okula nasıl gideceğim ki ben diyorum. ama mücadele bir şekilde kibire üstün geliyor ve fenerbahçe leş gibi oynadığı maçı samuel johnson'ın frikikten attığı şans golü ile kazanıyor. düşünün fenerbahçe seviyesini, topun başına geçen kişi johnson...

    ertesi gün çok mutlu gidiyorum okula. galatasaraylılar yenilgiyi kabul etmiyorlar, ama biz daha iyiyiz diyorlar. sonuçta 3 yıldır şampiyonlar, o sene de büyük ihtimal olacaklarını biliyorlar. ama yine de kulak asmıyorum onlara, galibiyetin tadını çıkarıyorum. zaten iki takım arasındaki rekabet öyle bir boyutta ki çöp gibi bir fenerbahçe'ye yenilen galatasaraylılar da aslında durumu kabullenemiyorlar, kısa süreliğine uefa'yı, şampiyonluğu unutuyorlar. gerçek rakip böyle anlarda anlaşılıyor.

    okul çıkışında keyfim yerinde. en yakın arkadaşım oğuz'un da annesi bize söz vermiş ''eğer fenerbahçe kazanırsa size çocuk menüsü alacağım'' ortaköydeki mcdonalds'a doğru gidiyoruz. bilenler bilir, ortaköy sahilinin girişinde cafe des theatres diye bir mekan vardır, kumpircilerin karşısında. orası sahildeki belki de en eski yerdir ve sahibi şapka ertekin fanatik bir galatasaraylıdır. hıncal uluç da yakın arkadaşları olur, hatta öyle ki son yıllara kadar kendisi hemen hemen her gün gelir dışardaki masalarda otururdu. biz de ortaköylüler olarak sık sık görürürdük kendisini. tabii ortaköy o zaman da turistik bir yer ama şimdiki gibi değil, daha kabul edilebilir, çekilir bir kalabalık var. yani önünüzü, yanınızı görebiliyor 5 metre ötedeki insana o dönemlerde seslenebiliyorsunuz. böyle bir ortamda hıncal uluç'u görüyorum sahilin girişinde. o kadar dolmuşum ki tutamıyorum kendimi ve o güne kadar duyduğum en sert, en kızgınlıkla söylenmiş, ardından faturasını görmüş sözü ağzımdan çıkarıyorum:

    ''a... k... hıncal'ı nasıl yendik ama sizi?''

    ortam buz kesiyor. ağır çekimde leyla teyze ağzını kapatarak gülüyor, annem de ''ne diyorsun oğlum sen nerden öğrendin o lafı'' diye bağırıyor bana. ne dediğimin farkında olmadığım için bir cevap veremiyorum ama tüm sahil bana dönüp sustuğu için de sözün anlamını bilmesem de yerin dibine giriyorum. annem götürüyor beni hıncal uluç'un yanına, özür dile bakalım amcandan diyor. kızara kızara özür diliyorum. hıncan uluç soruyor: ''sen bana bunu dedin ama anlamını biliyor musun bakalım?'' hayır diyorum. heh heh heh diye gülüyor hıncal uluç. ''anlamını bilmediğin şeyleri bağırarak söyleme'' diyor bana. annem bu sırada 30-35 defa özür diliyor, ekliyor uluç:

    ''çocuk bunlar yav heh heh olur öyle arada heh heh heh, güzel yendiniz ama heh heh heh, akşama izle programı heh heh heh, hadi bakalım delikanlı üzme kendini heh heh heh''

    ***

    hıncal uluç'u hiç sevmem. hatta tarzından da nefret ederim, herkesin yazdığı gibi sesinin daha gür çıkması için konu ne olursa olsun toplumun genelinin tersine gitmeyi sever. bu yüzden de konu ne olursa olsun hıncal uluç gündem olmayı başarır. ama kendisini her zaman şu yukardaki komik diyalog ile hatırlayacağım. spor yorumculuğu çöptür, leştir ayrı konu. son yıllarda hükümetin yanındaki kuruluşlarda kalması ayrı bir konu. ama biz hayatı böyle tiye alan, her konuyla dalga geçmesini bilen, kötüden iyi çıkartan, iyiden de kötü çıkartan adamları toplumdan bir bir uzaklaştırdığımız için tahammül sınırlarımızı yerle bir etmiş durumdayız. herkes barut gibi.

    oysa eskiden yüzüne böyle küfür ettiğinizde bile bu toplumda gülen insanlar, ''sen bana bunu dedin ama neden dedin'' diyen adamlar vardı. şimdi onlardan hiç yok.
  • çok entelektüel biri ama nedendir bilinmez, sinemadan zerre kadar anlamıyor. bunu da belirtmek isterim.