şükela:  tümü | bugün
  • gemilerde zincirin zincirlikteki çımasının omurgaya bağlandığı kilit...
  • "doğrusunu istersen, bir şey yapıp sonra pişman olacak güç yok bende. olsaydı, ben de şimşek olurdum. şimdi ise sis bulutuyum ben. ne yapılması gerektiğini bilen, ama yapmayan adamım ben. sis bulutuyum ben."

    knut hamsun'un toprak yeşerince'sinden yukarıdaki satırlarla açılan muhteşem mehmet günsür öyküsü. öykünün bir gemide ahçı olan başkarakteriyse hırça mapası'nı şöyle tanımlar:

    "bu, demir zincirini omurgaya bağlayan parçadır. çok önemlidir. yani bu sağlam değilse ve iyi takılmamışsa derin suda demir dibi bulamadığı zaman, zinciri alıp götürür. bu parça, teknenin sigortası gibidir... yani, aynı hayatta olduğu gibi. mesela, hayat bir deniz, sen bir teknesin, demir de seni gerektiğinde sağlama alan bir şey. demirle teknenin bağlantı noktası çok güçlü değilse, kopar gider demir. senden çok önemli bir parçayı da söker götürür, batırır seni."*
  • nam-ı diğer bitter end'dir kendisi. acı son gibi bir anlam ifadesi fışkırmaktadır sözcük öbeğinden.
  • "doğrusunu istersen, bir şey yapıp sonra pişman olacak güç yok bende. olsaydı, ben de şimşek olurdum.
    şimdi ise sis bulutuyum ben. ne yapılması gerektiğini bilen, ama yapmayan bir adamım ben. sis bulutuyum ben. (knut hamsun, toprak yeşerince)"

    kahve içiyorlar. adam, pencerenin yanındaki tahta sandalyede oturuyor. kız, koltuklardan birinde. koltuklar, koyu kırmızı kadife kaplı. üstlerine kırık beyaz, seyrek dokunmuş kumaşlar –kumaş parçaları– atılmış. kumaşların yere inen köşeleri, koltukların tahta ayaklarına iri düğümlerle bağlı. yüksek arkalıklı, büyük koltuklar. sırt minderleri yama işi. renkler, desenler birleşip yastık yüzü olmuş.

    pencereler, limana bakıyor. hava gri, bulutlar hareketsiz. küçük bir yağmur. deniz duruyor. düz ve parlamayan suda gidip gelen yolcu vapurları, küçük motorlar, büyük yük gemileri. limanın sesleri ve martılar duyuluyor. martılar pencerelere yaklaşıp içeri bağırıyorlar. balkona konuyorlar. adama ve kıza hiç bakmadan birkaç adım yürüyüp uçuyorlar. kanatlarını çırpıp havalanırken tekrar bağırıyorlar.

    ev, yüksekte. denizle arasında sokaklar, damlar, teraslar, ışıklı reklam panoları, antenler ve kıyı boyunca uzanan ana cadde var. adam susuyor. elindeki boşalmış fincanla oynuyor. kızın konuşmalarını ve müziği dinliyor, yüksek, perdesiz pencereden dışarı bakıyor. uçuk gülkurusu boyanmış duvarlarda çerçevelenmemiş camlı fotoğraflar, film afişleri, koyu lacivert parlak kumaşla gizlenmiş apliklerden süzülen sarı ışıklar. kumaş, aplikler arasında duvarı dolaşıp yere iniyor.

    “kışın ve karada... çok başkasın. senin bilmediğim bir halin mi bu, yoksa burada değil misin?”

    adam, ne söylemesi gerektiğini düşünürken, arka odalarda bir telefon çalıyor. kız gidiyor. adam pencereyi açıyor, hava nemli, soğuk, duman kokuyor. içeri dolan bir rüzgâr da yok. pencerenin önünde, ayakta, öylece duruyor. nefesini tutarak bakıyor. sis inmeye başlamış, akşam sisi. liman bulanık, vinçlerin gölgeleri. pencere camları buğulanıyor. mutfağa gidip bir kahve daha alıyor. koridorun uzaklığında, telefonda konuşan kızın sesi. canlı, içten bir mutluluk tonunda, arkadaşça cümle kırıntıları.

    sandalyesine dönüyor. sırtı dik, yaslanmadan oturuyor. açık yeşil gözlü kedi, o geldiğinden beri kımıldamadığı koltuğundan adama bakıyor.

    “müziği değiştirsene,” diyor kediye. kedi, gözlerini kaçırıp sol ayağını yalamaya koyuluyor. kız odaya dönüyor.

    “başka bir şey çalsın mı?” cevap beklemeden müziği değiştiriyor. “şimdi balkan çingenelerinin zamanı.”

    “acıktım,” diyor adam. “çıkıp bir şeyler yesek?”

    “burada da yiyebiliriz. artık sıra bende! sana zeytinli erişte yaparım.”

    “bakkalda soğuk beyaz şarap var mıdır?”

    “telefon ederim, getirir.”

    “bu kedi benimle tanışmak istemiyor.”

    “çok kıskançtır. deminden beri sana sinir oluyor. yoksa, yabancıların yanında hiç yalanmaz.”

    kedi koltuğundan kalkıp evin içine doğru yürüyor. kimseye ve hiçbir şeye değmeden, dönüp bakmadan.

    “alındı,” diyor kız, sol ayağıyla kilimin kıvrılan köşesini düzeltiyor. ayakları çıplak.

    “beni öper misin,” diyor adam.

    kız adamı öpüyor, gözlerini kapatmadan, adamın gözleri kapalı. kız onu kucaklıyor. o, sigarasını sol eline geçirip sağ eliyle kızın ensesine dokunuyor, saçlarının arasından boynunu bulup. “kendi göklerimden indim kendi duvarlarıma.”

    ***

    incecik kalmış bir bıçakla, küçük küçük doğruyor adam maydanozları ve dereotlarını.

    “nasıl böyle kesebiliyorsun? ben ne zaman denesem, parmağımı da keserim,” diyor kız.

    “oooo! ben de çok kestim. öğrenmek uzun sürdü. sihir değil, meslek icabı!”

    uzun, grileşmiş saçlarını mavi bir eşarpla sarıp bağlamış adam. beyaz fanilasında, göğsünde, mutfağın teri var. on iki kişiye günde üç öğün yemek hazırlamak kolay değil. yaz sıcak, insanlar hep aç ve iştahlı. sarmısakları ayıklamak istiyor kız.

    “burası çok sıcak, güvertede, gölgede yap o işi,” diyor adam.

    yardımcı çocuğu azarlıyor: “teybi kapat, domatesleri yıka, doğra! haydi, kımılda biraz.”

    öğle yemeğinde makarna, çoban salata ve cacık var. tekne, çamların gölgesinde. tepelerden denize doğru kavurucu bir rüzgâr esiyor. ağustosböceklerinin cayırtısı, koydaki teknelerin birbirine karışan müzikleri. kız, sarmısakları mutfakta ayıklamakta ısrar ediyor. adam, yorgun ve telaşlı. kız, bikinisinin üzerine giydiği atleti çıkartıp yüzündeki, omuzlarındaki teri kuruluyor. ocakta, tavada çevrilen domatesler. güneş kremi ve deodoran kokusu.
    “güverteye çıkıp orada yap işini lütfen,” diyor adam. bakışlarını kızdan uzak tutmaya çalışarak. “ya da bırak, git denize gir. sırılsıklam olmuşsun.”

    kızın bakışları dalgın, lumbozlardan mutfağa süzülen koyu yeşil deniz yansımaları var gözlerinde.

    ***

    “biz ayrıldık, biliyor musun,” diyor kız. “döndükten birkaç hafta sonra ayrıldık. uzun süre yurtdışında çalışması gerekiyormuş. benim de gelmemi istedi. ben burada kalmak istiyordum. bahane oldu.”

    “benim de kuşum öldü. teknedeki afrika kargası. sonbahar başında.”

    “üzüldüm,” diyor kız.

    ...beyaz şarap yeterince soğuk değil, domates salatası tatlı soğanla güzel olmuş, zeytinyağı ağır, bizim oraların kokusunda, erişte biraz fazla pişmiş. kız hep dalgın ve az konuşuyor, neden ki... diye düşünürken adam, bardağına çarpıp deviriyor. tahta masanın üzerindeki örtü ıslanıyor.

    “özür dilerim,” diyor adam. mutfağa gidip bulduğu kâğıt peçeteleri getiriyor örtünün altına. masanın cilası bozulabilir.

    “neden geldin?” diye soruyor kız. “aylarca aramadın ve sonra birden çıkıp geldin.”

    “bilmem. öylesine. geldim işte.”

    “nereden esti aklına?”

    “bir akşam, kahveden dönmüştüm, teknede kitapları karıştırıyordum. uykum kaçmış... senin bıraktığın bir kitabı buldum...”

    “bırakmadım, sana vermiştim.”

    “her neyse, o kitabın arasında, martı tüyüyle işaretlenmiş sayfadaki altı çizili satırları okuyordum, şimdi tam hatırlamıyorum...”

    “ben hatırlatabilirim, günlüğümde yazılı,” diyor kız. içeriye gidiyor, mavi kapaklı bir defterle dönüyor.

    “doğrusunu istersen, bir şey yapıp sonra pişman olacak güç yok bende. olsaydı, ben de şimşek olurdum. şimdi ise sis bulutuyum ben. ne yapılması gerektiğini bilen, ama yapmayan bir adamım ben. sis bulutuyum ben. ve kalktım, geldim,” diyor adam.

    kız, defteri açmadan kucağına bırakıyor.

    “öyle, birden çıktı işte,” diyor adam. “gece başlıyor, belki ondan.”

    kız, gözlerini kapıyor. elleri, dizlerinde. sol elinin işaretparmağı boşlukta küçük daireler çiziyor. ayakları birbirinin üstünde, hafifçe okşar –ya da ısıtır– gibi dolaşıyor. gemi düdükleri, balkan çingenelerinin akordeonları. sokak lambaları yanıyor. kedi, salonun kapısından girip koltuğuna zıplıyor. “kırrrt” diye bir ses çıkarıyor, adama ve kıza bakmadan.

    ***

    “burada olman doğru değil,” diyor adam.

    “üşüyorum, battaniyenin birazını bana versene.”

    “burada olman doğru değil,” diye tekrarlıyor adam ve kızın nemli gövdesini yanına, battaniyenin altına çekiyor.

    kız, adama sarılıyor. adamın elleri belirsiz. aysız, çok yıldızlı bir gece. herkesi doyurduktan, içirdikten, uyuttuktan sonra, uyku tulumunu ve battaniyesini alıp botla kıyıya çıkıyor adam. yıldızlara bakarak sigara içiyor. tekneden suya inen gölge, kıyıya yüzüyor, karaya çıkıp yanına oturuyor. sigara istiyor. ıslak saçları sırtına yapışmış, mayosunu giymemiş. yıldızlar çok yakın, samanyolunun ve gece uçaklarının görünüp kaybolan ışıkları.

    “senin şimdi orada, kamarada, onun yanında uyuyor olman doğru olurdu.”

    “o istediğini yaptı, kendi kendine uyusun,” diyor kız, sigarasının ateşi parlayıp sönüyor.
    başını adamın omzuna koyuyor. saçlarının ıslaklığında, suyun kokusunu içine çekip ona doğru dönüyor adam.

    “burada olmamız doğru mu?” diye mırıldanıyor, kız onu boynundan öperken.

    ***

    “ne zaman geldin?”

    “üç gün önce.”

    “nerede kalıyorsun?”

    “bir otelde.”

    “nerede bir otelde?”

    “büyük caddenin sonunda, niye sonu denir bilmem. belki de başında. küçük meydana çıkan sokaklardan birinde, bir otelde.”

    “o oteller korkunçtur.”

    “sen nereden biliyorsun?”

    “birkaç defa o sokaklardan geçtim, otelleri gördüm. taşralı, yalnız adamlar girip çıkıyordu, koyu bakışlı, öfkeli adamlar.”

    “o adamlar başka yerlerde kalamazlar çünkü. çok uzun yıllar sonra kendi şehrine dönersen... gelirsen yani, sen de başka bir yerde kalamazsın. lavabosuna işediğin bir otel odasında uyursun. kimliğin yanındaysa.”

    “bir sigara yakıp verir misin bana...”

    “şarap kaldı mı?”

    “hatırlamıyorum.”

    “o otellerde ya uyunur ya da kendini öldürmek için gidersin.”

    “şarap kaldıysa ben de içerim.”

    “bu kedi ne zaman uyur? burada olmak zorunda mı?”

    “benimle uyumaya alışık.”

    “öyleyse ben salonda...”

    “saçmalama! şarap istiyorum, yanında uyumak istiyorum!”

    “erişteleri çok pişirmişsin...”

    “.........”

    “şarap soğuk değildi, ama salata, eh yani. biliyor musun, seni bahçelerimde uyuttum, seni duvarlarımda sakladım.”

    ***

    son gün. tekne birkaç saat sonra yolcularını bırakacak. fotoğraflar çekiliyor. kaptan, gemici çocuk, aşçı, yolcular. aşçı tek başına, teknenin burnunda demir alırken kıza gülümsüyor. kare donuyor. kız ve aşçı yan yana, gemici çocuk resim çekiyor. film bitiyor. adamla kızın arasında yirmi yedi yaşlık bir mesafe var peliküle yansıyan.

    fotoğraflar çekildikten sonra, aşçı kıza demir zincirini omurgaya bağlayan metal parça ile ilgili bir şeyler anlatırken, kızın erkek arkadaşı ve diğerleri geliyorlar, buz kutusundaki son biralarla aşçının lafı yarım kalıyor.

    kışı, limana bağlı teknede, kıyı kahvelerinde tavla oynayarak, gazetelerin bulmacalarını çözerek, televizyonda maçları seyrederek, öğle yemeklerini çarşı lokantasında yiyip geceleri bilimkurgu romanları okuyarak ve erkenden uyuyarak geçirmek üzere yolcularını indiriyor aşçı. kız, mendirekte çantalarını sürükleyerek yürürken, dönüp tekneye bakıyor. aşçı güverteye su döküyor. beyaz ipin ucundaki yeşil plastik kovayla denizden çektiği suyu döküyor. önüne bakıyor.

    “havuzlarımda birkaç damla su içip ağaçlarımın çiçekli dallarına uçtum.”

    ***

    sabah, önce adam uyanıyor. kız uykusunda hafifçe dönüp, adamın omzuyla boynu arasında bir yer bulup başını yerleştiriyor. anlaşılmaz bazı kelimeler mırıldanıyor. ev soğuk. adam, tenine değen gövdenin çıplak sıcaklığıyla ürperiyor. kızın saçları burnunu gıdıklıyor. kımıldamadan yatıyor adam, o uyansın istemiyor.

    (uyanınca yeni bir gün başlar, neler olur bilinmez. odanın loşluğunda saklanıp, kaybolup gitmek, unutulmak istiyorsun. hayatın kıyısında, belki de hiç var olmadan yaşamanın son noktasında, buharlaşmak... özlediğin bir insan, yapmak istediğin bir şeyler olmadan, kimliğinin ve kişiliğinin bilinmek istenmediği boşluklarda süzülüp akan, bazen bir ağacı ya da insanı tül gibi saran buhar. sis bulutu. güneş yükseldiğinde, havaya karışıp yok olan, akşamın serinliğini bekleyip yeniden ortaya çıkan bir bulut olup pencerenin aralığından dışarı süzülüvermek istiyorsun. bunu sık sık düşünür ve özlersin.)

    birbirlerine karışmış öylece yatarlarken, kız gözlerini aralıyor. dönüp yaslanarak, sol koluyla adamı sarıyor. adam kızın saçlarını okşuyor, yanağına dokunuyor. susuyorlar ve susarak gövdeleri birbirinin içinde bir kez daha eriyor. sabahın mahmurluğu ve canlılığıyla ısınan, kavuşan ve uzaklaşan, uyuyan ve uyanık gövdeleriyle varlıktan hiçliğe, yok oluştan fetihlere gidip gelerek solukları tükeniyor, ıssızlığın kıyısında aynı anda duruyorlar nefes nefese. duyulan ses, kızın tekrarlanan küçük, kesik çığlıkları.

    “sabah oldu,” diyor kız.

    “çok güzel bakıyorsun.”

    “sabah oldu. kalkalım, kahvaltıya gidelim.”

    “sen hazırlan, ben biraz uyumak istiyorum. bir tane daha gülümser misin?”

    (gece. büyük caddede yürüyorsun. uzun denizci adımlarınla, vitrinlere yan gözle bakarak, ellerin ceketinin ceplerinde, yürüyorsun. caddenin ışıkları sonuna –başına– doğru yaklaştıkça azalıyor. bir büfenin önünde sandviç yiyen adamlar. bazılarının ellerinde iri, kalın sopalar var. ileriye bakarak yanlarından geçiyorsun. “hoop... hemşerim!” bu seslenmenin seninle ilgili olamayacağını düşünerek yürümeye devam ediyorsun. “sana diyorum amca! saçlı ihtiyar!” arkanda ayak sesleri. etrafta başka kimseler görünmüyor, ne uzun saçlı, ne de ihtiyar. durup dönüyorsun. sopalı adamlar sana doğru yürüyorlar. kimliğini soruyorlar, nüfus kâğıdını ve liman cüzdanını gösteriyorsun. ellerini duvara dayatıp seni arıyorlar. “üstünde mal var mı?” “içici misin, satıcı mı?” ceket cebinden çıkardıkları paketten biraz ürküyorlar. “verin, açayım,” diyorsun. gazete kâğıtlarını aralayınca, parlak metal bir şey çıkıyor. “ne bu? parça tesirli bombada mı kullanıyorsun bunu?” diyor adamlardan biri, alaycı sesiyle.

    “hayır,” diye cevap veriyorsun. “bu, demir zincirini omurgaya bağlayan parçadır. çok önemlidir. yani bu sağlam değilse ve iyi takılmamışsa derin suda demir dibi bulamadığı zaman, zinciri alıp götürür. bu parça teknenin sigortası gibidir...” sen sakin sakin anlatırken, adamlar yüzlerinde anlamsız gülümsemelerle birbirlerine bakıyorlar. “yani, aynı hayatta olduğu gibi” diye devam ediyorsun. “mesela, hayat bir deniz, sen bir teknesin, demir de seni gerektiğinde sağlama alan bir şey. demirle teknenin bağlantı noktası güçlü değilse, kopar gider demir. senden çok önemli bir parçayı da söker götürür, batırır seni.” “kısa kes be amca!” diyor sopalı adamlardan biri. “adı var mı bunun?” “hırça mapası,” diye cevap veriyorsun. “o ne ya? küfür gibi!” “hadi yürü, git de uyu, yordun kendini,” diyor öbür sopalı. “kafayı yemiş bu moruk.” ellerin ceplerinde, boş caddede yürüyüp gidiyorsun, uyumaya.)

    “bu kış benimle kal. seni sinemalara götürürüm,” diyor kız... “kaç yıldır sinemaya gitmedin?”

    “çok oldu galiba... son gittiğimde sean connery james bond’u oynuyordu. bizim oralarda bir bahçe sinemasında.”

    “kal işte. yazın gider çalışırsın. istersen ben de gelirim. oralarda bir işler yaparım, barmaid’lik falan.”

    “tezin ne olacak?”

    “her yerde yazabilirim, ne var ki?”

    “bunlar uzun zamanlar. yani, proje yapmak için fazla vadeler sanki.”

    “istemiyor musun?”

    “neyi?”

    “benimle olmayı, burada kalmayı, benim oraya gelmemi. beni istemiyor musun yani?”

    deniz kıyısında bir pastanede kahvaltı. soğuk kış güneşi, uzun gölgeler. rüzgâr, kızın kestane rengi saçlarıyla oynuyor. adamın başında, siyah yün bir bere var. tıraşsız yüzünün derin kıvrımlarında değişen, gidip gelen anlamlar.

    “beni neden istiyorsun?” sesi net, biraz da hesap sorar gibi.

    “seni sevmekten hoşlanıyorum da ondan,” diyor kız, adamın yüzüne bakarak. “yoksa daha önce başına böyle bir şey gelmedi mi?”

    “hatırlamıyorum. olduysa da belki ben anlayamamışımdır. kabul edilmeyi anlama, kabul etme konusunda bazı sorunlarım var belki. bu yaşta bile... bilemiyorum. ama, sevilmekle kabul edilmek arasında bir fark olmalı. bunu hissediyorum.”

    (çocukluğundan, hatırladığın en eski zamanlardan kalan bir alışkanlıkla denize, suyun dibindeki yosunlara ve taşlara bakarak kendi sessizliğine gömülüyorsun.)

    “teknede, son gün bana anlattıklarını hatırlıyor musun?” diyor kız. “hani şu, zinciri omurgaya bağlayan parçayla ilgili anlattıklarını. sözün yarım kalmıştı.”

    (“sana ondan bir tane getirmiştim,” diyor ve cebinden çıkarttığın gazete kâğıdına sarılı hırça mapasını masaya bırakıyorsun.)

    “burada kışın sık sık güneş açıyor mu eskisi gibi?” diye sorarken adam, suyun dibindeki yosunların arasında gezinen bakışlarının, aslında ne söylediğini çözmeye çalışıyor kız. ya da, adamın “kabul edilmek” ten neyi anladığını. o da suya, suyun derinliklerine bakıyor.

    (orada senin gördüklerinden başka bir şey göremiyor.)"
  • söylenmeden söylenen öykülerin en güzelidir. döne döne okuduğum, okuya okuya döndüğüm fillllan...

    "uyanınca yeni bir gün başlar, neler olur bilinmez. odanın loşluğunda saklanıp, kaybolup gitmek, unutulmak istiyorsun. hayatın kıyısında, belki de hiç var olmadan yaşamanın son noktasında, buharlaşmak... özlediğin bir insan, yapmak istediğin bir şeyler olmadan, kimliğinin ve kişiliğinin bilinmek istenmediği boşluklarda süzülüp akan, bazen bir ağacı ya da insanı tül gibi saran buhar. sis bulutu. güneş yükseldiğinde, havaya karışıp yok olan, akşamın serinliğini bekleyip yeniden ortaya çıkan bir bulut olup pencerenin aralığından dışarı süzülüvermek istiyorsun. bunu sık sık düşünür ve özlersin."