şükela:  tümü | bugün
  • steven roger fischer'e ait dilin tarihine odaklanan bir kitap. aslında bir üçlemenin ilk kitabı. diğerleri sırasıyla, history of writing ve a history of reading. chomsky cancağız da "fischer, insan doğasının ve başarılarının temel ve özgün yönlerine ilişkin zorlu sorular ortaya atıyor. heyecan verici ve son derece bilgilendirici bir araştırma." diye not düşmüş. sanırsam genel dilbilim dersleri kitabı kadar önemli bir dilbilim kitabı.
  • birçok hayvanın dil kullanımından insan diline yapılan ilginç yolculuk.

    sadece dilbilim üzerine düşünmek ve gelişmek isteyenlerin değil, herkesin zorlanmadan sindirebileceği bir çalışma.
  • dil bilimle ilgili okuduğum en keyifli kaynaklardan bir tanesi. konuyla ilgili teorik ve sıkıcı bir sürü makale ve tez okuduktan sonra ilaç gibi geldi resmen. hayvanlar arası iletişim kısmı gerçekten ilgi çekiciydi. (ben daha önce konuyla hiç ilgilenmediğim için ekstra ilgimi çekmiş olabilir.) dil bilim, genel dil bilim denilince alana hitap ediyor gibi algılana bilir kesinlikle öyle değil.
    `:dilin tarihi, steven roger fischer, iş bankası kültür yayınları`
  • steven roger fischer’ın yazdığı bu kitap, hayvan dillerinden insan dillerine uzanan, dilin tarihsel arka planını, günümüze gelene dek dilin aldığı şekil ve gelecekteki dil ile ilgili teorilerden bahsetmektedir. yazar, kitabın ilk bölümünde hayvanlar arası iletişim ve dilden söz etmiş,sırasıyla; karıncaları (formicidae), bal arılarını (apis mellifera), kuşları (aves), atları (equus caballus), filleri (elephantidae), balinaları (deniz memelileri), yunusları (delphinidae), orangutanları (pongo pygmeus), gorilleri (gorilla gorilla), şempanzeleri (pan troglodytes), bonobonoları (pan paniscus) hem tür hem de dilleri yönünden ele alarak bize dil ve iletşime farklı bir açıdan bakma imkanı sağlamıştır. ikinci bölümde, “konuşan maymunlar” olarak adlandırılan homo erectus, neandertaller ve homo sapiens’lerin dilsel özelliklerinden bahsedip ilk insanlarında dilleri ve iletişim biçimleri hakkında fikir edinmemize olanak tanımıştır. üçüncü bölümde, yapıları ve kökenleri bakımından ilk dil ailelerinin tasnifi üzerinde durulmaktadır. dördüncü bölümde logografik, hecesel ve alfabetik yazı dillerinin, çeşitli örneklemeler ve karşılaştırmalarla, geçmişten günümüze nasıl şekillendiği açıklanmıştır. beşinci bölümde, dört çeşit temel dil değişiminin varlığından söz edilerek, sırasıyla, kelt dilleri, italik diller, germen dilleri, bantu dilleri, çin dilleri, polinezya dillerinin soyağaçları çıkarılmıştır. altıncı bölüm, dil ile ilgili çalışmaların, hindistan ve yunanistan’da m.s. ilk birinci bin yıldan başlayıp, kesintisiz bir şekilde ve zenginleşen bir gelenekle bir bilim olarak ele alındığından ve günümüze gelene dek dilbilim üzerine yapılan çalışmalardan bahsetmektedir. yedinci bölümde toplum ve dil çatısı altında; dil değişimleri, toplumlar arası ortak dil, irtibat dili; yapay, ulusal ve etnik diller; cinsiyet, dilde saflaştırma, propaganda, işaret dili, yok olma tehlikesindeki diller ve sözlü mizahtan söz edilmektedir. sekizinci bölüm ise, dilin gelecekte hangi alanlarda, nerelerde daha işlevsel kullanılacağına ve programlama dillerine değinmektedir. bu bölümün içeriğini oluşturan diğer bir konu ise, dilin internetteki işlevi ve kullanım amacıdır öylelikle gelecek dilleri açısından da fikir sahibi olmuş oluruz.
    kitabı oluşturan 8 bölüm ise ayrıntılı olarak şunlar anlatılmaktadır;
    birinci bölüm: hayvanlar arası iletişim ve ‘dil’:
    bu bölümde, dilin, “bilgi alışverişi aracı” olduğu şeklinde bir tanım yapılmış ve bu tanımın sadece insanları değil, insan dışındaki diğer canlı türlerini de kapsadığının altı çizilmiştir. yine “dilin tarihi” denilince sadece “insan dilinin tarihi” değil, bugüne kadar göz ardı edilen tüm dil biçimlerini de kapsayan bir alan olması gerektiği belirtilmiştir. diğer canlı türleri arasında, iletişim ifadelerinin, sadece insanlar arasında olduğu gibi sözcüklerle değil, salgı veya mırıltı şeklinde de olabileceğinin anlatılmıştır. bütün bunların yanı sıra, hayvan iletişimi veya dili denildiğinde, bahsedilen hayvan türleri arasında; karıncalar, bal arıları, kuşlar, atlar, filler, deniz memelileri, ve maymun dilleri şeklinde bir sınıflandırma yapılmıştır. ilk olarak karıncalardan (formicidae) söz edilmiş ve onların, iletişim kurarken, hem beden dilini hem de feromonları kullandığı ve bu feromon dilinin yeryüzünün ilksel dili olabileceğinden söz edilmiştir. kuşlar ile ilgili çeşitli fizyolojik bilgiler verildikten sonra hem kuşlar hem de memeliler ile ilgili olarak yapılan biyo-akustik araştırmalar üzerinde durulmuştur. fillerin dili de frekans değerlerine göre anlamlılık bakımından değerlendirilmiştir. fiziksel olarak insanlara benzeyen orangutanlar (pongo pygmeus), goriller (gorilla gorilla), şempanzeler (pan troglodytes) ve bonobonolar (pan paniscus) üzerinde yapılan deneysel çalışmalar anlatılmış ve bu çalışmalar sayesinde her bir türün “işaret dili” kullandığı gerçeğine ulaşıldığına değinilmiştir.
    ikinci bölüm: konuşan maymunlar :
    yazar, bu bölümde, iklim şartlarının ve coğrafi koşulların öncelikle canlıları etkilediğinden ve tabii ki buna bağlı olarak da onların hem bedensel hem iletişimsel hem de dilsel yapılarının değiştiğinden söz etmektedir. insanın arasında sözel dilinin ilk olarak “homo” türüyle ortaya çıktığını birçok ayrıntısıyla açıklamaktadır. buna göre, modern bilim homo türünü evrimsel sıraya göre; habilis, erectus ve sapiens olarak üçe ayırmaktadır. bu üç tür ile ilgili çeşitli modeller bulunmaktadır. bu modellerden birine göre de, homo erectus afrika dışına göç eden ilk insansıdır. yazar bizlere, homo erectus’un tarihsel gelişim evrelerini teorik olarak açıklamış, bir de günümüzdeki sınırlarını gösteren kronolojik alanını harita üzerinde göstermiştir. yazar, chomsky’nin dil evrenselleri üzerinde yaptığı saptamaları, doğal cümle kullanımlarını açıklamış ve örneklendirmiştir. dil evrenselleri üzerine işlevselcilerin ve doğuştancıların görüşleri de ayrı ayrı ele alınmıştır.
    steven roger fischer, bu bölümde homo erectustan sonra neandertallerden bahsetmektedir. ayrıca neandertallerin bizimkine yakın temel bir dil kullandığı vurgulanmakta, onların üretim gücünün ve üst düzey toplum yapısının iyi bir iletişimin en önemli unsuru olan dilden başka bir şekilde açıklanamayacağının altını çizmektedir. yazar homo sapienslerin bazılarının “evrimsel bir sıçrama” yapmış olabileceğini aktarmakta, bu nedenle de evrim geçiren sapienslerin (evrimleşme sonucu) modern insana dönüştüğünü söylemektedir.
    üçüncü bölüm: ilk aileler :
    yazar, bu bölümün başlığı olarak “ilk aileler”i kullanmış olsa da, dünyanın ilk dil ailelerini tespit etme konusunda, “ilk” teriminin bir “metafor” olduğunu belirtmiştir. dil ailelerini, ortak ataları bulunan diller olarak tanımlamakta ve bunların sistematik benzerlikler gösterdiğini ileri sürmektedir. diller arasında benzerlik yaratan üç etkenin olduğunu söylemekte ve bunların, “kökensel paylaşım”, “alansal dağılım” ve “tesadüfi tipolojik ortaklık” şeklinde ayrılan kıstaslar olduğunu aktarmaktadır. ayrıca dilbilimsel sınıflandırmaya göre de diller, yapı ve köken olarak ikiye ayrılmaktadır: tek heceli diller, bükümlü diller, çekimli diller ve eklemeli diller.
    dil ailelerinin ortaya çıkışı göçlere bağlanmıştır. bu bilgiler verildikten sonra afrika, afro-asya, asya, amerikan, sahul (tasmanya, avustralya ve papua dilleri), avustronezya dilleri, hint, avrupa dilleri kökenlerinden günümüze kadarki süreç içerisinde geçirmiş olduğu değişimleriyle birlikte ele alınmıştır. yazar, dil farklılaşmalarına değinirken, 10.000 yıl önce sona eren son buzul çağı’nı dönüm noktası olarak düşünmektedir. son buzul çağı ile birlikte gerçekleşen nüfus artışı sonucunda gitgide büyüyen homojen dil birimleri ortaya çıkmıştır. büyük dil aileleri de nüfus artışıyla ortaya çıkmış, sayıca çok büyük kitlelerin konuştuğu dillerin de doğmasını sağlamıştır. bu sinerjik yapılanma hızla büyümüş ve bunun sonucunda çok sınırlı sayıda dil ve dil ailesi yok olmadan kalmıştır. tüm bu nedenlerden dolayı, bahsedilen dönem, zengin dil ailelerini anlama açısından oldukça kritik bir dönemdir. çünkü bu dönem yaşayan tüm dillerin geçtiği geniş bir huni olarak görülmektedir.

    dördüncü bölüm: yazılı dil:
    yazar, bu bölümde, yazı ile ilgili olarak, yazının insan konuşmasının görsel ifadesi olarak birden doğduğunu ve bu niteliğini de günümüze kadar koruduğunu söylemektedir. elbette nasıl ki tek bir insan konuşmayı icat etmediğine göre, yazı da tek bir insan tarafından icat edilmemiştir. yazar üç genel yazı türünden bahsetmiştir. logografik yazı, hecesel yazı, alfabetik yazı. ayrıca bu yazıların ortaya çıkışlarının ne şekilde olabileceği üzerinde de durulmuştur. ayrıca dil ile yazı arasındaki farklar da ele alınmıştır. bununla birlikte afro-asya yazısı, asya yazıları ve mezoamerikan yazıları ile ilgili oldukça detaylı bilgiler verilmiştir. mısır hiyerogliflerinin nasıl okunduğuna çin yazısı ile ilgili şematik örneklere de yer verilmiştir. alfabetik yazılarda bulunması gereken fonetik özellikler üzerinde de durulmuştur.
    dilin tarihsel serüveninin en iyi şekilde aktarımı yazı ile mümkün olmuştur. dünyadaki yazı sistemleri ve türleri de örneklerle anlatılmıştır. yazının tarihsel süreci üzerinde durulduktan sonra, 21. yüzyıla gelindiğinde ortaya çıkan bilgisayar programlama dillerine de değinilmiştir.

    beşinci bölüm: soyağaçları:
    bu bölümde dilin tarihsel gelişimi bağlamında her dile adapte olabilecek genellemeler yapılmış; dil değişimleri “fonolojik, morfolojik, sözdizimsel ve semantik” şeklinde dörde ayrılmıştır. daha sonra kelt dilleri ve kapsadığı alanlar, italik diller, germen dilleri, bantu dilleri, çin dilleri, polinezya dilleri ayrı başlıklarla ele alınmıştır. bu bölümün sonunda, yine, paradoksal olarak insan sayısı arttıkça, dillerin sayısının azaldığına dikkat çekilmiştir. bunun altında yatan en temel neden olarak görülen ise, 19. yüzyılın başlarında sanayi devrimi’nin sonucu olarak başlayıp, hala devam eden, “şehirlere akın” faktörüdür. bu sürecin de, standart bir ulusal dile ihtiyaç duyan, siyasal merkezileşmeye dayalı ulusal devletleri meydana getirdiğine değinilmiştir. insan dillerinin tarihini, dil değişiminin öyküsü olarak gören fischer, dünyanın her yerinde ve çağında dillerin ilişki ve değişim tarzlarına ilişkin birtakım genellemeler yapılabileceği üzerinde durmuştur. bütün bunların yanı sıra yeryüzündeki hiçbir dilin diğer dillerden eski olamayacağının da altı çizilmiştir. bu nedenle yazar, şu anda konuşulan bütün dillerin aynı yaşta olduğunu kabul etmektedir.

    altıncı bölüm: dilin bilimine doğru:
    dil üzerinde yapılmış ciddi ve düzenli çalışmaların anlatıldığı bu bölümde yazar, dilbilim çalışmalarının, hindistan ve yunanistan’da, m.s. birinci bin yılda başladığı ve kesintisiz bir şekilde günümüze kadar gelindiği bilgisi üzerinde durmuştur. eski hindistan’da dilbilim uzmanları sanskritçe temelinde fonoloji ve semantik üzerine derin araştırmalar yapmışlardır. fakat, yunanistan’daki dilbilim çalışmaları m.ö. 5. yüzyılda başlamıştır. dolayısıyla dilin bilimi bir grek sütunu üzerine kurulmuştur. daha sonra yunan dilbilim çalışmalarının bir uzantısı olarak romalıların dilbilimi, daha önceki çalışmaları bir araya getirmiştir. islam dünyasına bakıldığında, kutsal kitap kur’an-ı kerim’in arapça olması sebebiyle, arapça öğrenme ihtiyacı doğmuştur. yazar, fars asıllı sibeveyhi’nin, m.s. 8. yüzyılda yazdığı “el-kitab” adlı grameri dışında, arap dilbiliminin ortaya koyduğu, bu derece mühim bir eserin henüz yazılmadığı görüşündedir. latin ortaçağı’na bakıldığında yapılan çalışmaların yenilikçi değil gelenekçi bir bakış açısıyla devam ettirildiği görülmüştür. 19. yüzyıla gelene dek, avrupalı araştırmacılar, dilbilim çalışmalarını yunanca ve latincenin hakimiyetinden almış, dilin kendisini inceleme konusu haline getirmişlerdir. 18. yüzyılın sonlarına doğru, dilbilimciler, dillerin tipolojik karşılaştırmasını yapmışlar ve dillerin birbirlerinin ürünü olmalarından ziyade “ortak kökenden geldiği” görüşünü ortaya çıkarmışlardır. bilimsel temelleri güçlenmiş bir dilbilim 19. yüzyıla gelindiğinde oluşmaya başlamıştır.
    bu yüzyılda dil aileleri karşılaştırmalı ve tarihsel olarak incelenmiştir. bu çalışmalar farklı bakış açılarının çıkış noktasını da oluşturmuştur: “yeni gramerciler”. 20. yüzyılda saussure’dan chomsky’e yani “dil ve söz” ayrımından, “dönüşümlü üretici dilbilgisi”ne uzanan çalışmalar yer almakta, günümüze gelen süreçte bilişimsel dilbilimin çıkışı ve bu çalışmaların bilim dalı olarak dilbilime yaptığı katkılar üzerinde durulmuştur. ayrıca fischer, dilbilimin gelişimini içeren bir şematik şablon oluşturmuş, bu sayede dilbilimin tarihsel görünümünü daha anlaşılır hale getirmiştir.

    yedinci bölüm: toplum ve dil :
    bu bölümde ise, toplumda ortaya çıkan irili ufaklı her konunun, her zaman, dil kullanımına yansıdığını savunan yazar; dili, toplumun mimarisinin ve yeniden biçimlendirilmesinin ölçütü olarak kabul etmiştir. ona göre, tarihsel süreç içerisinde insanlar, başkalarını, onların toplum içerisindeki statülerine göre değerlendirmişlerdir. bu değerlendirmeler dilsel olarak yapıldığı için, dilsel hükümler, insanlık tarihinin tümünü şekillendirmiştir. yaşayan bütün diller sürekli değişim içerisindedirler. dildeki en belirgin değişimler, konuşma dilinde daha hızlı olurken, yazı dili içerisinde daha açık görülür. yazar, dil değişimlerinin nedenlerinin her bireyin yaşamı kadar çeşitli ve karmaşık olduğunu söyler: yabancılarla temas, çitfdillilik, altkatmanlar, yazı dili, sürekli olarak simetri anlayışında olan fonolojik sistem ve başka nedenler. ortak diller, tarih boyunca, özellikle ticaret güzergahlarında gelişen dillerdir: koine dialektos, lingua franca, lingua geral. yazar bunlara değindikten sonra, birkaç değişik dil konuşurlarının birbirleriyle uzun süre temas kurduklarında yapay “pidgin” (karma bir dilin) ortaya çıkabileceğini söyler. daha sonra, ana dili haline gelen, creole (kreol, kırma dil, melez dil) dilinden söz etmiştir. ilk yapay dil “volapük”, esperanto, idiom neutral, ınterlingua, ıdo dili, occidental dili, novial dili, ınterglossa ile ilgili ayrıntılı açıklamalarda bulunmuştur. bütün bu açıklamalardan sonra, “ulusal ve etnik diller”, “cinsiyet ve dil”, “dilde saflaştırma”, “propaganda ve dil”, işaret dili”, “tehlikedeki diller ve dilin yok oluşu” ve son olarak da “sözlü mizah” ayrı başlıklarla ele alınmış, ayrıntılı tanımları ve açıklamaları yapılmıştır. sonuç olarak, dilin birçok açıdan insan toplumunun vazgeçilmez değeri olduğu ve yine insani açıdan, bizlere kim olduğumuzu, nereye gittiğimizi gösterdiği ve en önemlisi, ne demek istediğimizi en iyi anlatan şeyin dil olduğu vurgulanmıştır.

    sekizinci bölüm: geleceğin ipuçları:
    fischer bu bölüme “dünya dilleri nasıl şekillenecek?” sorusuyla başlamış ve dilin geleceğinin öngörülemeyeceğini; çünkü dilsel olmayan pek çok faktörün toplumun dilini sürekli ve yeniden şekillendirdiğini kanıtlamaktadır: ekonomik dönüşümler, başkaldırılar, kitlesel göçler, etkili ulusların aniden ortaya çıkışı, yeni teknolojiler, toplumsal modalar ve diğer pek çok olgu sözü edilen değişimin bir parçası olmaktadır. fakat geçmişteki tarihsel sürece bakılarak, dil ile ilgili bazı senaryolardan bahsedilebileceğini düşünmektedir. özellikle “dil” sözcüğünün anlamının yeniden bir değerlendirmeye tabi tutulduğundan bahsetmektedir.
    ayrıca programlama dilinin, bilgisayar dili programlama teorisine göre, başlıca üç yönü olduğunu görmekteyiz bu bölümde: “sözdizim”, “semantik”, “dil modeli”. dil modelleri de kendi içerisinde çeşitli gruplara ayrılmış ve tanımları yapılmıştır: komut dili, nesneye yönelik dil, mantık dili, fonksiyonel dil, paralel ya da eşzamanlı dil, bildirimsel dil, script dilleri. daha sonra “internet, e-posta ve haber grupları” başlığı altında yazar, internetin evrensel dilinin “uluslararası standart ingilizce” olduğundan bahsetmektedir.
    son olarak “dilin geleceği”nde, dil değişiminin ‘öngörülemezliğine’ rağmen, geçmişte yapılan dil çalışmalarını inceleyerek, bütün dilbilimciler, doğal dillerde meydana gelecek değişikliklerin, tamamen değilse de, büyük oranda, bilinen fonolojik, morfolojik, sözdizimsel, sözlüksel ve semantik parametreler içerisinde kalacağı konusunda birleşmektedirler. bütün bunların yanı sıra yazar, gelecek iki yüzyılda, dillerin ve dil ailelerinin yaşayacağı değişim ile ilgili öngörüde bulunmakta, bunlara örnekler vermekte, özellikle de dünya dili olarak kabul edilen ingilizcenin değişim süreciyle ilgili verilere dayalı bilgiler vermektedir. sonuç olarak steven roger fischer, insanlık evrim geçirdikçe, dilin de evrim geçireceği, çünkü dilin kimyasal iletişimden, sözlü konuşmaya; yazıdan, bilgisayar diline varana dek doğanın ve doğada iletişim kuran yaratıkların aralarındaki temel bağı olduğu görüşündedir.